On yıl önceye ait bireysel derin bir hüzündü onunki.
Kendini bildi bileli evinde yetiştirdiği çiçeklere farklı isimler verirdi, her fırsatta onlarla konuşurdu.
Aralarından Yaprak Güzeli’ni bir başka severdi.
Toprağına her su verdiğinde bir süre sohbet eder başından öyle ayrılırdı.
Yaprak Güzeli’ne de Narin adını vermişti.
Dallarının şeffaf ve nazik olması, yetiştirmesinin yoğun ilgi istemesi nedeniyle adını Narin koymuştu.
Yılda iki kez açan mavi renkli çiçeğinin kokusunu içine çekmek için Haziran ve Ekim aylarını iple çekerdi.
Yeşil, fuşya, beyaz, mor, sarı, pembe, kahve ve kırmızıdan oluşan alacalı kadife yapraklar ruhunu okşardı.
Mümkün görünmüyordu ama hayallerinden biri Yaprak Güzeli’nin vahşi formlarını görebilmek için Avustralya’ya gitmekti.
Bir gün yakın arkadaşlarını eve konuk almıştı.
Olan oldu, konuklardan biri çantasını Yaprak Güzeli’nin üzerine düşürdü.
Narin’in dalları kırıldı, çiçeği ve yaprakları çantanın altında ezildi.
Göğsünden aşağı elektrik akımına benzer bir sızı oldu.
Yüzü kıpkırmızı kesildi.
Hem üzülmüş hem sinirleri gerilmişti.
Keşke o, sadece “kusura bakma” demekle yetinmeseydi.
Onun da içi gitseydi.
Kendisini anlaması yeterliydi.
Olmadı.
Gün geçtikçe arkadaşından uzaklaştı ve sonunda koptu.
Ruhu, bu dikkatsizliği ve lakaytlığı affetmemişti.
Narin artık yoktu.
Bu üzüntüsünün üzeri küllendi sanıyordu.
Korun külün altında olduğu gibi durduğunu televizyondan Narin adını duyar duymaz fark etti.
Koltuğa ulaşamadı, olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü.
Ekrana kilitlendi.
Spikerin anlattıkları artık kulağına uğultuyla geliyordu.
Narin sadece 8 yaşındaydı, tazeydi, kadifeydi, ay yüzlüydü.
Küçük, nazik bir bedeni vardı.
Yaprak Güzeli çiçeği gözleri ışıl ışıldı.
Gülümsemesi oracıkta donup kalmıştı.
Hayat doluydu.
Bakmaya kıyılamıyordu.
Ama birileri onun canına kıymıştı.
Narin’in minik bedeni Eğertutmaz Deresi’nde 19 gün çuval içinde kalmıştı.
Çuvalın üstünü ağaç ve taşlarla kapatmışlardı.
Çuvala sığdırmak için ayaklarını kırdıklarını duyduğunda “neden yer yarılmamış o an neden” diyerek kahırlandı.
Meğer azgın şehvet, cinayet, iş birliği ve bilip susmak bunlar bir ve aynı şeylermiş!
İki kez “Narin” diye seslendi.
Sonra “Narinlerim” dedi ve durdu.
Parkenin üzerinde birikip akmaya başlayan gözyaşlarını gördü.
“Meğer denizler, göller, dereler gözyaşıymış!
Bilememişim…”
“Meğer Afrika’yı saran denizler gözyaşıymış!
Meğer Gazze sahilini çepeçevre saran Akdeniz gözyaşıymış!
Meğer Eğertutmaz Deresi gözyaşıymış!
Bilememişim…”
Tanıklık edilen ve tanıklık edilemeyen nicelerinin gözyaşları.
“Anladım ki;
Belki insan, son kara parçasını da yutan bu sularda yok olacak bir gün!”
Sustu.
O günden sonra konuşmadı.
Ölümcül bir suskunluktu bu!