İmkânsız Normallik
Adeta bir doğa kanunu.
İmkânsız olan bir durum gerçekleştiği an normalleşiyor.
Bugüne kadar nice imkânsız normalliklere tanık olundu.
Tarihi çağrı da bu doğa kanunundan nasibini alıyor.
Çağrı medyada günübirlik gündemlerin sıradanlığı içinde tartışılıyor.
Herkes kimliğine ve pozisyona uygun bir yorumla sürecin kendi tarafından görünen kısmını tarif ediyor.
Kimlik siyasetinin zirvesini yaşadığı günlerin kaçınılmaz bir sonucu bu.
Ancak bu durumun bir aymazlık ve bir gaflet ortamı oluşturduğunu bilelim.
Ulusal ve uluslararası karakteriyle devasa derinlikte ve büyüklükte Kürt sorununun çözülmesi imkânsız görünüyordu.
Sürecin bu aşamaya kadar gelmesindeki olağanüstü başarı ve olgunun kurucu ve yaratıcı özellikleri medya kakofonisi arasında kaybolmamalı.
PKK’nın daha önce açıkladığı ateşkes ilanları olağan olaylardı.
Ancak kısa bir süre öncesine kadar PKK’nın kendisini feshetmesi ihtimali olağandışıydı, muhaldi.
28 Şubat 2025 tarihinde, kurucu liderinin “PKK kendini feshetsin” şeklinde sade ve net bir çağrıda bulunması tüm gündemlerin, hazır düşüncelerin ve paket öngörülerin tam ortasına atılan bir el bombası oldu.
Öcalan’ın yaptığı çağrı PKK Yürütme Komitesi, iltisaklı örgütler ve ideolojik Kürt kamuoyunun ana akımında olumlu karşılık buldu.
Kürt kamuoyu içinde bu çağrıdan sadece örgütün sırtında parazit gibi yaşayan varlığını PKK’ya borçlu olan alt Kürtçü yapılar rahatsız oldu.
Çünkü PKK’nın kendini feshetmesi; parazitin simbiyotik ilişkisini sona erdirecek, beslenme kaynağını tüketecek ve özüyle baş başa bırakarak ideolojik yıkıma uğratacak.
Çoğu radikal Türk Solu örgütleri, sonraki evrelerde Kürtlerle de hesaplaşacak ve Kürt yapıları tasfiye etmeyi hedefleyecek olan gizli ajandalı ayrılıkçı Ermeni diasporasıyla yerel uzantıları ve PKK ile organik ilişkisi olmadığı halde PKK’nın yarattığı öncü siyasetin altında ezilen ve bölgede tutunabilmek için kraldan çok kralcılık yaparak PKK literatürünü zirveye çıkaran İslamcı, muhafazakâr, Kürtçü, Kürdistancı vb. oluşumlar ve bireyler bu kapsamdadır.
Bu istisnalar sürecin akıbetini etkilemeyecektir.
Türkiye’de imkânsız bir olay olguya dönüşüyor.
Biliyoruz ki az sayıdaki insan ne anlama geldiği bilinciyle olgunun yaratıcı ve kurucu yönüne katkı sağlayacaktır.
Şimdi söz konusu çağrıyı merkeze alıp değinmeden geçmek istemediğimiz birkaç hususun altını çizelim.
Türkiye Öyküsü
Kürt sorununu; Batıcı, askeri ve bürokratik vesayet düzen üretti millet iradesi (Devlet) çözdü.
Davet de çağrı da toplamda bir Türkiye öyküsü.
Millet iradesi olmasaydı hiçbir müesses düzen gücü; Kürt meselesini, anayasal statükoya rağmen süreç boyunca yasa ötesi kritik inisiyatifleri göze alarak bu aşamaya taşıyamazdı.
Bu daveti bu çağrıyı iktidarın ve Öcalan’ın beka kaygısı üzerinden analiz edenleri ya da diğer uçta, çağrının tarafına artı yazdığı hazla kamplaşmayı körükleyenleri, süreç kendi dışında geliştiği halde durumdan vazife çıkaranları ve henüz kamuoyu ile paylaşmadığı bir dizi devlet sırrını bildiği imasıyla konuşan statükocu yorumcuları önemsemeyin!
Detayları çalışılmış ve ilan öncesi bitmiş kapalı bir sürecin serimlenmesini izliyoruz.
Bu süreç bir rejim değişikliği süreci değil müesses düzenin zorunlu restorasyonu.
Bu süreç bizzat Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ait tabii bir refleks, kimse endişelenmesin!
Esaslı bir ‘aline Kemalizm’ eleştirisi de içeren sözkonusu çağrı metni tek başına bir metin olarak bile on yıllarca güncelliğini koruyacak değerde.
Üzerine eserler yazılmayı hakkeden bir işlevselliğe ve içerik gücüne sahip bir metin.
Çağrı ve çağrı metni Türkiye okumalarının ve anlatılarının özellikle de bir Türkiye teorisi inşa etme arayışının temel referanslarından biri olacaktır.
En fazla zorlanacak can alıcı sorun olarak gördüğümüz Kürt meselesinin bu aşamaya gelmesi, istikrarla yazmaya devam edeceğimiz Türkiye teorisi arayışına dramatik bir sıçrama yaşattı.
Kürt sorununu çözebilmiş bir Türkiye, model ülke olma imkanını herkes tarafında konuşulur bir evreye taşıyacaktır.
Metnin içeriği; erken Cumhuriyet döneminden tevarüs edilen sorunların, kendi suçlarımızın yanında daha ziyade dönemin uluslararası şartlarının dayatması olduğuna ve yine aynı konjonktürel şartların etkisiyle içerde oluşan Batıcı, askeri, bürokratik vesayetin bir çıktısı olduğuna dair yazıp durduğumuz tezimize paralel duruyor.
Batıcı vesayetin etki alanı daraldıkça milli olanın etki alanı genişliyor.
Türkiye kendini kaotik yeni dünyaya hazırlıyor.
Yeni Anayasa ve Millet Tanımı
Anayasanın ilk maddeleri; millet kavramının sorunlu tanımı nedeniyle Türkiye’nin en büyük iki sosyolojik kümesi olan Kürtler ve İslamcılar tarafından haklı olarak eleştiriliyordu.
Türkiye toplumu, yüzyıl boyunca, iradesiyle, fiilen doğru yerde durdu ve vesayetin milleti etnik anlayışa eşitleyen dayatmasına direndi.
Bu duruş bugünkü çözümün ilk kaynağı ve ana zemini olacaktı.
Ancak vesayet rejimi maalesef devlet katında etkili oldu, Kemalizm buradan türedi.
Bugün Batıcı vesayetin Fransız tipi ırkçı millet tanımı ve pratikleri politika katında da devlet katında da defacto hükmünü yitirdi.
Millet iradesi vesayet rejimini her geçen gün biraz daha tasfiye ederek devletin elini güçlendiriyor.
Gelinen noktada bugün birbirini etkileye etkileye devlet milletiyle millet devletiyle aynı dalga boyunda bulunuyor.
Kürt sorununu çözüme taşıyan topyekûn milletin kararlı ve istikrarlı iradesi oldu.
Böylece geriye sadece prosedürler kaldı.
1980 yılındaki askeri darbe koşulları altında hazırlanan anayasa doğru millet tarifiyle yeniden düzenlenmeli ve Türk halkının onayına sunulmalıdır.
Doğru millet tarifi anayasanın tüm maddelerinin meşruiyetinin temel dayanağıdır. Modernlik budur.
Bölge Kürtlerinin haklı itirazını şiddet ve terörle manipüle eden örgütün kendini feshetmesiyle var olan pratiğin yasalaşmasının önündeki psikolojik engeller de kalkmış oluyor.
Anayasanın ilk maddelerinin Türkiye’nin iki hâkim ideolojik akımının tartışma alanından çıkmasına az bir zaman kaldı.
DEM Partisi
Abdullah Öcalan yoruma izin vermeyecek şekilde etkilediği Kürtlere açık çağrı yaptı.
PKK yürütme kurulu çağrıyı onayladı.
Bilinen ama değilmiş gibi yapılan DEM, Öcalan ve PKK ilişkisi tüm yapısıyla su üzerine çıkarak geri döndürülemez sosyal hatta hukuki bir enstrüman oldu.
Çağrı metninin içinde “anlam yoksunluğu ve aşırı tekrar” tanımlaması gibi birçok öz eleştiri ve öz itiraf yer aldı.
Bu aşamadan sonra eğer PKK kendini feshetmez ve silah bırakmazsa,
Üstüne DEM Partisi de eski çizgisini devam ettirirse,
PKK devlet tarafından ne muamele görürse DEM Partisi de otomatikman ve kaçınılmaz olarak aynı muameleyi görür.
Bu ağır muamelenin meşruiyeti ne toplum tarafından ne de entelektüel çevreden tartışılır!
Konu ve süreç bu kadar ciddidir.
Sonuç
Kürt meselesi süreciyle Türkiye, toplum ve devlet bir imkansızı başaracak gibi görünüyor.
Günlük politik tutumlardan bağımsız olarak siyaset üstü bir bölgede merhale merhale bir Türkiye modeli inşa oluyor.
Kimsenin kök kimliğini ve öz pozisyonunu terk etmesini isteyemeyiz.
Ancak Kürt sorununun çözüme kavuşmasında olduğu gibi bazı konularda kimlik üzerinden siyaset ve pozisyon üzerinden siyaset yapılmamalıdır.
Önce insan, önce vatan, önce millet ve ortak gelecek olgusunu merkeze alabiliriz.
Ortak gelecek ideasıyla bir imkânsızımızı daha başararak normalleşebiliriz.
Değil mi ki nice imkânsız normallikler gördük!