Türkiye Teorisi, İslamcılık ve Yeni Anayasa İhtiyacı-I

Yunus Balığı

Ortak bir Türkiye teorisi arayışı etrafında İslamcılığın durumunu ele almak İslamcılığın beslendiği köklere inmeyi de gerektiriyor.

Dolayısıyla bu yazı dizisinde İslamcılık ve İslam değerlendirmeleri içiçe geçecek.

Tabi ki İslam meselesi Türkiye teorisi arayışının en zor konusu.

Bu güç konu karşısında Sokrates’in yöntemini uygulayabiliriz.

Sokrates zor konuları tartışmaya başlamadan önce şöyle der:

“Bir insan denizin ortasına düşse yapacağı iş yüzmektir.

Öyleyse yüzmeye başlayalım.

Belki bir yunus balığı çıkar sırtına alır bizi.

Beklenmedik bir şey olur işin içinden çıkarız.”

Şimdi İbni Mukaffa’nın “Belagat uğruna fesahati kaybetme!” tavsiyesini serlevha yaparak yola koyulalım.

Ana Fikir ve İslamcılık

Ulusal ve uluslararası çapta bir Türkiye teorisi mümkün.

Türkiye’nin entelektüel birikimi Türkiye merkezli bütüncül bir teori inşa edebilir.

Ön kabuller, özgüven sorunu, gelişmekte olan ülkenin durumu ve kötü politik performanslar teorinin tartışılmasını engelliyor.

Tarihi tecrübeyle biliyoruz ki bütüncül bir teoriyi; bir çeşit tarih kırılması, bir zeitgeist durumu, külli bir buhran, pratik ve reel bir ihtiyaç var ediyor.

Ulusal ve uluslararası konjonktürün sunduğu avantajlarla Türkiye’nin böyle bir şansı olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin Şili’nin, Tanzanya’nın, Nepal’in ya da Endonezya’nın bu şansı yok.

Türkiye, bu fırsatı pratiğe dökebilecek imkana ve derinliğe de sahip görünüyor.

Elbette ki Türkiye teorisini güçlü bir iktisadi yapı desteklemelidir.

Çünkü medeniyetlerin doğuşu ve yıkılışı ekonomik kapasite ile doğru orantılı olmuştur.

Teoriye ebelik edecek iktisadi kapasitemizin olmadığını ancak güçlü bir ekonomik yapının oluşmamasının iç ve dış politik şartlarla doğrudan ilgili olduğunu biliyoruz.

Türkiye teorisi; ülkenin büyümesine engel olan siyasi koşulların ya da bozuk kamu düzeninin dönüşmesini, sürgit devleti değil devlet adamlarını ve iktidar ortaklarını zenginleştiren sistemin deşifresini, ayrımcı ve elitist siyasal geleneğin ıslahını, kampçı toplumsal psikolojinin tedavi edilmesini, bunun için ortak bir irade ve üst bir bilinç oluşumunun dinamiklerini araştırıyor olacaktır.

Bu şekliyle Türkiye teorisi merkeze yerleşiyor.

Carl Schmitt ’ten ilhamla Türkiye Teorisi ‘merkez alan’ oluyor.

Yeni ‘merkez alan’ bugün için Atatürkçülük, Kemalizm, Laiklik, Türkçülük ve İslamcılık gibi topluma ve devlete dayatılan ideolojileri tek ve mutlak referans unsurlar olmaktan çıkarıyor.

Türkiye teorisi herkese yaşam alanı açan, temel hak ve hürriyetleri garanti altına alan, barış içinde ortak yaşamı hedefleyen, siyaset üstü, tam demokratik bir projedir.

Bu düşünce biçimi, bu tikelleştirme, her olguyu hatta her eşyayı İslam’la ilişkilendirerek izah etmeye alışkın bilinçli bir Müslümanı ve bir İslamcıyı rahatsız edebilir.

Radikal İslamcılar ise Medine Vesikası benzeri bir deneme olacak olan Türkiye Teorisi arayışına Tağuti düzen ya da gayri İslami bir arayış diyebilir.

İleriki yazılarda farklı tonlardaki İslamcıları bu psikolojiye sokan inanç ve düşünce altyapısının ne olduğuna bakmak gerekir.

Tikelliği Hazmetme

Türkiye Teorisi tümel bir olgudur ve alt öğelerden oluşur.

Teori tamamlandığında ‘efradını cami’ üst ürün şeklinde kendini gösterir.

Teorinin doğası, öğeler arası iş birliğini kaçınılmaz kılar.

Nihayete gelindiğinde teori “yeni düzenin ideolojisi” olmamalıdır.

Devletin ideolojisi olmaz.

Türkiye teorisi devletin bir ideolojiye dayanmamasını ya da bir ideolojiyi dayatmamasını kuramlaştırır.

Türkiye teorisi mozaik bir bütün olmalı.

İslamcılık da bu mozaik içinde yerini gönüllü olarak almalıdır.

Bu gönüllüğü sınırlaması nedeniyle İslamcılığın İlahi hakimiyet teorisi de ayrıca analiz edilmelidir.

Öz Değerlendirme

İslamiyet nedir, İslamcılık nedir, İslami yapılar nedir, hakimiyet Allah’ındır ne demektir gibi temel soruları Türkiye teorisi bağlamında yeniden kritik etmeli.

Daha en başından bir yargıyı ortaya koyalım.

Bugün profilindeki resimde İslam piramidi ters duruyor.

İslam piramidini ters çeviren yine kendinden neşet eden “İslamiyet” olgusudur.

Bu bir öz değerlendirme.

Bir cüret değil bir zorunluluk.

Cüret olması, İslam’ı Türkiye Teorisi başlığı altında analiz etmenin yekten İslamcı bilinçle çelişmesinden kaynaklanır.

Zorunluluk olması, İslam’ı yanlış konumlandırma ve bu nedenle oluşan “iki yüzlülüklerin” açığa çıkarılması vb. faydaları içindir.

Bu arada İslamlık kritiğimiz İslamlığı Türkiye’den dışarı atmayı hedefleyen hiçbir görüşe prim vermeyecektir.

Çünkü yapılan bir öz değerlendirmedir.

Yararlılık

Cumhuriyet düzeni süreci, sonraki nesillere yakıcı sorunlar bıraktı.

Bugün İslam “devlet” içinde hala bir meseledir.

İslam’ın hala bir mesele olması ülkenin temel çelişkisi olan millîlik ve Batıcılık hesaplaşmasının tamamlanmamasından kaynaklanıyor.

Batıcılık bugün İslamsız millileşmeye rıza gösterirken otantik milliliğin reel olarak İslamsız olamayacağı ortadadır.

Bu köklü çatışma bir taraf yenilinceye kadar devam edecektir.

Dolayısıyla İslam “devlet” ilişkisi tekin bir zeminde durmamaktadır.

Bu aşamadan sonra dindarların temel hak ve hürriyetlerinden geri dönüş olmamalıdır.

İslamcılığın her tonu temel hak ve hürriyetlerin yoksunluğundan doğmaktadır.

Ulusal anlamda, dindarlık ve Müslümanlık kalmalı İslamcılık bitmelidir.

Uluslararası anlamda ise devlet, istese de istemese de öyle olsa da olmasa da küresel güçlere teslim olmadığı sürece İslamcı olarak tarif edilmeye devam edecektir.

“Şuurlu bir Müslüman” temel hak ve hürriyetlerinden yoksun olduğunda şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun direnmeyi ve mücadele etmeyi göze alan bir bilinç taşır.

Türkiye teorisi; İslamlığı doğru konumlandırdığında ülke içi huzurun önemli bir dinamiği olur.

Türkiye teorisi; İslamlığı doğru konumlandırdığında uluslararası ilişkiler daha da realize olur.

Bu durum yeni anayasa ihtiyacını ve yeni anayasa içeriğinin Türkiye Teorisi bilincine uygunluğunu son derece önemli kılıyor.

İslam’ı doğru konumlandırma arayışı herkes için yararlı bir çabadır.

İslamcılık değerlendirmesi bize Türkiye teorisi, Medine Vesikası ve yeni anayasa ihtiyacı konusunun birlikte analiz edilmesinin gerekliliğini gösteriyor.

Medine Vesikası üzerinden bir ilişkilendirme düzen dışında kalan İslamcıları da ikna edebilir.

Büyük İroni

Uluslararası kabulde Türkiye Müslüman bir ülke.

Ülkedeki İslam ve Laiklik çatışması bu nedenle son derece ironiktir.

Zira bu çelişkinin boyutu ne olursa olsun tamamı “Müslüman ülke” başlığı altındadır.

Türkiye’de her ne oluyorsa tamamı “Müslüman bir ülkenin iç meselesidir”.

Laiklerin kendilerinin de uluslararası normda kategorik olarak Müslüman yani bir tür İslamcı olacaklarını bilmemeleri hayatın bin türlü cilvesinden biri.

Çünkü aklanmak için sadece İslamcılara karşı olmak yetmez, Türklüğü de reddetmek gerekir, o da yetmez, adını soyadını da değiştirmek gerekir.

Adı Yılmaz ya da Gülşen olduğu sürece Batı içgüdüsü kimseyi aklamaz.

Bu nedenle ‘Türklerin’ uzun erimli İslam’dan kaçış projesi beyhude bir çabadır.

Bu nedenle bir Türk aydını İslam’dan uzak durabilir bu normaldir ama onu yok sayması ya da aşağılaması, kaçması ya da bilgisiz kalmaya devam etmesi patolojiktir.

Kendinden kaçıştır.

Kendine ait her şeyle barışmak herkese iyi gelecektir.

Kırılganlık

İslam ve İslami yapılar Türkiye teorisinin teknik olarak en kırılgan öğesi.

Bu durum; İslami bilincin “mutlak hiyerarşisine” ve “üstünlük” ilkesine dayanmaktadır.

Bu bilinç İslamcıların farklı tonlarda gerilim üretmesinin ve çıkmaz sokaklarla yüzleşmelerinin de kök hücrelerini oluşturuyor.

Öyleyse İslami düşüncenin metazori ürettiği mutlaklık hiyerarşisine ve ayetlerle desteklenen üstünlük ilkesine göz atmak gerekecektir.

Gerek Şart

İslamcılığın nesnel kritiğini, Müslüman alim ve aydınların yapması şart.

Çünkü Batılı aydınların ve Batıcı Türk entelektüellerin bu konudaki değerlendirmeleri nihayetinde oryantalizm içeriyor.

Mahallesini terk eden İslamcı aydınların eleştiri ve analizleriyse spekülasyon olarak değer görüyor.

Çünkü bu aydınların öfkeli bir psikoloji içinde İslam kültürünü istiskal etmesi ürettikleri yaratıcılıkları da gölgeliyor.

İslam’a karşı nefret duygusuyla yapılan saldırıların durumu ise düşünce beyanı değil nefret suçu kapsamına giriyor.

İşte bu panorama; Türkiye teorisi ve İslam ilişkisi analizinin “samimi” olarak yapılmasını zorunlu kılıyor.

Doğal Yatak

Batıcı zihnin İslam fobisi, temel hak ve hürriyetlere ve de izzetinefse dokunan şirretkâr tutumu, İslamcılığın projektörü kendine çevirmesini ve öz değerlendirme yapmasını erteliyor.

“Biz neler ile mücadele ederken siz neden bahsediyorsunuz!” diyen İslamcıların durumuysa realiteden kopma ve belagat uğruna fesahati kaybetmedir.

Tersine İslamcılar Türkiye teorisinin oluşumunda en özverili ve en çok çaba sarf eden olmalı.

İyi niyetle yapılacak kritikler teorinin bir ırmak gibi kendi yatağında akmasına neden olacaktır.

Bakın orada, ırmağın denize döküldüğü yerde bu çabayı sırtlamaya gönüllü yunus balıkları bekliyor!

Yorum bırakın