Öz
Alevilik Türkiye’nin meseleleri içinde en öğretici meseledir.
Bu öğreticilik Aleviliğin matruşka bir doğaya sahip olmasından kaynaklanır.
İzafeten Aleviliğin birçok akademik disiplinle ve modern doktrinle de göbekten bağı var.
Alevilik, hacimli Türkiye romanının ana kahramanlarından.
Yeni anayasa hazırlıkları Alevi’nin de ruh dünyasını ve pratik hayatını tatmin etmeli.
Peki bu nasıl olacak?
Bu soru, yeni anayasaya ruh verecek “temel bilincin” ve “ana fikrin’ ne olması gerektiğini önemli kılar.
Temel bilinç, sosyal dokuları içselleştirmenin gerekliliğine kanaat getirmektir (Türkiye İttifakı Bilinci).
Ana fikir, ittifak bilincini zedelemeyen dokuların onuruna hürmet etmektir (İzzetinefis Kuramı).
Anayasa, bu kök ahlaki değerlerin hukuki çerçevesini belirleyen bir sözleşmedir (Milli Sözleşme).
Sözleşme meşruiyetini devlet-millet mozaiği formülasyonundan alır (Meşruiyet Teorisi).
Sözleşmenin referans kaynağı ise Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet’in kuruluş yılları kesitinde gördüğümüz külli iradedir (Devlette Devamlılık İlkesi).
Mümkün olan en geniş haliyle sosyal, siyasal, kültürel ünsiyeti, ittifakı, uzlaşmayı ve rıza üretimini içeren ve Hans-Georg Gadamer’in ufukların kaynaşması dediği şeye biz ortak bir çatı teori arayışı bağlamında Türkiye Teorisi diyoruz.
İmkân
Ana akım Türk siyasi geleneğin Aleviliği öteki görmesi güvenlik endişelerinden doğan politik bilinçaltının ve kronik anksiyetelerin ürünü.
Alevi karşıtlığı, aynı zamanda politik şemsiyenin konforu altında gelişen ve kökleşen Kızılbaşlık, Rafizilik, dinsizlik ve Kominist muhayyilesiyle inanç temelinde ilerliyor.
Nihayetinde Türk bürokrasisinin belleğine yerleşmiş bir Alevi-fobi mevcut.
Bu fobinin aşılması en iyi ve en etkin şekilde devlet inisiyatifi ile mümkün olur.
Reel politik şartlar bu anlamda her zamankinden daha elverişli görünüyor.
Devletin, kollektif meşruiyetin tesisi vizyonuyla aksiyon alması toplumsal çelişkilerin daha hızlı onarılmasına neden olur.
Türkiye toplumu devletine mebnidir.
Asırlar boyunca yaşanan sorunların var ettiği güven krizi Aleviliğin daha ziyade kendine mebni bir olgu olmasına neden olmuştur.
Alevi toplumun güven duygusunun çalındığı gerçeğini idrak etmek çözümün yarısıdır.
Perspektif
XVIII. yüzyıla kadar Aleviliği konuşmak merkezde İslam’ı ve İslamlaşmayı konuşmaktır.
Sonraki dönem Aleviliği konuşmak XVIII. yüzyıl öncesi müktesebat üzerinde merkezde Batı’yı ve Batılılaşmayı konuşmaktır.
Bugün Aleviliği konuşmak ise merkezde Türkiye’yi konuşmaktır.
Zira Aleviliğe dair akademik teorilerin, teolojik teorilerin ve popüler ideolojik tasarımların ihtiyaca cevap vermediğini görüyoruz.
Bunun yanında Aleviliği olgu olarak olduğu gibi ortaya koymaya çalışıp gerisini kamuoyunun takdirine bırakma olgunluğu gösteren akademisyenlerin varlığı en önemlisi Alevi kimliği olan akademisyenlerin varlığı umut verici.
Sıfır ve Bir
Sıfır sembol olarak fizik ötesini, bir sembol olarak fiziği ifade eder.
Sosyal olaylar, önce fizik ötesinde var olur sonra bir bütün olarak devinir, kendini açar, her açılımda sentezlenir ve çoğalır.
Bu nedenle yaşamda mutlak saf olan ya da sentez olmayan hiçbir olgu yoktur.
Tarih tersine akamayacağı için öze dönüş hareketleri ütopiktir, marjinal kalmaları mukadderdir.
Gerçek Alevilik, gerçek İslam, gerçek Marksizm gibi kavramsallaştırmalar bir sonuca ulaştırmaz sadece ateşli bir tartışma konusu olarak kalır.
Don Kavramı
Don ve don değiştirme kavramsal olarak hem Alevi kültürün hem de Türkmen kültürün önemli şifreleri arasında yer alır.
‘Don Değiştirme’ deyimi, en yüce varlığın ödül-ceza kapsamında insanı farklı bir biçime sokmasını anlatır.
İkinci anlamıyla, kahramanların ihtiyaç halinde farklı kılıklar içinde zuhur edebileceklerini ifade eder.
Çağrışımından ve geçişliliğinden yararlanmak için don metaforunu yazının geneline serpiştireceğiz.
Geçtiğimiz Nisan ayında hava sıcaklığının sıfır derecenin altına düşmesiyle Türkiye genelinde 36 ili ve daha fazlasını etkileyen zirai bir don gerçekleşti.
Bağlar, bahçeler, tarlalar ve seralar zarar gördü.
Metrolojinin bir hafta öncesinden uyarısı fayda vermedi.
Bu felaketten iş adamları, tarım işçileri ve esnaflar zarar gördü, görmeye devam edecek.
Psikolojik maliyetleri yanında gıda enflasyonu, geçim maliyetlerinde artış ve kredi borçlanmaları can yakacak.
Bu don olayı, bölgede yaşayan tüm inanışları, etnisiteleri ve seçmenleri ayırt etmeyerek eşit etkiledi.
Zirai don, Lizbon depremi, Endonezya Tsunamisi, Katrina Kasırgası gibi sarsıcı doğa olaylarına benzer sosyal ve siyasal doğa olayları var.
Sosyal doğa olayı başladığında da ondan kaçılamıyor, olay yeri maliyeti yanında asırlar süren kalıcı sonuçları oluyor.
İki Büyük Sosyal Doğa Olayı
Alevilik konusu iki büyük tarihsel kırılmaya müzahirdir.
Biri İslam’ın doğuşu ikincisi Batı aydınlanmacılığıdır.
Alevilik birinci kırılma ikliminde doğdu, büyüdü; ikinci kırılma ikliminde bugünkü formuna kavuştu.
İşte Alevilik meselesi bu iki büyük sosyal sel içinde adeta ‘başı taştan taşa değerek’ bugüne ulaşmış bulunuyor.
I – İslam Dönemi
İslam’ın doğuşu teolojik bir doğa olayı olarak yerkürenin rutinini radikal bir biçimde değiştirdi.
İslam’ın; dört başı mamur inanç sistemi, boşluk bırakmayan kavramsallaştırmaları, sarsıcı statüko eleştirisi, putperestliğe ve köleliğe karşı tavizsiz tutumu, tarih yorumu, gelecek tarifi, alt sınıfların ve kadının statüsü gibi hemen her alanda kökten bir biçimde içinde bulunduğu toplumu ileri bir evreye taşıması inananlara rüyasını göremeyecekleri bir üst kimlik kazandırdı.
Hz. Peygamberin kişiliğinin ve hayatının bu inanç sistemiyle uyumu, tüm gedikleri kapatıyordu.
Okuma yazma oranı çok az, kapalı devre pagan toplumsal yaşamı olan, ekonomik imkanları kıt, medeniyet merkezlerinden çok uzak, bölgesinde hiç devlet kurulmamış, etrafı bedevilerle çevrili kasaba ölçeğinde çorak bir beldeye göre fazlasıyla etkili bir mesajdı bu.
İslam külli bir yoksunluk içinde doğdu ama seçkin Türk tarihçilerinin dünyanın en iyi tarihçileri arasında saydığı Bernard Lewis’in ve diğer Batılı entelektüellerin ifadesiyle benzersiz bir medeniyet kurdular.
Benzersiz bir inanç sisteminden benzersiz bir medeniyet var oldu.
Çağına göre oldukça sistematik yazılı bir kültür ve hukuk sistemi geliştirdiler.
Bu anlatının sebebi, İslam güzellemesi yapmak değil, tarihi İslam’ın bu doğasından okumadan olup bitenlerin doğru anlaşılamayacağı içindir.
XII. yüzyıl sonrasını anlamanın ve anlamlandırmanın şifresi budur.
Özcesi, XII. yüzyıldan sonra dünya, dolaylı ve dolaysız olarak İslam olgusuyla ilişkisine göre konsolide olacaktı artık.
Meşruiyet
XVIII. yüzyılda Fransız devrimi bayrağı İslam’ın elinde alıncaya kadar;
İslam medeniyeti, son asrına kadar fethin ve tebliğin ulaştığı bölgelerde kurulan-yıkılan sayısız devletlerin, doğan, sönen ve devam eden mezheplerin, meşreplerin, heteredoks hatta batıl inanışların temel referansı ve meşruiyet kaynağı oldu.
İşte Alevilik bu teolojik ve sosyal evrende nevi şahsına münhasır bir tür Müslümanlık biçimi olarak var olacaktı.
Teo-politik İlk Biblo
Müslümanların ilk kaosu Hz. Ali’nin halifeliği döneminde gerçekleşti.
Sahabeler ve tabiin birbirleriyle savaştı.
Gökteki yıldızlar gibi tarif edilen ilk müminler birbirine kılıç çekti.
Hz. Peygamberin eşiyle yeğeni ayrı saflarda çatışma anını bekliyordu.
Aşere-i Mübeşşere’den Talha ve Zübeyir Ali’ye karşı saf tutmuştu.
Gök kubbe Müslümanların başına yıkıldı.
Olanlar karşısında herkes donup kalmıştı:
Sosyal ve siyasal don olayıydı bu!
Bu ilk büyük politik olay çok büyük bir travmaya neden oldu.
Ruh dünyalarında yüzyıllarca yaşayacak bir buhran yola çıktı.
İşte şu an konuştuğumuz Aleviliğin ilk tohumu bu VII. yüzyılın ikinci yarısında toprağa düştü.
Arabistan yarımadası toprağına düşen bu sarmaşık tohumu orta ve uzak dünyanın dört bir yanında filiz verecekti.
Yeni filizler ilk filiz ile aynı olmayacak kendi ikliminin özeliklerini taşıyacaktı.
Böylece Alevilik matruşkasının teo-poltik ilk biblosu var oldu.
Dört Taraf
Müslümanların iç savaşı başlangıçta dört taraf var etti:
Ali taraftarı Müslümanlar, Muaviye taraftarı Müslümanlar, Harici Müslümanlar ve tarafsız kalan ya da uzlete çekilen Müslümanlar.
Şii, Sünni, Sufi ve Batıni oluşumların o an ne varlığı ne de adı-sanı vardı!
Egemenlik çelişkileri, kısa süre sonra en etkili yola başvurarak kendini farklı dini anlayış teorileriyle ifade etmeyi tercih edecek, mezhep, meşrep, fırka, doktrin ve ideoloji olacaklardı.
Siyasete egemen olan İslam, yerini bu kez siyasetin kendisine egemen olduğu İslami formlara bıraktı.
Gerçek İslam budur tiyatrosu daha o dönem başladı!
Doktrinasyon
Emevî hanedanı Ali ile iltisaklı olan herkesi kılıçtan geçirdi, tasfiye etti ve göçe zorladı.
680 yılında Hz. Peygamberin torunu Hüseyin’i de Kerbela’da acımasızca katlettiler.
Kerbela olayı, İslam tarihinin ikinci büyük deforme eden olayı oldu.
Müslümanlar bir kez daha donup kalmışlardı.
Bu travmanın hasarı yüzyıllarca sürecekti.
Kerbela olayı; Ali taraftarlığını ve Ehli Beyt severliği bir tutum olmaktan çıkararak adeta bağımsız teolojik bir doktrin haline sürükleyen ikinci temel dinamik oldu.
Bu dönemlerden başlayıp sonraki on yıllar boyunca Ali soyundan olanlar uzak coğrafyalara kaçtılar.
Müslüman tüccarlar da ara vermeden uzak coğrafyalara seyahat ediyorlardı.
Mezopotamya’ya, Maveraünnehir’e, Horasana, Hindistan bölgesine ve Çin bölgesine.
Tabi bu muhacirler İslam’ı terk etmedi, Müslüman tüccarlar uçakla gidip gelmiyorlardı gittikleri yerde aylarca kalabiliyorlardı.
Her biri inancını tebliğ etti; anılarını, yaşanan çatışmaları ve siyasi görüşlerini anlatıp durdular.
İki Kanal
İslam, artık her yere iki coşkun nehir üzerinden ulaşıyordu:
Ehli sünnet ve Sufileri, Şia ve Sufileri.
Bu iki doktrinin davetçileri, siyasetle fermente ederek sırtlarına yükledikleri İslam tohumlarını gittikleri her yere ekiyorlardı.
Ahmet Yaşar Ocak hocaya saygıyla, Ortodoks Şia ve Ortodoks Ehli Sünnet şehir merkezlerinde, Heteredoks Şiilik ve Heteredoks Sünnilik taşralarda ve konar göçer kitlelerde etkili oluyordu.
Taşralarda ve konar göçer aşiretlerde mistik ve melez Müslümanlık maya tuttu.
Günü gelince bu tür Müslümanlık, etkisinde kalmaya devam ettikleri Şamanist, Budist, Zerdüşt ve Maniheist örflerle kendini Maveraünnehir’den aşağı salacaktı!
Önce iç karışıklıklar sonra Moğol saldırıları nedeniyle başlayacak göçler Anadolu’yu kendine vatan yapacaktı.
Türkmen aşiretler akın akın Anadolu’daki Bizansi toplulukların, Kürtlerin, Rumların, Ermenilerin yaşadığı bölgelere yerleşeceklerdi.
Ayrıca bu konar-göçer aşiretler; Anadolu’da Mezopotamya ve Horasan kaynaklı benzer evrenlerde yaşayan farklı Müslüman meşrep, fırka ve tarikatlarla iç içe geçeceklerdi.
Matruşkanın ikinci, üzeri sırlı çizimlerle süslenmiş mistik sosyal biblosunun imalatına az kalmıştı.
Etkiler:
Mevali Etkisi
Emevîler İslam hukukunun temel prensiplerini hiçe sayan pratikler gösteriyordu.
Onlar için dünya iki sınıftı: Araplar ve Mevaliler
Arap olmayan Müslümanlara Mevali dediler ve onlara Mevali fıkhını uyguladılar.
Arap Müslümanlar öşür ve zekâta tabiydi.
Mevaliler ise gayrı Müslimlere uygulanan ağır cizye ve haraç sistemine tabi oldular.
Ayrıca sadece piyade olarak savaşabiliyor ve ganimetten daha az pay alıyorlardı.
Arapçılığın bedeli ağır oldu.
Bu çelişki dipte yaşadı ama yeterince iş gördü.
Asırlar sonra bu alt bilinç Pir Sultan Abdal’ın deyişine yansıdı.
Sadece bir dörtlüğü yeterli olacaktır:
“Haramilik ettim beller mi kestim
Nefes mi öldürdüm avret mi bastım
Ali’nin yolunda yüzüstü düştüm
Var git Arap var git ben de nen kaldı”
“Var git Arap var git ben de nen kaldı” dizesi beş dörtlükten oluşan deyişin nakaratıdır.
Emevilik-Sünnilik Etkisi
Emevî hegemonyası, iktidarına yapılan itirazları Ali taraftarlığı yaftasıyla bastırıyordu.
Alicilik muhalefetin en popüler çatısıydı.
Emevi hegemonyasına karşı Ali soyunda olmak ya da Ali taraftarı olmak tek muhalefet tarzı değildi.
Ehli Beyt’e yapılan zulümlere tepki vermekle beraber Mevali siyasetine, sefahate, zorbalığa ve diğer gayri-İslami tutumlara karşı gelişen toplumsal hareketler söz konusuydu.
İktidar çatışmaları ve iktidar arayışları dışında kalan zümreler ana akımı oluşturuyorlardı.
Bu iklimde; Ali taraftarlığı süreci Şia evrenini doğurdu.
Mevali çelişkisi; Arap-Fars ve Arap-Türkmen jeopolitiğine dönüştü.
Emevî iktidarı ile ümmet-ulema çelişkisi, Ehli Sünnet ve İslamcı evrenin tesisine neden oldu.
Akademik bir terbiyeyi öncelersek, Emevilik Ehli Sünnet’e Ehli Sünnet de Emeviliğe ve Yezit Ehliliğe eşit değildir.
Bu tez tarih içinde gezinen ve sürekli güncellenen politik bir manipülasyondur.
Rafizilik Etkisi
Emevîler döneminde Ali taraftarlığının iç çelişkileri de her geçen gün artıyordu.
Rafızilik kavramı ilk kez bu dönemde kullanıldı.
Kitlesel muhalefet, sağduyuyu arama değil katı bir ideoloji ister.
Emevi karşıtlarından bazıları Hz. Ali’nin ikinci kuşak torunlarından Zeyd b. Ali’ye bile; ilk halifelere sövmesini, ilk halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ve bunun ilahi bir mesaj olduğu ilan etmesini istediler.
Kabul görmeyince ondan ayrıldılar.
Zeyd b. Ali bu radikalleri kastederek “Rafaztümûnî, beni terk ettiniz!” dedi.
Böylece radikal muhalif gruplar Rafiziler olarak adlandırıldı. Bununla ilgili özü aynı olan farklı anlatımlar da mevcut.
Bu kavram başlangıçta Zeydiyye, İmâmiyye gibi tüm kolları içine aldı ardından Şia ile eşanlamda kullanılmaya başlandı.
Bu tanım Osmanlı ve Türk siyasetinin cilveli dönemlerinde hem yerleşik hem konar-göçer aşiretleri ötekileştirmek için güncellenecekti.
İslam-dışılık vurgusuyla Rafızilik ve Kızılbaşlık kavramları yanyana aynı cümlede kullanılarak siyasal tasfiye meşrulaştırılacaktı.
Rafizilik matruşkanın teo-politik üçüncü biblosu olacaktı.
Abbasi-Şia Etkisi
Abbasiler; Arap-Mevali çelişkisi ve ortak Emevi karşıtlığı avantajıyla iktidara geldi.
Abbasiler Emevi iktidar elitlerinin kökünü kazıdı.
Ancak Pirene dağlarına, Kafkaslara, Hint Okyanusu’na ve Büyük Sahra içlerine kadar uzanan Müslüman topraklar baş edilemeyecek kadar genişlemişti.
Soyculuk, Seyyitçilik bir tutum olarak yerleşmiş İmamet teorisi maya tutmuştu.
Abbasiler Hz. Peygamberin amcası Abbas soyundandı.
Oysa teorik ve pratik silsile on iki imam teolojisiyle Hz. Ali’de son buluyordu.
Abbasiler bu devasa genişlik içinde Ali taraftarlarına yetemedi.
Son dönem zayıf Abbasi iktidarları; merkezkaç Şii, Sünni, Sufi, Mistik hatta Batıl Müslüman oluşumların iktidar arayışına girmesine neden oldu.
Felsefe Etkisi
Klasik tarih anlatımı nedeniyle Abbasi döneminde ihmal edilen bir gelişme daha vardı.
Bu da adeta doğanın bir cilvesiydi.
Ulema, Beytulhikme ilmi araştırmalar merkezi vasıtasıyla felsefe ile tanıştı.
Bu tanışma aslında teolojik düşünme biçimi ile akıl metodolojisinin yüzleşmesi oldu, vakit kaybetmeden de siyasallaştı.
Her jeopolitik tutum felsefeye farklı tepki verdi.
Beş Jeopolitik
Abbasilerin son dönemine gelindiğinde Müslümanlığa dair beş jeopolitik bölge vardı.
Medine, Endülüs, Mezopotamya, Horasan ve Maveraünnehir.
Selefi, ortodoks karakteri önde olan Medine jeopolitiği.
Sert Şii-Sünni karşıtlığı içinde Endülüs jeopolitiği.
Şii, Sünni ve bunların Sufi ve batıl inanç kamplarıyla Mezopotamya jeopolitiği.
Şia etkisinin yoğun olduğu Horasan jeopolitiği.
Şii, Sünni, bunların Sufi, mistik, eklektik, senkretik ve batıl kamplarıyla Maveraünnehir jeopolitiği.
Felsefe de iç çelişkileri besledi.
Örneğin Medine jeopolitiği felsefeyi dışladı, Mezopotamya ve Horasan jeopolitiği içeri aldı, Maveraünnehir jeopolitiği uzakta kaldı, Endülüs jeopolitiği benimsedi ve Batı’yla tanıştırdı.
Bunun için şimdilik Kindi dışında felsefe ile ilgili olan belli başlı ulemanın Arap olmadığını belirterek gerisini akademik çalışmalara havale edelim.
Moğol ve Haçlı Etkisi
XIII. yüzyıla gelindiğinde; Moğollar ve Haçlılar saldırmadan bir gün önce Müslümanların sosyal ve siyasal panoraması şöyleydi:
Eyyubiler, Fatımiler, Memlüklüler, Zengiler, Tahiroğulları, Samanoğulları, Endülüsler, Rüstemler, Tolunoğulları, İhşitler, İdrisiler, Gazneliler, Tolunoğulları, Selçuklular, Harzemşahlar, Akkoyunlar, Karakoyunlar, Ağlebiler, Karahanlılar, Peçenekler, Kıpçaklar, Karluklar, Kirmanlar, İldenizliler, Erbil Beyliği, Delhi Sultanlığı, Büveyhîler, Şirvaniler, Saffariler, Hamdaniler, Mervaniler, Mirdasiler, Ukayliler, Murabıtlar, Muvahhidler, Hafsiler, Karmatiler..
Nakşibendilik, Halidilik, Mevlevilik, Uşşakilik, Rufailik, Şazelilik, Ticanilik, Hurufiye, Ahrarilik, Müceddidilik, Kadirilik, Ekberilik, Rumilik, Halvetilik, Sünbülilik, Cerrahilik, Sühreverdilik, Kirmanilik, Zeynilik, Zeydilik, Vefailik, Kübrevilik, Yesevilik, Bayramilik, Hüdayilik, Melamilik, Gümüşhanevilik, Nimetullahiyye, Muhasibiyye, Kassariyye, Tayfuriyye, Cüneydiyye, Harraziyye, Hakimiyye, Nuriyye, Sehliyye, Hafifiyye, Seyyariyye..
Şahlar, Pirler, Dedeler, Babalar, Abdallar, Erenler, Ulu Ozanlar, Postnişinler, Hocalar, Seyyidler, İmamlar, Kayıp İmamlar, Gavslar, Kutuplar, Mollalar, Kutbul Aktaplar, Kutbul Azamlar, Kutbu Cihanlar, Kutbu Ekberler, Sahibu Zamanlar, Şeyhler, Şeyhul Ekberler, Muhyiddinler, Mücedditler, Evliyalar, Sultanul Evliyalar, Arifler, Tacul Arifinler, Hüccetül İslamlar, Gavslar, Gavsul Ekberler, Mürşitler, Abidler, Zahitler, Üstadlar, Üstadı Azamlar, Ricalullahlar, Halifeler, Zıllullahi Fil Arzlar, Seyfuddinler, Havaslar, Havassül Havâslar, Şeyhul İslamlar..
Lisede tarih dersi alan öğrencilerin başını döndüren ünitelerin özeti bu.
Bu tablo o kadar çok şey anlatıyor ki!
Konumuzla ilgili olarak işte Moğollar ve Haçlılar; gah uzlaşan gah çatışan bu Müslüman dünyaya saldırarak talan ettiler, yakıp yıktılar.
Çekildiklerinde eğer geriye bir şey kaldıysa her biri kendi küllerinden yeniden doğmaya çalıştı.
Babailer Etkisi
Anadolu Selçuklu devletinde bugün de Alevilerin yoğun olduğu illeri kapsayan bölgelerde bir kısım aşiretler iktidara karşı ayaklandı.
Liderleri hem aşiret reisi hem ruhani liderdi.
Bu isyanın hem siyasi hem ekonomik hem de devletlilerin kötü yönetimi gibi reel sebepleri vardı.
Babai İsyanı çok büyük bir ayaklanmaydı, Selçuklu devletini kökünden sarstı, öyle ki Anadolu Selçukluları ancak Moğollara vergi vererek bir süre daha ayakta kaldı.
Babai isyanı kiralık Frenk askerlerin desteğiyle acımasızca bastırıldı.
Reayasını yabancı askerlerle kıran devlet anlayışı bu kahır bu öfke bölge aşiretlerin benliğine yerleşti.
İsyana katılan bölgelerin; kökeni Maveraünnehir, Horasan ve Mezopotamya olan Kalenderilik, Melamilik ve Vefailik gibi heretik ve Sufi tarikatlarla organik bağı vardı.
Bu ve benzeri diğer isyanlarla taraftarları doğal insiyakla dünya görüşlerine dört elle sarıldılar ve ideolojik bir karakter kazanmaya başladılar.
Babai isyanı döneminde Anadolu’da hala Alevi kavramı ortada yoktu.
Ama bu toplulukların torunları geç Osmanlı döneminde Aleviler olarak tanımlanacaktı.
Matruşkanın devlet-dışılık sosyal biblosu da diğer üç sosyal biblonun üstüne oturacaktı.
Osmanlı-Safevi Etkisi
Osmanlı; Balkanlar’da ‘küffarla’ savaşıyordu, rahattı.
Diğer taraftan Müslüman beyliklerle savaşıyordu, rahattı.
Ne zaman ki Safevi devleti kuruldu konfor bozuldu.
Çünkü Osmanlı Roma mirasına göz dikmiş Batıya doğru yürüyordu.
O dönem Anadolu jeopolitiği iki parçadan oluşuyordu.
Bugünkü Türkiye Anadolu’su kuzeyden güneye düz çizgiyle Batı parçası ve Doğu parçası olarak ikiye bölünsün.
Doğu parçasının Maveraünnehir, Horasan ve Mezopotamya ile göbek bağı vardı.
Vatan olarak, soy olarak ve inanç yorumu olarak.
Kimi aşiretlerin gönül bağı Safevi idi, hukuki statüsü ise Osmanlı’ya aitti.
Bu olgusallık, Roma ve Sasani döneminden miras kalan kadim bir jeopolitikti.
Bugünü çözümlemek için bu jeopolitik masa üzerinde olmalıdır.
Osmanlı, başlangıçta Sünni olan Safevi tarikatının Şiiliğe dönüşme ve devletleşme sürecini yakından izlemişti.
Beyazıt Safevilerle iyi ilişkiler kurmuştu ancak Safevilerin Anadolu aşiretleri üzerindeki etkisi artınca tedbirler alınmış ve sınırlar kapatılmıştı.
Şah İsmail stratejistti, on iki imam Şiiliğini resmi mezhep yaptı, Anadolu topraklarındaki aşiretlere vaatlerde bulundu, vergi muafiyeti sözü verdi.
Bu güç savaşı Anadolu’ya egemen olan Osmanlı siyaset literatürüne Kızılbaşlık kavramını kazandırdı.
Kızılbaşlık Anadolu’nun Doğu yarısında ilgili-ilgisiz hatta rasyonel ve haklı huzursuzlukların çatı ismi oldu.
Kızılbaşlık kavramı yetmeyecekti, teolojik tanımlamaya da ihtiyaç duyuldu, tarihi miras Rafizilik kavramı bu şekilde tedavüle sokuldu.
Devletin üç sopası Meşrutiyet’e kadar bu bölgelerde daima Alevilerin tepesinde durdu:
Kızılbaşlık, Rafizilik ve Eşkiyalık!
Beşinci jeopolitik biblo da matruşkaya eklemlendi.
Bektaşilik Etkisi
Osmanlı; Şeyh Edebali intisabı, Rum abdalları ünsiyeti ve alt Anadolu inanışlarını bir çatı altında toplama içgüdüsüyle Bektaşiliği kurumsallaştırdı.
1501 yılında Balım Sultan Hacı Bektaş dergahının başına atandı.
Bu dönemde merkez kaç tüm inanç kümeleri Bektaşi başlığı altında anıldı.
1826 yılında Yeniçeri ocağıyla birlikte Bektaşi tekkeleri kapatıldı.
Kapanıştan sonra Anadolu’daki tüm çevreler kendi özgün ve kök halleriyle baş başa kaldılar.
Ancak hiçbiri yok olmadı underground inançlarını yaşamaya devam ettiler.
Meşrutiyet ile beraber Osmanlı’da Bektaşi ve Alevi kavramları ayrı ayrı kullanıldı.
İttihat ve Terakki’yle Alevilik kavramı artık egemenliği eline alacak çatı kavram olarak tarih yazacaktı.
Bu Alevilik hem devlete güven olmayacağı mirasını devraldı hem de tekrar aynı güvensizliği bizzat yeni adıyla tecrübe edecekti.
Böylece aynı dalga boyunda ama farklı frekansta olan Bektaşilik, Alevilik matruşkasının altıncı sosyo-politik biblosu oldu.
II – Fransız Devrimi
Osmanlı elitleri Fransız devrimini çok geçmeden sel metaforu ile açıkladı.
Haklıydılar Fransız devrimi İslam gibi ikinci büyük sosyal-siyasal doğa olayıydı.
Bu sel önüne gelen her eşyayı aşarak yayılıyordu.
Sosyal, siyasal ve ideoloji seli, Anadolu Aleviliğine Meşrutiyet döneminde ulaşacaktı.
Fransız devrimi öyle köklü bir dönüşüme neden oldu ki VXIII. yüzyıl sonrası dünyanın temel referansı ve meşruiyet kaynağı oldu.
Teorik ve pratik büyük karşı çıkışları kısa bir süre sonra massederek gücünü test etti, pekiştirdi.
Fransız devrimini önemli kılan 1789 tarihi değildir; Fransız devriminin önemi, öncesi ve sonrasında yaşanan süreçlerin pik noktası olmasıdır.
Monarşinin, soyluluğun, kurumsal Hristiyanlığın ve üçü karşısındaki toplumsal kölelik statüsünün reddi iradesi; demokrasi, ulusçuluk, özgürlük ve Laikliği teorize etti.
Artık hiçbir eski düzen bu teorinin altında ezilmekten kurtulamayacaktı.
Bize dair en kritik değerlendirme ise şu:
İslami bilinç, Fransız devrimini ve Batı’yı bir blok olarak görüp aşırı genelleme yapmayı, bu devasa özgün olguyu ilgisiz bir indirgemeyle algıladı.
Fransız devrimi İslam’a karşı başlatılmış bir isyan değil Batı’nın eski düzenine karşı bir isyandı.
Çünkü başlangıçta tüm Batılı ülkeler Fransız devrimine karşı birlik olup bu iradeyi boğmak istemişti.
Ancak devrim boğulmak bir yana Hollanda, Hannover, Prusya, Alman imparatorluğu, Avusturya Macaristan imparatorluğu, İspanya, İsviçre, Bavyera, Saksonya, Lehistan, Sardinya, Papalık İtalyası, Venedik ve Napoli gibi ülkeleri alt etti, dönüştürdü.
Sıra Osmanlı imparatorluğuna geliyordu.
Fransız devrimi doğal toplumsal bir olgu olarak patlak verdi ama Osmanlı’ya mekanik ideolojik bir olgu olarak geldi.
Osmanlı, İslam ya da Türk olduğu için değil “eski düzen” olduğu için yenildi.
Bu nedenle Osmanlı-Batı genellemesi akademik bir perspektif değil ideolojik bir insiyaktır.
Osmanlı imparatorluğu ulusçuluk ile erken yüzleşti.
Laikliğe sıra geç gelecekti.
Yıkılışı engelleyebilmenin üç alternatifinden ikisinin (Osmanlıcılığın ve İslamcılığın) içi boşalmış, şartlar zorlansa da iş göremiyorlardı.
Ay altı doğanın konjonktür tanrısı yeni bir karar vermişti çünkü.
Geri dönüş olmayacaktı.
Bünyesindeki tüm uluslar imparatorluktan ayrıldı.
Tamam ama geriye sadece Türk etnisitesi kalmadı.
Anadolu tam bir mozaik yapıydı şartlar Türk ulusçuluğuna müsait değildi.
Bu son toprak parçasında Fransız tipi bir ulusçuluk ancak suni olarak var edilebilirdi!
Meşrutiyet Etkisi
Askeri ve bürokratik aydınların sınavı çok zordu.
Yok olmayı durduracak ivedi arayış ve tartışmalar Osmanlıcılık, İslamcılık, Muasırlaşmak ve Türkleşmek başlıkları altında yapılıyordu
İttihat ve Terakki iradesi Meşrutiyet formülüne sarıldı.
Bilinçli bir kararla Fransız devrimi sloganlarını kendilerine uyarladılar.
Tartışmalarda küresel rüzgârın gücüyle Türk milleti teorisi öne çıkıyordu.
Öyleyse Türk milletinin inşa edilmesi gerekiyordu.
Konumuzla ilgili manidar olan sonuç şudur:
O güne kadar Anadolu’nun tamamına en önemlisi Anadolu’nun Doğu parçasına güler yüzünü göstermemiş mağrur imparatorluk şimdi bir avuç Anadolu toprağına ve içindeki her şeye, çöpüne kadar muhtaç olmuştu!
Tam burada sözü çarpıcı anısıyla Osmanlı bürokratı Enver Behnan Şapolyo’ya bırakalım:
“İTC lideri merhum Talat Paşa parti genel meclisinde şunu söyledi; Bu millettin başına geçtik. Fakat Anadolu bizim için kapalı kutudur. Önce bunun içini tanımamız sonra bu millete layık hizmetlerde bulunmamız gerektiğine inanıyorum.”
Ardından Ziya Gökalp söz aldı:
“Biz bir siyasi inkılap yaptık. Meşruti bir idare vücuda getirerek kalıp değiştirdik. Halbuki en büyü inkılap içtimaı inkılaptır. İçtimai bünyemizde kültür sahasında yapabileceğimiz inkılaplar en büyüğü ve en verimlisi olacaktır. Bu da ancak Türk cemiyetinin morfolojik ve fizyolojik yapısını tanımakla olur. Bunların başında Anadol’unun muhtelif dinsel inanışları, tarikatlar, sektler ve Türkmen aşiretleri gelir. Bu kurumları incelemek üzere bilim gücü tam olan arkadaşları bu kutuyu açmaları için gönderelim.”
İttihat ve Terakki iradesi böylece seferber oldu.
Baha Sait Bektaşiliği ve Kızılbaşlığı araştırmakla görevlendirildi.
Daha sonraları Yusuf Ziya Yörükan Alevileri ve Tahtacıları çalıştı.
Esat Uras Ermeni meselesini araştırdı.
Bursalı Mehmet Tahir ve Hasan Fehmi Hoca Ahileri araştırdı.
Bu arada misyonerler bölgede yoğun faaliyet gösteriyorlardı.
İTC, Merzifon Amerikan Koleji’nin gizli Pontus belgesini ele geçirdiğinde Alevilerin ‘Hristiyan dönmesi unsurlar’ olarak tanımlanması ile telaşlandı.
Böylece Meşrutiyet, reel şartlarla Kızılbaşlık, Rafızilik ve Eşkıyalık karalamasını resmi olarak rafa kaldırdı.
Bu dönemden sonra Anadolu’nun Kürtlük, Ermenilik harici tüm merkezkaç inanışları ve toplulukları ağırlıklı olarak Alevi adıyla anılacaklardı.
Alevi içgüdüsü bu karalamaların yok olmadığını, imparatorluğun kendi ihtiyacı olduğu için Alevilere el uzattığını düşünüyordu.
Haklı çıkacaklardı!
Kemalizm dur durak bilmeyecek meşruti iradeyi de tasfiye edecekti.
Alevilik en sert şekliyle bir kez daha sistem dışına itilecekti.
Alevilerin donup kalacağı Dersim katliamı yaklaşıyordu!
Türkiye Cumhuriyeti Etkisi
Batı için Türkiye Cumhuriyeti izafeten iyiydi.
Batı; Osmanlı, İslam ve Türk “iradesi” tamamen yok olsun istiyordu.
Bu nedenle elini ‘yeni devletin’ yakasından hiç çekmedi.
Bu durum kendini Türkiye Cumhuriyeti devleti gibi tanıtan defacto bir vesayet düzeninin tesis edilmesine sebep oldu.
Bu paralel oluşuma önce askeri ve bürokratik çevrelerden destek geldi.
İşte ulusal, illegal, gayrı meşru ve mutlak Batıcı bu iradeye Askeri Bürokratik Vesayet Düzeni diyoruz.
Organik devletin adı Türkiye Cumhuriyeti, vesayet rejiminin tesis ettiği düzenin adı Kemalist Türkiye’ydi.
Türkiye teorisi bilinciyle yapılacak akademik çalışmalar Vesayet Düzeni’nin aslında somut bir varlık olduğunu gösterecektir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin şu iki başlık altında analiz edilmelidir:
Devlet ve Vesayet Rejimi.
Cumhuriyet tarihi bu iki gücün çatışması başlığı altında okunursa bütün taşların yerine daha iyi oturacağı görülecektir.
İşte bu Vesayet rejimi; İslamcılığın tasfiyesi için Fransız tipi Laik, dinin kontrol altına alınması için Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, Kürdün tasfiyesi için Türk ulusçusu, Gayrı Müslimlerin tasfiyesi için Ortodoks Müslüman, Komünizm tehlikesi karşısında Şeriatçı, Cumhuriyet mitinglerinde Kahrolsun Şeriatçı, 6-7 Eylül Rumların tasfiyesinde, Maraş’ta, Madımak ’ta, Hrant Dink cinayetinde, Muhsin Yazıcıoğlu suikastında planlayıcı, tay-i mekanla aynı anda PKK’ da bağımsız Kürdistancı Ankara’da ve Türk medyasında ulusalcı, Alevileri ötekileştirmek için Sünni, diasporada anti-Sünni, iktidarların Batı dışı eğilimlerinde daima darbeci şeklinde “don değiştirdi.”
Bu çatışma sürüyor.
Ontoloji Etkisi
Temel çelişki olan Devlet-Vesayet düzeni tarihselliğinde Aleviliğin şu karakter özellikleri öne çıktı:
Derin merkez-kaç süreçlerinin doğurduğu devlete karşı kronik güven problemi.
Melez, mistik İslami formuyla Alevilik karşıtlığı süreğinden kaynaklanan Sünni karşıtlığı kimliği.
Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Diyanet’in kurulması ve Dersim katliamı ile birlikte anti-Kemalist kimliği.
Sol ve Sağ partiler arasında geçişken olan politik tercihlerin Ecevit dönemi ile birlikte blok olarak Ortanın Solu’nda birleşme kimliği.
Radikal Solun ve gençlik hareketlerinin yükselmesiyle birlikte anti-Emperyalist kimliği.
Ak Parti-CHP çelişkisiyle bileylenen Laiklik kimliği.
Türkiye’ye dair doğal ve makul bir sosyoloji olan bu durum ulusal ve uluslararası çetelerin Aleviliği istismar etme girişimlerine neden oluyor.
Bu çerçevede üç anekdotun altını çizelim:
Bazı illegal Türk Solu örgütleri, silahlı mücadeleye başlama noktası olarak Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeleri pilot bölge olarak seçerek Alevi toplumunun sırtına yük oldular.
28 Şubat, Alevi toplumu içinden devşirilmek istenen kadrolarla yapılmak istenen Türk tipi geç BAAS’çı rejim arayışıydı.
Almanya, İsviçre gibi ülkelerin bu sosyolojiyi bölge egemenliği için esaslı bir enstrüman olarak değerlendirmeye çalıştıkları biliniyor.
Sünni Kafası Etkisi
Kemalizm Fransız tipi ulusçulukla toplumun hemen her kesimini ötekileştirmişti.
Ancak doğal Alevilik nehrinin Sünni karşıtlığı debisi anlaşılır nedenlerle öyle yüksek ki;
Alevilik İslamcılığın tasfiye süreklerinde sessiz kaldı.
Tarihsel akışın ve pratik koşulların etkisiyle Aleviliğin, karşıtlık sıralamasının ön sırasına Sünni karşıtlığını koyduğunu gözlemliyoruz.
Aleviler ve diğerleri dikotomisiyle;
Alevi olmayan kesimlerin kendi içlerindeki kavgada taraf olunmamalıydı sonuçta hepsinde klasik ve tipik bir “Sünni kafası” vardı!
Bu nedenle Aleviliğin Atatürkçülüğü tam onaylanmış bir kimlik edinimi değil, görece bir Atatürkçülüktür.
Hülasa realitesi tarihsel olan, mübalağalı ve pejoratif tanımlamaların ‘karşılıklı olarak’ terkedilmesi gerekir.
Sol Etkisi
Asırlar boyunca merkez kaç bir olgu olarak yaşayan, düzen karşısında bir türlü makbul vatandaş kabul edilmeyen ve ezilen kronik bilinç;
Sol ile tanışınca aradığı benzersiz “üst kimliği” bulmuş oldu.
Bu üst kimlik hem modern hem Solcu hem Batılıydı.
Devlet karşıtı doğası, kolaylıkla faşist devlete karşı mücadele şablonuna oturdu.
Sünni karşıtlığı ontolojisi, yekten burjuvazi yapıların tasfiyesi başlığının altına yerleşti.
Kemalizm, feodal Osmanlı’ya karşı gerekli Burjuva devriminin adı oldu.
Alevilik olgusu bu şekliyle Sol kıyafeti giydi, don değiştirdi.
Alevi aileden doğan merkezlerden uzak taşralı bir genç için tarifsiz bir coşkuydu bu.
Bu çoşkunluğu Anadolu’da 80 sonrası İslami hareketler ve diğer ideolojik hareketler de benzer şekilde yaşadılar.
Devrimci kimlik Alevi gençlerin kalbine öyle güçlü yerleşti ki Alevi Ocakları, dedeler ve anneler çocuklarının illegal silahlı Sol örgütlere katılmasını engelleyemedi.
Bu büyük Sol doğa olayı, bu Sol fırtına, iç çelişkileri, izah edilemeyen olguları, ocakları ve aileleriyle birlikte Aleviliği başka bir sosyopolitik vadiye taşıdı.
Artık bu vadide sadece Solcular, karşı vadide sadece Sağcılar vardı.
Sol, Alevilik matruşkasının yedinci, en popüler sosyo-politik biblosu oldu.
PKK Etkisi
Türkiye 12 Eylül rejimi ve darbe anayasası sert ikliminin etkisindeydi.
Her kesimden gençler hapishanelerde çürümüş, sıkıyönetim rejimi toplumun üzerinden silindir gibi geçmişti.
Legal ya da illegal Sol ve Sağ örgütler pes etmişti.
Kitlesel Sol ve kitlesel Sağ yok olmuştu.
Geriye sadece sınırlı sayıda silahlı Sol örgüt kalmıştı.
Bunlardan biri de PKK idi.
Askeri darbeyle mücessemleşen Vesayet Rejimi PKK’nın kitleselleşmesi için elinden geleni ardına koymadı!
Tutunamayan Türk Solu ve Kürt solu örgütler PKK ile iş birliği yaptı ve sonunda PKK içinde eridiler.
Devrimci solculuk içinde pişmiş genç Alevi kadrolar zaman içinde PKK’nın yönetiminde daha fazla etkin oldular.
Açılım döneminde özellikle bir kısım ideolojik Alevi ve Ermeni “diasporası” aynı zeminde buluşmuş Türk devleti ile savaşa devam etmeliyiz diye görüş belirtiyordu.
PKK yönetimi üç parçaydı:
Sünni kökenli PKK’lılar ve etkisindeki kitleler.
Alevi kökenli PKK’lılar ve etkisindeki kitleler.
Ermeni kökenli PKK’lar ve etkisindeki kitleler.
Klasik bir siyaset bilimi tezidir, örgütlerde daima daha fazla şiddet taraftarları öne çıkar, bu nedenle Alevi ve Ermeni kökenli PKK kadroları yönetimde pozisyon üstünlüğünü ellerine geçirdiler.
Değil mi ki Sünni kafası PKK’lı da olsa eni sonu bir yerde fire veriyordu!
Tarihi Davet ve Tarihi Çağrı sürecindeki itirazların kapağını açtığımızda içinden bir kısım ideolojik diaspora merkezli bu dinamiklerin çıkması şaşırtıcı olmamalı.
Alevilerin, kendine mebniliğin özgünlüğüyle PKK sözcülerinin ifadesiyle Alevi toplumunu saramadıkları ve çok etkili olamadıkları realitesi akılda tutulmalı.
Alevilik, özellikle algısal olarak üzerine şiddet içerikli sloganlar yazılmış Kürtlük kıyafetli sekizinci bibloyu da üzerine geçirdi.
Alevilik Teorileri:
Etnolojik Teoriler
Alevilik kendini tarif etmediği için onu daima başkaları tarif etti.
Bu, Aleviliğin daha ziyade sözlü kültüre dayalı doğasından kaynaklanmaktadır.
İktidarlar da Aleviliği kendi özgün kimliği, kültürü ve folkloruyla özümsemeyi bir türlü beceremedi.
Kendi biçtikleri bol ya da dar kıyafeti üzerine geçirdiler.
Bu, kronik bir basiretsizlik olarak Türk tarihinde yerini aldı.
Meşrutiyet iradesi ve Ziya Gökalp mefkuresi önce elde kalan milletimize sahip çıkalım sonra adına Türk diyelim formülasyonuydu, iyi niyetliydi, mekanik değildi.
Ancak fikri takip yaptığımızda ne yazık ki Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemini birlikte yaşayan aydınların aline Kemalizm’in etkisinde kalarak görüşlerini radikal bir şekilde değiştirdiklerini, araziye uyum sağladıklarını görüyoruz.
Aleviliği tek tip Türk Ulusu mefkuresi içinde teorize etme Fuat Köprülü ile başladı, Cumhuriyet tarihi boyunca bu akademik ekol katılaşarak devam etti.
Orta Asya kökeni, konar-göçerlik, Ahmet Yesevi efsanesi hatta Hacı Bektaş Veli popülerliği böyle doğdu.
Buna yabancı akademisyenlerden destek geldi. Irene Melikoff Aleviliği Türk-İslam heterodakisi olarak tarif etti.
Devlet ideoloji dayattığında devlet altı yapılar, aydınlar, akademisyenler en nihayetinde o ideolojiye hizmet etmekten kurtulamıyorlar.
Son on yıllarda yapılan akademik çalışmalar Fuat Köprülü çizgisinin kırılmasına neden oldu.
Aleviliği ısrarla sadece Türk kökenine bağlama çabası Aleviliği Kürt kökenine bağlama çabalarıyla çatallandı.
Aleviliğin Vefailik üzerinden Kürt kökenli bir akım olduğu teorisi akademide de kendine yer buldu.
Türkçü teoriler ve Kürtçü teoriler Fransız tipi Laiklik projesine dahil olduklarından İslam’ı dikkate almamaya özen göstererek tarihi geriye doğru yorumladılar.
Teolojik Teoriler
İki ana akım Müslümanlık doktrini Aleviliği benzer şekilde tanımlıyor.
Ehli Sünnet düşüncesi Aleviliği batıl, gulat ve galiye inanç olarak gördu öyle davrandı.
Şia düşüncesi de Aleviliği batıl inanç olarak tarif etti. Türkiye’de Abdulbaki Gölpınarlı bunun tipik örneğini teşkil eder.
Akademik teorilerde bu inanç merkezli durum Ortodoks-Heteredoks tanımıyla yapılır.
‘Türk tarihinde’ Alevilik ya Türk heteredoksisidir ya da İslam heteredoksisidir.
Tarih anlatılarında heteredoksi tanımını esas almanın bir dayanağı vardı ve makuldü.
Hem İslam ikliminin ürünü olmak hem de temel kaynakların belirlediği çerçevenin dışında bir yaşam biçimi olması bu makuliyetin nedenidir.
Ancak bugün için bu tanımlar geçerli olmamalıdır.
Bu tanımları akademik tarihsel anlatılar dışında mevcut için dillendirmek ve yazmak ötekileştirici bir hüviyet taşımaktadır.
Alevi kökenli değerli akademisyen Rıza Yıldırım sanıyorum bu inkıraz nedeniyle Müteşerri-Gayrı Müteşerri formülünü olgunlaştırmaya çalışıyor.
Tarihte kalmış olayların fiili tarafı olmamış, bu iklimdeki ailelerden Alevi olarak doğmuş ve büyümüş kitlelere durup dururken siz batılsınız, heretiksiniz, heteredoksunuz, sektersiniz, senkretiksiniz, yeni nesil Şamansınız, post Zerdüştsünüz demek basiretsizliktir.
Bu tutum Aleviliğin izzetinefsine saygısızlıktır.
Sanki İslam’ın Peygamberi (SA) bugünkü toplulukları karşısına aldı ve kendine inen kök İslam’ı ayet ayet onlara anlattı Aleviler de bu tebliğden sonra şu anki yolu seçtiler!
Hayata nerdeyse sadece inanç gözlüğü ile bakan realiten kopuk bir tür İslamcılık siyaset bilimi, sosyoloji, antropoloji, sosyal-psikoloji, uluslararası ilişkiler ve diğer modern gelişmelerle harmanlanmış, üzerinden badireli asırlar geçmiş, kendi iç dinamikleriyle değerlendirilmesi gereken bir büyük sistemi ne de kolay bir çırpıda batıl diye adlandırıyorlar!
Popülist Politik Teoriler
-Alevilik “alav” kelimesinden gelir. Alav Kürtçe’de, ateş demektir. Kökeni Zerdüştlüğe dayanan kadim bir Kürt damarıdır.
-M.Ö. 2000’lerde Hititlerde bir topluluk olan Luviler zamanla dönüştü, Alevi olarak adlandırıldılar.
-Alevilik toplumsal başkaldırı geleneğinin adı, anarşizmin temelidir.
-Alevilik pre-Komünist kavramlar üreten materyalist bir öğretinin adıdır.
-Ali’yi sevmek Alevilik ise hepimiz Aleviyiz.
-Alevilik bir Türk rönesansıdır.
-Alevilik bağımsız Hümanist bir inanç biçimidir.
Bu ve benzeri birçok sahipli, subjektif, politik kadrocu tezler Türkiye’de mevcut.
Bu sözde teoriler bizzat olguyu tarif etmek yerine Alevilik gemisini taşımak istedikleri limanı tarif ediyorlar.
Bunu psişik durumu nasıl açıklarız?
Pelit ağacının meyvesine palamut denir. Palamut meyvesi olgunlaşınca yuvasından düşer. Yuva dalında asılı kalır.
Gözlemci atalarımız bunu bir özlü sözle betimlemişler:
“Palamut çıktığı yuvaya bakar, annemin ağzı eğri dermiş!”
Türkiye’de okumuş kesimler, aydınlar, entelektüeller ve kanaat önderlerinin bazıları bir süre sonra ve genellikle ana ocaklarını (asabiye, düşünce ve yapı olarak) terk ederler.
Uzaklaşmayı ve aslını küçümsemeyi maharet sayarlar.
Ama hayat daima başka bir yönden akar, kader galip gelir, kaçkınlar ocaklarına ihtiyaç duyarlar.
Geri dönerler!
Bu samimiyetsiz bir dönüştür.
Çünkü önce ruhen kopmuş zaruretten dönmek zorunda kalmışlardır.
Türkiye’de bu durum sadece Alevilerde değil tüm siyasal hareketlerde sıkça tanık olduğumuz sosyo-psikolojik bir gözlemdir.
Mahallesine yabancılaşmış ‘aline aydınlar’ içinden çıktıkları toplumu kim bilir nereye atlama taşı olarak kullanmak istiyorlar!
Organik Aleviliğe, Alevilik adına konuşan kimi medya severlerin herkesten çok zarar verdiği söylenebilir.
Tek Meşruiyet
Matruşka ıhlamur ağacından, kızılağaçtan ve huş ağacından yapılır.
Genellikle içiçe geçen yedi ya da daha fazla biblodan oluşur.
Ancak sonuçta hepsi birlikte matruşkadır.
Bilinmeli ki Alevilik iç içe geçen tüm unsurlarıyla birlikte bir bütün olarak sadece Aleviliktir.
Türkiye meseleleri içinde Alevilik anayasal güvencesizlik nedeniyle kendine mebni bir olgudur.
Başından neler geçmiştir, kaç farklı sosyal biblo yüklenmiştir ama Alevi sadece Alevidir.
Bu fikir anahtar bir tezdir.
Bugün referans olarak bakılacak tek odak Alevi toplumunun kendisidir.
Dersimlilik, Cem Vakfı ve Pir Sultan Abdal Derneği perspektifleri gibi iç çelişkileri, bir dünya görüş ayrılıkları olsa dahi mesele Alevi toplumunun kendi meselesidir.
Alevilik de meşruiyetini kendi izzetinefsinden alır.
Türk milliyetçileri, Kürt milliyetçileri, Ankara siyasetçileri, Sünniler, Diyanetçiler, Caferiler ve özellikle Alevi aydınları Aleviliğin ne olması gerektiği işgüzarlığını terk etmeliler!
Tersine Mühendislik
Aleviliğin ne olması gerektiği sosyal mühendisliktir.
Alevilik üzerinde yapılan sosyal mühendislik tersine bir mühendisliği de zorunlu kılıyor.
Tersine mühendislik yapıldığında hiçbir zaman ortaya Aleviliğin hakikati çıkmaz.
Sosyal ve siyasal olay ve olgularda tersine mühendislik olmaz.
Akademik terbiye olur.
Önemli olan Aleviliğin ne olması gerektiği değil ne olduğudur.
Devlet Perspektifi
Devlet Alevilikle ilgili bir yol çizecekse sadece Aleviliğin “ne olduğu” üzerinden ilerlemelidir.
Alevi açılımlarında Alevi toplumu dışında kalanların ya da tarikatların ne diyecekleri konusunu düşünmek ya da bu olguyu yoklayarak seçim kaygısıyla eylem planı yapmak gerçek bir tuzaktır.
Alevilik meselesinin çözümü diğer hiçbir meselede olmadığı kadar gerçek demokrasi sınavından tam puan almanın imkanıdır.
İmparatorluklar döneminde devlet ordu ve bürokrasi demekti.
Bugün devlet demek toplum demek, millet demektir.
Bu modern devletin özellikle Türk devletinin, devletlerin birinci önceliği olan güvenlik ihtiyacının en büyük teminatıdır.
Bu perspektif için pratik reel şartlar elverişli görünüyor.
Çünkü;
Aleviliğin devlet karşıtı doğası Cumhuriyetle ve Atatürkçülükle bugün için dönüşmüştür.
Alevilik artık devlet içidir.
Alevilik, İran devletiyle ne gönül bağı ne organik bağı olan bir sosyal yapıdır.
Doğu sınırlarında güvenlik endişesi ortadan kalkmıştır.
Aleviliğin Sol kimliği artık Sosyalist ya da Avrasyacı bir devlete mebni değil özgündür.
Bu anlamda kuzeyde de güvenlik tehlikesi yoktur.
Atatürkçülük ve Sol doktrinasyonları, Aleviliği, bağlı olduğu tarihsel doğu kampı ontolojisinden koparmış Batıya müzahir kılmıştır.
Bu da Türk devletiyle paralelliğe işaret eder.
Anadolu Alevi toplumu yabancı devletlerin etki alanı içindeki bir kısım ideolojik diaspora Aleviliği manipülasyonlarının farkındadır.
Dersim katliamı için yapılan devlet özrü ve sonraki açılımlar Aleviliğin (beklentinin aksine Sünni karşıtlığını değil) daha ziyade anti-Kemalist karakterini dönüştürmüştür.
Devletin herkese dair ortak bir Türkiye teorisi arayışı içinde olması, bunda ısrar etmesi Aleviliğin sert Sünni karşıtı ve sert İslam karşıtı karakterini de olması gerektiği gibi kadifeleştirecektir.
Bu nedenle devlet açısından Alevi meselesinin kalıcı olarak çözümlenmesinin, temel hak ve hürriyetlerinin anayasal güvence altına alınmasının doğru zamanı gelmiştir.
Bu da Aleviliğe indi bir hikâye yazmak değildir.
Aleviliğin tanımı Türkiye’de yaşayan Alevi vatandaşlarının tamamının toplamının ortalamasının alınmasıyla hakikilik kazanır.
Bu düşünceyi açarsak;
Alevilik, kuşaklar boyunca yerleşik ailelerin düşüncesi ve yaşam biçimidir.
Alevilik, dedeler, ocaklar, dernekler ve cem evlerinin kanaatidir.
Alevilik, Alevi kökenli olan ve çalışmalarını Aleviliğin ne olması gerektiği için değil ne olduğunu anlamak için içtenlikle ve heyecanla hazırlayan ve gerisini kamuoyunun takdirine bırakan Rıza Yıldırım, Cevat Dargın, Yalçın Çakmak, Mehmet Yıldırım ve adını yazmadığım diğer değerli akademisyenlerin bilincidir.
Bu perspektif arayışı haricinde haddi aşmamak için Alevilik meselesinin detay konularında bir çözüm listesi çıkarmayacağız.
Çünkü, Alevilik meselesinin tarafları bellidir:
Devlet ve Alevi toplumu.
Tam burada Devlet bilinci ile Ak Parti çelişkisine de değinelim:
Ak Parti olgusal olarak Alevilik konusunda paradoks içindedir.
Devlet, ufukların kaynaşması vizyonuyla eylem planları yaparken iktidarın ana unsuru Ak Parti’de bir insiyak demokratik seçim anksiyeteleriyle bu iradenin ayağına bağ oluyor.
Söylemeden geçmeyeceğiz;
Kamuda Alevi vatandaşların görev almasının önündeki fiili bariyer, önceki açılımları da boşa düşüren affedilmez bir tutumdur.
Siyaset; Kürt meselesi ve diğer demokratikleşme atılımlarında gördüğümüz gibi devletin gerisinde kalmaktadır.
Türkiye’nin dönüşüm iradesini iktidar bünyesinde yer alan bir kısım siyasinin anlamaması ve bürokrasinin gereğini yapmaya elinin gitmemesi esasında siyasetin kurumsal bir problemine işaret ediyor:
Türkiye’de siyasi olma anı statükocu olma anına eşittir!
Statükoculuğu var eden ana dinamik ise yargılanma ve kariyer korkusudur!
Sonuç
Alevilik Türkiye’nin meseleleri içinde en öğretici meseledir.
Türkiye Teorisi arayışı; ed-devlet (The State) bilincinin devlete, nesnel millet bilincinin ise topluma hâkim olması dileğidir.
Türkiye’nin ortak bir üst bilinç geliştirerek devleti ve toplumu onarması mümkündür.