Ermeni Meselesi, Türkiye Teorisi ve Ali

Gül teyzenin, Ali’nin de her zaman dikkatini çekmiş derine işlemiş mat kahverengi teni Mamuratülaziz bölgesi Ermenilerinin rengiydi. Gül teyze güzel, alımlı bir kadındı. Başına işlemeli tülbent takar, perçemi alnına dökülürdü.

Güldüğünde gözleri gülüşüne eşlik etmez daima uzağa bakardı. Sanki karşısında bir resim vardıda içine dalıyordu.

Ali adeta ellerinde büyüdüğü, bunca yıllık komşuları Gül teyzenin Ermeni olduğunu ilk vefatında öğrendi.

Tehcir yolunda çıkan bir arbedede dik kayalıktan dere yatağına yuvarlanmış, sol ayağı çolak kalmıştı. Babasının `Rehan!` diye seslenişinden başka bir şey kalmamıştı hafızasında. Kendisini o dere yatağında bulan aile onu sahiplenmiş, korumuş, çocukları gibi bakıp yetiştirmiş ve evlendirmişti.

Ali onların Mudanya’daki evlerinin bahçesinde büyümüştü.

Vefat ettiğinde bir hafta hayata küstü.

Gül teyzenin öyküsünü öğrenmeye karar verdiğinde kendini ayakta bulmuştu: Kimdi Ermeniler?

Kimdi Ermeniler?

Öykünün kendini asırlarca geriye götüreceğini düşünemeyen Ali, Türkiye meseleleri içinde en çetrefilli meselenin Ermeni meselesi olduğunu anladı.

Ermeni meselesi, dört unsurun etkisi üzerinden dallanıp budaklanmıştı:

  • Küçük Kafkasya antropolojisi etkisi
  • Anadolu jeopolitiği etkisi
  • Politikanın doğası etkisi
  • İnsanın doğası etkisi

Küçük Kafkasya Antropolojisi Etkisi

Ermeni halkı tarihte ilk olarak Küçük Kafkasya’nın orta ve doğu yamaçlarında görüldü. Bölgenin sınırları bugünkü Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, İran ve Türkiye topraklarının bir kısmına dahildi ya da mücavirdi.

Özgürlük savaşçısı Hayk’ın soyundan geldiklerine dair mitolojiler vardı.

On iki havariden ikisinin bölgelerine gelmesi nedeniyle Hz. İsa’ya direk bağlı olduklarını kabul ediyorlardı.

Konar-göçer değillerdi, tarım ve hayvancılıkla geçinir, kapalı devre yaşar, kendilerine yeterlerdi.

Yaşadıkları bölge kadim medeniyet merkezlerinden uzaktı.

Kısa dönem kurdukları şehir devletleri hariç büyük devletlere bağlı yaşadılar.

Urartular, Medler, Persler, Romalılar, Partlar, Bizanslılar, Sasaniler, Emevîler, Selçuklular ve Osmanlıların hakimiyeti altında kaldılar.

Gregoryen olarak en çok Ortodoks Bizanslılardan çektiler, zülüm görüp sürgünler yaşadılar. Belki de daha çok bu sebeplerden Horasana, Anadolu’nun çeşitli bölgelerine ve Kilikya’ya yayıldılar.

Savaştan uzak durmaları, iç içe yaşadıkları aşiretlerle iyi geçinmeleri karakterlerinin bir parçası oldu.

Tüccarlık, zanaatkarlık, hayvancılık ve çiftçilik genlerine işledi.

Örneğin, Gül teyzenin dedeleri telkâri ustasıydı.

Bu antropoloji Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde özellikle büyük şehirlerde Ermenilere orta sınıf statüsü kazandırdı.

Onları bu statüye ulaştıran ikinci neden ise orta sınıf olma sürecinin önünü sonuna kadar açan Osmanlı Millet Sistemi idi.

Gayrimüslimlerin Tanzimat öncesinde siyaseten farklı statüleri vardı.

Ama dini ve sosyal özgürlükleri tamdı.

Böyle olunca Gayrimüslimler daha çok iktisadi alana yöneldiler.

Yabancı misyoner okulların açılmasıyla kültürel alanda da öne çıktılar.

Bir tür burjuvaziydi bu.

Osmanlı tipi Gayrimüslim ve Ermeni burjuvazisi.

Doğal olarak Osmanlı bürokrasisinin ve daha sonra Cumhuriyet bürokrasisinin gözüne batmaya başladılar.

Başkasının maddi-manevi iyi olma halini çekememek, o imkândan mahrum kalmasını istemek, benim yok onun da olmasın duygusu insan doğasının bir parçasıdır.

Bu ruh haline eski Türk dilinde ‘günüleme’ denir.

Bu analiz bazıları için işte şimdi bir sır çözüldü hissi verebilir.

Ancak günüleme sadece Ermeni olaylarındaki abartılı tepkilerin, yağmalamaların ve özellikle dükkanlara yapılan saldırıların altındaki ruh haline ışık tutabilir.

Çünkü sosyal olaylar tek bir nedene dayanmaz bilinen ve bilinmeyen bir dünya nedenin bileşiminden doğar.

Olayların interdisipliner bağlamlarının olması da cabasıdır.

Anadolu Jeopolitiği Etkisi

Ermeniler Anadolu’da Erzurum, Sivas, Van, Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Harput) vilayetlerinde yoğunlaşmışlardı.

Bu vilayetler Osmanlı’da Vilayet-i Sitte (altı vilayet) olarak anılıyordu.

Ermeniler adına bu haliyle dingin duran bu altı vilayet zamanı gelince akıl almaz acılara tanıklık edecek vilayetlerdi.

Bu bölgeler mozaik bir sosyal yapıya sahipti.

Konar-göçer Türki topluluklar yoğun olarak bu bölgeyi mesken tutmuşlardı.

Bu bölgelere Maveraünnehir, Horasan ve Mezopotamya’dan heteredoks ve Ortodoks tarikatlar da yerleşmişti.

Anadolu Kürtleri kendilerini bildi bileli zaten bu bölgelerde yaşıyor ve nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı.

Kürtler ve konar-göçer Türki topluluklar İslam milletindendi.

Anadolu’daki çatışmalar ve isyanlar etnik, inanç ve meşrep merkezli olarak gerçekleşmez daha ziyade ‘aşiret-devlet çelişkisi’ biçiminde kendini gösterirdi.

Tarihimizde yer alan isyanların kişi adlarıyla anılmasının sebebi budur.

Dolayısıyla Ermeniler, Kürtler, Süryaniler, Türkmenler, ön Alevi topluluklar ve irili ufaklı diğer sosyal dokular aynı yüksek coğrafyanın insanıydılar.

Bunlar her mevsimin ikliminden aynı ölçüde etkilenirdi.

Afetler hepsini aynı ölçüde vururdu.

Ama bu kez durum farklıydı.

Politikanın Doğası – Etkiler

Ufukta karabulutlar belirmişti.

Galiba büyük bir musibet yaklaşıyordu.

Bu karabulutların adları vardı:

  • Osmanlı çöküş süreci
  • Sömürge süreği
  • Sıcak denizlere inme doktrini ve İngiltere etkisi
  • Ulusçuluk ideolojisi
  • Emperyalizm

İşte Gül teyzenin ailesi kendini bu beş nimbusun kesişmesinden doğan kâbusun ve etkisi asırlar boyu sürecek felaketin tam ortasında buldu.

Ermeni meselesi; politikanın doğasına ve tarihin akışına mahkumiyeti anlatan en etkili örnektir.

Politika, doğasının gereğini yapmaktan başka bir değeri önemsemez.

Tarih, kendisinden başkasını dikkate almaz.

Bu analizin; “oldu-bitti-geçti, hadi herkes her şeyi unutsun” anlamına gelmediği, projektörü gözden kaçan noktalara çevirmeyi esas aldığı makale tamamlanınca anlaşılacaktır.

Osmanlı Çöküş Süreci Etkisi

Çok etnisiteli ve çok dinli yapı, tüm imparatorlukların ortak özelliğiydi.

Osmanlı bu özelliği İslamileştirerek bir millet sistemi inşa etti.

Bu yapı uluslararası akademide Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) şeklinde övüldü.

Osmanlı Millet Sistemi ancak XIX. yüzyılda dağıldı.

Bunun başat nedeni Osmanlının iç dinamiklerinden kaynaklanıyordu.

1580’ lerden itibaren Osmanlı’da fetih hareketleri durdu.

Fetihler durunca fetihlere dayalı iktisadi sistem de çözülmeye başladı.

Çözülme ardıllarıyla her geçen gün biraz daha büyüdü.

Askeri teknolojide geri kalma, merkezi yönetimin zayıflaması, iç isyanlar, payitahtta yaşanan sefahatler, toprak kayıpları, devlet düzenine dair başarısız reformlar, dış borçlar ve kapitülasyonlar çok etkili iç ardıllardı.

Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının değişmesi, sömürgecilik dönemi, Batının başarılı bir askeri düzen yanında parlak kültürel bir dünya inşa etmesi, Sanayi devrimi, Fransız ihtilali, Aydınlanma hareketi, misyonerlik faaliyetleri ve yabancı okullar çok etkili dış sebeplerdi.

Roma mirasını devralma ufku Osmanlıya yaramamaya başladı.

Doku uyuşmazlığının da etkisiyle Balkan toprakları Osmanlı derisini üzerinden atmaya başladı.

İmparatorluklar dönemi Batıdan başlayarak sökün ediyordu.

Ulusçuluk yeni küresel düzenin ideolojisi oluyordu.

Önce Sırplar sonra Yunanlar ayaklandı.

Bulgarlar, Romenler ve Karadağlar ayaklandı.

Osmanlı üç cephede birden savaşıyordu.

Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu.

Kuş bakışı bakıldığında Osmanlı suyun tersine yüzüyordu!

Osmanlı haritası hızla küçülürken, siyasette ve sosyal hayatta stres had safhaya çıktı. Bu stresin ne üreteceği gerilim müziği eşliğinde ürkütücü bir belirsizliğe neden oluyordu.

Osmanlının en zor yüzyılında başka milletler tek tek bağımsızlık ilan ederken Ermeni milleti devletine sadık kaldı.

Ulusçuluk cereyanına kapılmadılar.

Bu yüzden Osmanlılar, Yunan isyanından 1877 Rus savaşına (93 Harbi) kadar olan süreye atfen Ermeni milletini “Milleti Sadıka” olarak tanımladı.

Peki öyleyse;

Devlete, Türklere, Ermenilere ya da üçüne birden ne olmuştu?

İşte 93 harbi bu sorunun nirengi noktasıydı.

93 harbi, potansiyel diğer sorunların da tamamını harekete geçirdi.

Çünkü öncesindeki otuz yıl süresince Anadolu siyaseti kaos içinde geçmişti.

Bu etapta Doğu Anadolu’nun güvenlik sorunu Hamidiye alaylarına havale edildi.

Hamidiye alayları, Kürt aşiretleriyle birlikte, Karapapak, Türkmen, Yörük, Çerkes ve kısmen Araplardan oluşuyordu.

Bu hafif süvari birliklerin içinde sadece Ermeniler yoktu.

Bu sosyo-psikolojik yıkıcı bir hata idi.

Ermeni milletini topyekûn olağan şüpheli yaptı.

Evet Anadolu’da ayaklanmalara katılan ve yabancı devletlerle birlikte hareket eden silahlı Ermeni militan gruplar vardı ancak bu durum bütün bir Ermeni toplumunu zan altında bırakıyordu.

Üstelik devlet raporlarının da ortaya koyduğu gibi Hamidiye alaylarında görevini kötüye kullanan bazı birliklerin mevcudiyeti bu uğursuz ateşi daha fazla harlıyordu.

Sonraki yıllarda Kürt meselesinde de bir benzerine tanıklık edeceğimiz bu yaklaşım yanlışlığı, bu kör çelişki, toplumu tüketip durdu.

23 Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet ile devlet boğulmak üzere iken bir nefes aldı.

Meşrutiyet, uçuruma doğru seyreden tren rayının önüne atılarak son anda yapılan makas değişikliğinin adıydı adeta.

Meşrutiyet iradesi bu yolun uçuruma gittiğini biliyordu ama yeni rayın hangi menzile doğru döşendiğini bilmiyordu.

Bildikleri tek şey zaman kazanmaları gerektiğiydi.

Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Hamidiye alaylarının kaldırılması, kapitülasyonların ilga edilmesi ve yabancı misyon unsurlarının tasfiyesi kararı alındı.

Ermeni örgütleri İstanbul’a davet edildi.

Örneğin Muş-Daron dağlarındaki militan gruplara “dağda değil ovada siyaset” şeklinde mesajlar gönderildi, onlar da bu çağrıya olumlu karşılık vererek dağdan indiler hatta merasimle karşılandılar. (Ön çözüm süreci stratejisi)

“Meşrutiyet öncesi dönemi unutalım, yeni bir sayfa açalım” denilerek genel af ilan edildi.

İllegal örgütler İstanbul sokaklarına tabelalarını astılar farklı ittifaklarla seçime girdiler.

Meclis-i Mebusan ’da 275 milletvekili vardı bunların 14’ ü Ermeni milletvekiliydi.

Hatta 12 yıl önce Osmanlı Bankası baskınını yöneten Karekin Pastırmacıyan Erzurum mebusu olarak, 14 yıl önce Sason olaylarını organize eden Hamparsun Bayacıyan Kozan mebusu olarak meclise girdi.

Hatta Meclisin ilk günlerinde hep birlikte federasyon talebini ve mülklerin iadesi konusunu bile tartıştılar.

Devlet son bir hamle daha yaparak Ermenileri yeniden sistemin içine almak istemişti.

Devletin farklı karakterlerdeki askeri bürokratik insan kaynaklarının hatalı pratikleri yanında;

Sömürgeci devletlerin manipülasyonları belirleyici oldu ve ipler koptu.

Hınçaklar meşhur Köstence kongresinde savaş düzenine geçme kararı aldı ve iki ay sonra Taşnaklarla ve Ramgavarlarla birleşerek, Talat, Cemal ve Enver paşalara suikast kararı aldılar.

Bir devletin devlet olma özelliğini yok eden sorunlardan bunalan Devlet, I. Dünya savaşının patlamasından üç ay sonra Amok koşucusu psikolojisiyle savaşa dahil olma kararı aldı.

Ve kıyamet koptu!

Sömürge Süreği Etkisi

XV. yüzyıldan itibaren başlayan sömürgecilik sürecinde Avrupalı devletler Amerika’yı, Afrika’yı ve Hindistan’ı sömürgeleştirdiler.

Ancak koloni paylaşımında birbirlerine düştüler.

Yedi yıl savaşları bu anlaşmazlıklardan çıktı.

Yedi yıl savaşları kilit nokta oldu.

Bu savaşta İngiltere, Fransa’ya karşı üstünlüğü ele geçirdi.

Ancak bu savaş İngiltere ekonomisini sarsınca Amerika’daki kolonilerine ağır vergiler yükledi.

İşte bu karar;

Bugüne kadar uzanan modern siyasal sistemin doğuşuna neden oldu.

İşte bu karar;

Her yılın 24 Nisan günü Beyaz Sarayın Ermeni sorununu nasıl tanımlayacağı krizinin sıfır noktası oldu.

Çünkü İngiltere’nin ek vergi talebi Amerika’nın bağımsızlık mücadelesine dönüştü.

İngiltere Paris Antlaşması ile ABD’nin bağımsızlığını tanıdı.

Dünya liderliği İngiltere’nin ikiz kardeşi Amerika’ya geçecekti.

ABD; 1900 yılına geldiğinde muazzam bir ekonomik büyüme gerçekleştirdi.

Monroe Doktrini ABD’nin farklı bir hegemonya anlayışı geliştirmesine sebep oldu: Çok yönlü küresel egemenlik; `Emperyalizm`

ABD’nin oyuna girmesiyle kaba sömürgecilik dönemi geride kaldı.

Bu yeni nesil sömürgecilik Osmanlı’da egemenliğini ilk olarak ticaret anlaşmaları ve etkin misyonerlik faaliyetleriyle gösterdi.

Daha sonra egemenliğini siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik alanlara yayarak üç yüz altmış derece tahakküm imkânı elde etti.

Böylece Emperyalizm yeni bir olgu daha icat etti: `Vesayet düzeni`

Bu; bir gücün, doğrudan veya dolaylı olarak bir ülkenin yürütme erkine etki edebilmesi ve yön verebilmesidir.

Osmanlı reformlarını bir de bu gözle okumalı.

Osmanlı reformlarının iki yüzü vardı:

  • Organik devletin dönüşüm iradesi.
  • Vesayet düzeni temellerinin atılması.

Yapılan akademik çalışmalar Osmanlı devletinin daha XIX. yüzyılda iç egemenliğini kaybetmeye başladığını gösteriyor. Kronolojik tarih okumaları ve fiziki haritanın yerinde durması bu gerçeği gizliyor.

İç egemenlik zafiyeti normal kabul edilebilirdi zira karşısında dört büyük sömürgeci blok vardı; Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD.

İlk üçü Osmanlıya karşı hem fiilen savaşıyor hem iç karışıklığı organize ediyordu, dördüncüsü ise fiilen savaşmıyor ama yeni nesil sömürgecilikle Osmanlıyı abluka altına alıyordu.

Bu emperyalist ülkeler Ermeni konusuna gelince ortak bir stratejiye sahip oluyordu. Osmanlıya son ölümcül darbeyi indirmek için Ermenilere güvenceler verip, onları kışkırtmak için hiçbir pratik uygulamadan geri durmuyorlardı.

Sanırım Rahmetli Hrant Dink de Almanya`da katıldığı ve birçok Avrupalı siyasetçi ve yazarın hazır bulunduğu bir toplantıda katılımcıları sarsan o konuşmayı aynı tarihsel perspektiften yapmıştı:

“Biz yazarlar ve çizerler genellikle sadece bazılarının değil, herkesin canını sıkarız ve belki ben bugün sizin canınızı biraz sıkacağım. Sunucu tarihten bahsetti, halkımın yaşadığı trajediden bahsetti. İyi ama bütün bunlarda siz Avrupalıların da bir sorumluluğu yok muydu? Evet, hepimizin, Avrupalıların da bu acıların yaşanmasında sorumluluğu var. Ama bugün o acıları artık telafi etmenin fırsatı da var!”

Anakronizmden çıkacak olursak; Osmanlının yıkılacağına kesin gözüyle bakılmaya başladığında bu durum, Ermenilerin kendi başlarının çaresine bakmasına ve daha fazla tabana yayılan bir istekle bağımsızlık ilanı için telaşlanmasına neden oldu.

Bu telaş, Gül teyze gibi siyaset dışı bir hayat süren nice masum aileyi de bir ateş çemberinin içine bırakacaktı!

Görülüyor ki Ermeniler ifadesi bir genellemedir, siyasal bir içerikle kullanılmaktadır. Ermeniler politik bir öykünün azizliğine uğramaktadır.

Oysa Ermeniler kavramı; kilise, siyasi liderler, illegal örgütler ve Ermeni halkı arasındaki yaklaşım farklarını da içermelidir.

Çünkü o süreçlerde kendi adlarına yaşananları eleştiren, olumsuz gelişmelerden uzak duran, katılmayan hatta I.Dünya savaşında Osmanlı safında konumlanan ya da tehcir kararına tabi tutulmayan aydınlar, siyasiler, dini önderler ve sosyal kesimler var.

Ermeni radikal unsurlar ve Ermeni illegal örgütler ile Ermeni toplumu arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin süreçlerini;

PKK ve Kürtler, Hizbullah ve dindar Kürtler, İŞİD ve İslamcılar, TİKKO ve Aleviler, Dev Sol ve Solcular, Ülkücü mafya çeteleri ve Türk milliyetçileri bağlamında bir daha düşünmek faydalı olacaktır.

Sıcak Denizler İhtirası ve İngiltere Etkisi

Rusya Osmanlıya karşı XVI. Yüzyıldan itibaren ortalama her yirmi yılda bir, toplamda on bir kez savaştı.

Rusya’nın kuzeyde Kuzey Buz Denizi, kuzeydoğuda Kamçatka Denizi, güneyde Osmanlı Devleti’nin denetimindeki Karadeniz ve doğusunda uçsuz bucaksız stepler arasına sıkıştığını ilk olarak Çar I. Petro gündeme getirdi.

Bu farkındalık Rusya için sonradan fetişizme dönüşecek bir ideal yarattı: Sıcak denizlere ulaşmak.

Başlangıçta Osmanlı’dan çekinen, duraklama ve gerileme döneminde harekete geçen ve dağılma dönemindeyse olan gücüyle saldıran Rusya Osmanlı’nın kaderinin belirlenmesinde birinci dereceden rol oynadı.

Rusya jeopolitik olarak şanssız olmanın yanında bir de Batının denge politikasına takılıp kalıyor ve bu çekişme arada Osmanlı’ya nefes aldırıyordu.

William Gladstone İngiltere’de iktidara gelince Rusya’yı dengeleme politikasına farklı bir yön verdi. Gladstone`e göre Rusya’yı dengeleme stratejisi vakit kaybı oluyordu. Osmanlı behemehal yıkılmalıydı. Osmanlının toprak bütünlüğünü korumaktan vazgeçildi, bünyesinde milli devletler inşa etme fikri öne çıktı.

Bu mikro devletler hem Rusya’ya tampon olacak hem de Ermeni meselesini Rusya’nın elinden alacaktı. Emperyalistlerin yeni oyun planı buydu.

İngiltere Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan Berlin anlaşmasında da masadaydı. Yoğun ve sert tartışmalar sonunda 61. maddeyle Doğu Anadolu’da reform yapılması şartı getirdiler.

Osmanlının son yüzyılında, reformun; ayrılıkçı ayaklanma ve bağımsızlık ilanlarının giriş kapısı olduğu defalarca deneyimlenmişti.

Rusya ve Batılı devletler 1915’in fitilini işte o gün ateşlediler.

Gül teyze, bütün bu gelişmelerden habersiz, babasının dükkanında işlenen gümüşlerin nasıl bir şahesere dönüştüğünü izlemekte idi.

Konumuz açısından kırılma noktası 93 harbi oldu.

Rusya bu savaşı Akdeniz’e ulaşmak için son büyük darbe olarak planlamıştı ve İskenderun’a ulaşan hatları yarmanın en iyi yolu Anadolu Ermeni toplumunu ayaklandırmaktı.

Rusya Doğu Anadolu’ya büyük acılar yaşatma pahasına sıcak denizlere ulaşma amacını bir türlü gerçekleştirememişti. Fakat Osmanlı Balkan savaşında çok ağır bir yenilgi alınca Rusya bu fırsatı da değerIendirerek Osmanlıyı yeni bir anlaşmaya zorladı.

İstanbul Yeniköy Sait Halim Paşa yalısında Yeniköy anlaşması yapıldı.

Osmanlı hükümeti kendini aşağılayan şartları kabullenmek zorunda kaldı:

Ermenilerin yaşadığı bölgeler -ki en fazla nüfus Bitlis’teydi ve bu oran yüzde yirmi idi- ikiye bölündü, iki vali atandı.

Van, Bitlis, Harput ve Diyarbakır’a Norveçli Binbaşı Nicolas Hoff atandı.

Trabzon, Erzurum ve Sivas’a Hollandalı Louis Westenenk atandı.

Sömürge valileriydi bunlar!

Şaka gibi ama uygulanmıştı.

Fakat daha kötüsü; Yeniköy anlaşması süreci iki millet arasındaki duygusal bağın sıfırlanmasına neden olmuştu.

Sarıkamış harekâtı ise bardağı taşıran son damla oldu.

Devlet büyük facianın yaşandığı bu harekatta geriden gelmesi gereken lojistik desteğin engellendiğini anlayınca askeri teyakkuzla çok sert önlemler almanın şart olduğunu düşünmeye başladı.

Dolayısıyla;

“Rusya Ermeni milletimizin tüm kayıplarını tazmin etmeli” dense yeridir.

“Rusya Türk milletinden ve Ermeni milletinden bin kere özür dilese günahlarını telafi edemez” denilse yeridir!

Rusya, Ermenilerin musibetten musibete duçar olmalarının ve Gül teyzenin sol ayağının çolak kalmasının birinci dereceden failidir!

Rusya, dünya çapında müzisyen olan vatandaşımız Gomidas Vartabed’ın aklını yitirmesinin de birinci dereceden failidir.

Ulusçuluk İdeolojisi Etkisi

Patlayan Fransız devrimi içinden Ulusçuluk ideolojisi öyle güçlü bir enerjiyle ileri fırladı ki engel tanımıyordu.

Fakat aynı ulusçuluk ilginç bir şekilde bir yüzyıl boyunca Ermeni milletini sokaklara dökemedi. Osmanlı Ermenilerinin başkaldırmamalarının rasyonel nedenleri vardı ve bunlar şöyle sıralanabilirdi:

    • Devlet katında Gayrimüslim topluluklar arasında Ermenilerin daima saygın bir yeri oldu. Güvenirlikleri nedeniyle her daim devletle iç içe olageldiler. Sultan Abdülmecid’in düzenli olarak ziyaret ettiği ünlü “Gümüş Gerdan” ailesine benzeri örnekler çoktu.

    • Rum ayaklanması sonrası konjonktürde Ermenilerin konumları daha da güçlendi.

    • Ermeniler Osmanlı kültürüne çok sıkı uyum sağlamışlardı. Dışarıdan bir bakışla kim Ermeni, kim Türk kolay ayırt edilemezdi. Hatta bu nedenle Avrupa kamuoyu Anadolu Ermenilerini `Hıristiyan Türkler` diye adlandırmıştı.

    • Ermeniler, Osmanlı İmparatorluğunda rahat şartlarda yaşıyorlardı. Hatta araştırmalara göre Osmanlı-Rus Savaşı öncesi Doğu bölgesinin ekonomik şartları diğer bölgelere göre daha iyiydi.

    • En rasyonel sebep ise `nüfus yoğunluğu oranı` idi.

Çünkü Fransız devrimi nüfus oranlarını en iş görür etkene dönüştürmüştü.

Bölgesinde nüfus çoğunluğunu yakalayan uluslar ayaklanıyorlardı.

Osmanlı döneminde nüfus sayımı dini gruplar üzerinden yapılıyordu. Dini gruplar arasında birbirinden farklı etnisiteler vardı ama önemsenmezdi. Sosyal kategorizasyon bu şekildeydi.

Kemal Karpat’ın verdiği istatistiklere göre 1906 yılında beş ayrı dini grubun Osmanlıdaki toplam nüfusları şu şekildeydi:

Müslümanlar: 15.498.747

Ortodoks Rumlar: 2.823.065

Gregoryen, Katolik ve Ortodoks Ermeniler: 1.031.708

Ortodoks Bulgarlar: 761.530

Yahudiler: 253.435

Bu tabloya göre Ermeniler toplam nüfusun yaklaşık yüzde yedisini oluşturuyordu.

Bağımsızlık tartışmalarının yapıldığı Vilayeti Sitte’de bu oran yüzde 13, abartılı Fransız ve Ermeni kaynaklarında bile bu oran yüzde 20 ve yüzde 25 olarak belirtiliyordu ki bağımsızlık iddiasında bulunmak için yeterli bir oran değildi.

Bu oranlarla bağımsız bir devlet kurmaya çalışmak ya da kurulmasını dayatan yabancı devletlere itibar etmek sosyal kaosu ve trajediyi daha baştan davet etmekti.

Bu da Ermeniler adına hareket eden illegal örgütleri, kimi Türk ve Ermeni aydınlarının ifade ettiği gibi öz savunma birlikleri vs. değil trajedinin asıl faillerinden biri yapar.

Bakın ki;

Taşnaksütyun ve Hınçak örgütlerini Çarlık Rusya sosyalist Ermenileri kursa da bu örgütlerin süreç içinde özellikle Anadolu Ermenilerinin üzerinde çalışmaları dikkat çekicidir.

İllegal örgütler tarihi çalışanlar bilirler ki yönetim merkezi başka ülkede, yöneticileri de korunaklı alanlarda olan, tanımadıkları aileler ve tebaalar adına kurtuluş savaşı(!) veren ve seri eylemler düzenleyen örgütler son derece acımasız ve umarsız olabilmektedir.

Ermenilerin bağımsızlığı bir toplumu ateşe atmaya değecek kadar önemli bir idealse, bu dava neden anayurt olan Çarlık Rus coğrafyasıyla birlikte değil de sadece Anadolu topraklarında sürdürülmeye çalışıldı?

Bu konu üzerinde uzunca düşünülmesi gereken bir layihadır.

Gül teyzenin bahçesinde volta atarken bu düşünceler aklından geçmeye başladığında Ali’nin adımları hızlandı!

Özcesi;

Tüm dünyayı kasıp kavuran Ulusçuluk akımının bile bozamadığı bu insicamın asıl darbeyi esasta dış politik şartlardan ve irrasyonel idealardan aldığı açıktır.

Süreci felakete taşıyan çok büyük bir fitne süreği olmalıdır!

Emperyalizm Etkisi

Kapitalizme kadar olan süreç sömürgecilik, kapitalizmin olgunlaşmasından sonra başlayan süreç emperyalizmdir.

Dört başı mamur kapitalizm ise ABD kapitalizmidir.

Öyle ki ABD; Teksas, Alaska, Florida, Louisiana vb. büyük bölgeleri İngiltere, Fransa, İspanya ve Meksika’dan nakit parayla satın alabilmişti!

XVII. yüzyılda ABD İngiliz kolonisi olduğu zamanlarda İngiliz bandıralı gemilerle Osmanlı limanlarına yanaşıyordu.

Kendi bandıralı gemileriyle ilk olarak 1786’da İstanbul’a geldiler.

1811’de İzmir’de ilk Amerikan ticaret odası açıldı.

ABD başlangıçta Osmanlıyla yaptığı ticaretten öylesine memnun idi ki 1820’de patlayan Yunan isyanında bile Osmanlıyı destekledi.

Öyle ki ticaretin Yunan bağımsızlığına tercih edilmesi, Amerikalılar arasında davaya ihanet olarak değerlendirildi.

Ve olan oldu ABD, 1830’da yapılan ticaret sözleşmesinde “en ziyade müsaadeye mazhar olan memleket” statüsü elde etti.

Artık ABD Osmanlı iç egemenliğine şu beş başlıkta ortak olacaktı:

  • Ticaret antlaşmaları
  • Kapitülasyonlar
  • Misyonerlik faaliyetleri
  • Yabancı okullar
  • Diplomatik mümessiller

Yükseliş döneminde bir lütuf olarak verilen ayrıcalıklar zamanla bir kapitülasyon düzeni doğurdu.

Azınlıkların hak ve hürriyetlerini koruyan ayrıcalıklar ise dış devletlerin müdahalesini kolaylaştırdı.

İktisadi ve dini ayrıcalıklar etap etap siyasi ve sosyal içerikler kazandı.

Osmanlı’da paralel bir iç egemenlik düzeni kuruluyordu.

Bu süreç artık Şark Meselesi başlığı altında; azınlıkların hamiliği, mukaddes beldelerin muhafazası, Gayrimüslim azınlıklara eşitlik, Rumlara bağımsızlık, Ermenilere önce reform sonra muhtariyet sonra istiklal şeklinde sıralandı.

Avrupa ve Rusya bu yöntemle Osmanlıyı işgal etmeyi kolaylaştırmak, Amerika ise bu yöntemle Osmanlıyı manda yönetimine razı etmek istiyordu. Bu öyle sinsi ve etkili bir politikaydı ki Cumhuriyetin kuruluş yıllarında birileri üstelik Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında ABD mandasını kabullenmeyi önereceklerdi.

Meşrutiyet’in, kapitülasyonları ilga etmek için “Kavanin-i Mevcudede Uhud-u Atikeye Müstenit Ahkamın Lağvı Hakkında Kanun”unu çıkardığında iş işten geçmişti.

Üstelik ABD en küçük bir kriz çıktığında bölgeye donanma göndererek Osmanlıya gözdağı veriyordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı topraklarında çoktan 150 adet Protestan misyoner örgütü faaliyet yürütüyordu.

Bu örgütlerin çoğunluğu ABD diğerleri ise İngiltere ve Fransa kaynaklıydı.

Osmanlının payına en güçlü uluslararası Amerikan misyoner örgütü olan BOARD düştü.

Sonradan BFMPC örgütü de ona destek sundu.

Anadolu’yu bu örgütler kontrol ediyordu.

Bu örgütler kendi adlandırmalarıyla Türkiye’yi üçe bölerek yönettiler:

Batı Türkiye misyonu,

Merkezi Türkiye misyonu,

Doğu Türkiye misyonu.

Bu örgütler ABD kamuoyunda bile devlet içinde devlet oldukları gerekçesiyle eleştirilen örgütlerdi.

XIX. yüzyıl misyonerlik faaliyetlerinin altın çağı oldu.

Misyonerlik faaliyetlerinin Osmanlıyı zehirli sarmaşık gibi sararak nasıl çürüttüğü ile ilgili belgeler bu yazının sınırlarını aşıyor.

Amerikan dış politikasını doğrudan etkileyen misyonerler Osmanlı devletinde kendi toprakları gibi rahat hareket ettiler.

Misyonerlik faaliyetlerinin altyapısını hazırladığı Osmanlı topraklarında bu kez pıtrak gibi yabancı kolejler açıldı.

1900’e gelindiğinde 465 adet Amerikan misyoner okulu, 72 adet Fransız okulu, 83 adet İngiliz okulu, 7 adet Avusturya okulu, 7 adet Alman okulu, 24 adet İtalyan okulu ve 44 adet Rus okulu faaliyetteydi.

Bu okulların yöneticileri, misyon merkezleri çalışanları, diplomatik mümessiller ve gazeteciler istihbarat elemanı gibi çalıştılar.

Osmanlı, bu kurum ve kişilere müdahale edemiyordu.

Öyle ki Amasya-Merzifon ABD koleji örneğinde olduğu gibi Ermenileri ayaklandırmak için suç işledikleri tespit edilenler arasında Amerikalı olan iki okul yöneticisi aynı gün serbest bırakıldılar.

Öyle ki beş bine yakın insanımızın ölümüne neden olan Osmanlı Bankası baskınını gerçekleştiren ve Taşnaksütyun militanlarından sağ kalan 17’si sözde diplomatik temaslarla aynı gece serbest bırakıldılar. Militanlar Fransız gemisi Girondine ile Marsilya’ya gittiler, orada arşivlerde yer alan o meşhur hatıra fotoğrafını çektiler.

Öyle görünüyor ki,

Yabancı devletler, fiziki haritası ortadan kalkmadan önce Osmanlı topraklarında vesayet düzeninin inşasında fazlasıyla yol almışlardı.

Arka Plan Bilinci

1915 olaylarının tarihsel arka planı buydu.

Bu arka planı anlamayan;

Van’da kurulan Kara Haç Cemiyeti Armenaklar’ı İstanbul’daki Ermeni Vatanperverler İttihadı’nı, Erzurum’daki Ermeni Anavatan Savunucuları Hareketi’ni, İsviçre Cenevre’de kurulan Hınçak örgütünü, Rusya Tiflis’te kurulan Taşnaksütyun örgütünü ve İstanbul’da daha liberal Ramgavar Azatakan Partisi’nin kurulmasını ve bunların yolda yaşadıkları dönüşümleri tekil olaylar olarak ele alır.

Bu arka planı anlamayan;

Erzurum isyanının patlaması ardından Kumkapı faciasını, Merzifon, Kayseri, Yozgat olaylarını, Sason olaylarını, Zeytun olaylarını, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Muş ve Bitlis olaylarını, özellikle Van olayını, Osmanlı Bankası baskınını ve II. Abdulhamit’e suikast girişimi olaylarını doğru bir temele oturtamaz.

Bu arka planı anlamayan;

1915 tehcirini ve yaşanan felaketleri doğru analiz edemez.

Bu arka planı anlamayan;

Istepan Istepanyan’ın Kütahya’daki tehcir olaylarını Kütahya Mutasarrıfı Faik Âli Ozansoy ismi üzerinden ona derin bir minnetle anlatan, mutlaka okunması gereken sarsıcı ve benzersiz anekdotlar içeren anılarında sarfettiği şu son sözündeki çağrışımları ve derin anlamı çözemez.

“Faik Ali Bey’in güvendiği ve Talat’ın geri adım attığı güç benim için bilinmeyen olarak kaldı.”

(Bakınız: https://www.agos.com.tr/tr/yazi/4871/ali-faik-beyin-vicdan-direnisi)

Bu arka planı anlamayan,

Asıl odağı kaybederek, dönemin şahsiyetleri üzerinden değerlendirme yapmaya devam eder.

Bu arka planı anlamayan,

Konu uzmanı olarak öne çıkan özellikle yurtdışında yaşayan bir kısım Türk akademisyen ve entelektüeller gibi Meşrutiyet’in 1911’de Selanik’te yaptığı gizli toplantıda durup dururken aldıkları bir kararla Rumları ve Ermenileri yok etmeyi planladıklarını, Milli Mücadele sürecindeki ana motivasyonun anti emperyalist mücadele değil ‘Rumlara ve Ermenilere bu vatanı terk etmeyeceğiz’ düşüncesi olduğunu akademik bir terbiyeden uzak bir şekilde anlatır.

Bu arka planı anlamayan,

Olaya “Devlet” bütünlüğü içinde bakamaz, Abdulhamit, Meşrutiyet ve Cumhuriyet iradesini birbirine zıt taraflar kabul eder, seçtiği tarafın armasını kum torbasına yapıştırır döve döve rahatlar.

Musibet ve Çapraz

İşte Ermeni meselesi bu uğursuz beş nimbüsün birleşmesinden doğan musibettir.

Musibet, insana kendi iradesi dışında maruz kaldığı olumsuz durumların isabet etmesidir.

Bir musibetin yarattığı ateş çemberinin içinde kalan masumiyetin kinayesi hiç olmaz!

Ancak musibete bile-isteye katılanların durumu ise şövalyelerin düellosuna benzer, mukadderatı hiç sorgulanmaz!

Söz konusu bu ortak musibeti ve konjonktürü bir çapraz doğurmuştur.

Bu çapraz; 300 yıl boyunca her etapta biraz daha zayıflayan Osmanlının içinden geçen yeni dünya düzeni olgusudur!

İnsan Doğası Etkisi

O dönem olaylara karışan tek bir taraf yoktur.

Olaylar çok yönlüdür ve tarafların anıları belleklerinde tüm canlılığını korumaktadır.

Bütün taraflar da kendi vatandaşlarımızdır, haklarını savunmak ve suçları tespit etmek devletin boyun borcudur, dolayısıyla olan biten her şey vatandaşlık hukuku perspektifinden ele alınır.

Anadolu halkı çoklu bir musibete maruz kalmıştır.

Musibetin isabet etmesinden sonraki süreci belirleyen ana unsur insanın doğası olmuştur.

Taraflar politikanın doğasına mahkumiyet gibi sonuna kadar insan doğasına da mahkûm olmuşlardır.

Devletler arası ilişkilerin ve küresel dönüşümün güvenlik temelinde bozduğu Osmanlı sosyal ve siyasal yapısı, kaosun ve felaketin başlangıç kapısıdır.

Bu kapıdan içeri girildikten sonra gelişen tüm olayların bu ana faktörle doğrudan bağı vardır.

Konuyu buradan ele almayan hiçbir tartışma ne akademik ne de nesnel bir değere sahip olur.

Bu bağı önemseyip önemsememe bugünkü ideolojik pozisyonlara göre değişiklik göstermektedir.

Uluslararası siyasi boyutu meselenin insani yönü üzerinden ele alınmasını zorlaştırıyor.

Diasporanın hakikat arayışından daha çok suçlayıcı ve amasız-fakatsız uzlaşmaz dili, ülke aydınında da savunmacı bir ruh haline sebep oluyor.

Ermeni diasporası ve etkisindeki yapılar; meseleyi tek başına 1915`deki yaşanmışlıklar üzerinden okumakta ısrar ediyor. Kimi Ermeni aydınlar; ülkeyi 1915`e taşıyan ve o koşulları üreten, teşvik eden hatta kanırtan alt nedenlere hiç değinmemektedir.

Vesayetçi Kemalist zihniyet ise, adeta, durup dururken bir sabah pogrom kararı alınmış ve uygulanmış şeklinde meseleyi tümüyle Müslümanlığın ve Meşrutiyet’in sırtına yıkmaktadır.

Sorunu Meşrutiyet’in sırtına yıkma konusunda bir kısım İslamcılık, çoğu muhafazakâr yapılar ve Türkiye’deki diğer ideolojik yapılar batıcılıkla iç içe geçen Kemalist resmi tarih yorumu ile aynı dalga boyunda durmanın konforunu yaşayıp durdular.

Bu konfor, Ermeni sorununu, bölgedeki Müslüman toplumu hiç dikkate almayan bir sübjektifliğe sürüklemekte ve diasporanın tüm iddialarına alan açmaktadır.

Kürt siyaseti ise en kötü sınavlarından birini Ermeni meselesinde verdi.

Devlet iradesi, yaşanan meşum olayları Hamidiye alayları gibi somut vakalar üzerinden bile Kürtlerin sırtına yıkmaya teşebbüs etmezken, ilgili beyanlarda gizli-açık `Kürt` kelimesini dahi kullanmazken, PKK etkisindeki Kürt siyaseti, Ermeni meselesinde Batı terminolojisini aynen tekrar etti, yeni nesil sömürgeci devletlerle aynı dalga boyunda konumlandı.

Avrupa’yı memnun etme yahut Türkiye`yi mahkûm etme amacıyla işi ‘evet Ermenileri biz katlettik’ şeklindeki açıklamalara kadar vardırdılar. 

Bu arada şunu da belirtelim ki,

Gerileme ve emperyalist saldırılar çaprazıyla bozulan Osmanlı’nın sosyal ve siyasal yapısının tetiklediği vatandaşlarımız arasında meydana gelen toplumsal olaylar; telaşa kapılma, tahrik olma, gözü dönme, sürü psikolojisi, haset, kin, nefret, taciz, öç alma, şiddet eğilimi, kendini kaybetme, yalan, iftira, yağma, haramilik yapma, ani zenginleşme, başkasının malına mülküne çökme, ‘ben yapmasam başkası zaten yapacaktı’ savunusu gibi kötü insani hasletlere teslimiyetin nişanesi olmuştur.

İnsan hakları dolayımında yaşanan olaylarda tüm suçların bilimsel olarak tespitinde, nedenlerinin araştırılmasında ve gereğinin yapılmasında hiçbir sakınca yoktur.

Tarihsel okumaları hakikat arayışından çıkarıp siyasal perspektife mahkûm etmek; bizi, yeni nesilleri de yanlışa düşürmenin ve helalleşme için bir asır daha kaybetmenin günahına sokar.

Bilinmeli ki bu tür olaylar o gün dünyanın dört bir tarafında kopyalanmış gibi benzer şekillerde gelişmiş ve sonuçlanmıştır.

Ortak Tarih Komisyonu

Konuyu uluslararası ilişkiler bağlamında ele alacak olursak durum devletin sorumluluk alanına girer.

ABD ve İngiltere 1915 olaylarını “Büyük Felaket” (Medz Yeghern) olarak adlandırmaya; Rusya, Fransa ve Almanya soykırım olarak adlandırmaya devam etmektedir.

Büyük Felaket tanımı NATO’cu konseptten değil rasyonel ve akademik sebeplerden kaynaklanmaktadır.

Zira o dönem ABD’nin Anadolu’ya araştırma yapmaları için gönderdiği diplomatların teknik ve nesnel şartların bağımsızlık ilanına müsait olmadığını belirten raporları bilimsel araştırmalarda yer almaktadır.

Bunun için, Prof. Dr. Enis Şahin ve Doç. Dr. Mustafa Sarı’nın hazırladığı “Batı Basınına Göre İngiliz Başvekil Gladstone ve Ermeni Meselesi” makalesi ek olarak okunursa konu daha iyi anlaşılır.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu meseleyi insani ve akademik temelde ele alması dikkat çekicidir.

2024`de ABD’ye verilen cevap şu şekildedir:

Bazı radikal çevreleri memnun etmek amacıyla 1915 olayları hakkında yapılan tek taraflı açıklamaları reddediyoruz. Tarihi gerçekleri çarpıtan bu açıklamalar uluslararası hukuka da aykırıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, 1915 olaylarının meşru tartışma konusu olduğunu açık biçimde kayda geçirmiştir.

Tarihle ilgili bu ön yargılı ve tarafgir açıklamalar, iki toplum arasındaki uzlaşı çabalarına zarar vermenin yanı sıra nefret suçları işlemeye meyilli radikal grupları da cesaretlendirmektedir. Tüm tarafları, Ortak Tarih Komisyonu kurulması önerimize ve Ermenistan ile başlatılan normalleşme sürecine destek vermeye çağırıyoruz.”

Bu yaklaşımın en önemli çıktılarından biri de Kemalist vesayet rejiminin ergen bir tepkiyle “biz yeni ve başka bir devletiz, Osmanlı bizden değildir” yaklaşımını boşa düşürmesidir.

Alinasyondan vazgeçmek, kendiyle barışmak kaçınılmazdır.

Ortak Tarih Komisyonu’ndan ne çıkarsa razıyız” perspektifi ise en kıymetli perspektiftir.

Bununla birlikte Türk-Kürt-Arap ittifakı yanında ivedilikle Ermenistan devletiyle, Gürcistan, İran, Yunanistan ve Bulgaristan ile ilişkiler açılımlarla en üst seviyeye çıkarılmalıdır.

Bu ilişki ağları iç cephenin perçinleşmesine ciddi katkı sağlayacaktır.

Ermeni meselesi ile ilgili olarak güncel durumun daha doğru bir mecraya taşınması ve tarihin bugünü nasıl etkilediğini görme adına Yunus Emre Erdölen’in “Paşinyan Ne Yapmaya Çalışıyor” başlıklı yazısı da ek olarak okunmalıdır.

Türkiye Teorisi Bağlamı

Ermeni meselesi ortak Türkiye teorisi arayışının en çetrefilli konusudur.

Ermeni meselesi devlet olgusunu en iyi test eden kıstastır.

Ermeni meselesi vesayet rejiminin tarih yorumunu boşa düşüren en güçlü enstrümandır.

Türkiye teorisi öncelikle Türkiye’de yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın ve gayrimüslim vatandaşlarımızın izzet-i nefsini esas alır.

Meseleyle ilgili değerlendirmelerin ana referansı budur.

Gayrimüslim vatandaşlarımızın temel hak ve hürriyetleri, her vatandaşımızın temel hak ve hürriyetlerine eşittir ve bu olgusal talep yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde değerlendirmeye alınmalıdır.

Yaşanmışlıklarda hakikatin karanlıkta kalan diğer tüm detaylarıyla ortaya çıkarılması da zaten büyük bir külliyatın oluştuğu akademi dünyasına bırakılmalıdır.

Bilinmeli ki vatandaşın rızası, devletin askeri-endüstriyel kompleks kapasitesinden daha önemlidir.

Bu bilince sahip olan bürokrata devlet adamı denir.

Toplumun en küçük hücresinin bile ruhunu ve kalbini onarmak en müstesna dış politika değeridir.

Güvenlik endişeleri bizi ulusçuluğa sürüklemişti.

Ulusçuluk ise parçalanmanın eşiğine getirdi.

İlla bir güvenlik sorunundan bahsedilecek olursa bugün devletin en önemli güvenlik sorunu Türkiye ittifakını (İttihad-ı Anasır) gerçekleştirememektir.

Bu nedenle yeni anayasada açıkça;

Rum, Yezidi, Süryani, Ermeni ve Yahudi tüm Gayrimüslim “vatandaşlarımıza” karşı siyasette, bürokraside, kamuoyunda, sosyal medyada cari nefret dilinin ve ayrımcılığının suç kapsamına alınması kurucu bir tutum olacaktır.

Devlet hukuka uyar ve adil olursa fitne saçan diller de kendini düzeltir!

Gül teyzenin ruhunun şad olması toplumun ruhunun ihya olmasına eşittir.

Kadim Anadolu ailesinin bütün üyelerini, Türk, Kürt, Alevi, Ermeni ve bütün ötekileri, ufukların kaynaşması ve gönüllülük bağlamında tekrar bir araya toplayabiliriz.

Ali “bu mümkün” ve “bu umudun, bu ufkun sembol isimleri Faik Âli Ozansoy ve Gomidas Vartabed olsun!” diye düşündü.

Hala dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden kabul edilen Osmanlı Ermenisi vatandaşımız Gomidas, Anadolu’da dört bine yakın Ermeni, Kürt, Zaza ve Türk etno-müzik eserini unutulmaktan kurtararak tek tek kayıt altına almıştı. Ezanı da derlemişti. UNESCO çok geç vakitte – 2024 yılında – eserlerini “Dünya Mirası” olarak kayda geçirdi. Derlemeci, besteci, koro şefi, şair ve din adamı olan Gomidas Kütahya doğumlu vaftiz adı Süleyman Süleymanoğlu olan bir Ermeni’ydi, hatta Ermeniceyi sonradan öğrenmişti. Siyasetten ve olaylardan uzaktı. Daha bir hafta önce üst düzey devlet adamlarının çocuklarına müzik dersleri verirken 24 Nisan’da başlayan tehcir sürecinde maalesef onu da tutukladılar. Talat Paşa’nın özel izniyle tanınmış aydınlar Gomidas’ı Çankırı’da tutulduğu cezaevinden alarak İstanbul’a getirip artık iyice bozulmuş sağlığından dolayı Şişli’de bir hastaneye yatırdılar. Sonrası Paris’teki bir sanatoryum ve geride filmlere, belgesellere konu olacak kadar sarsıcı bir hayat hikayesi bırakarak 20 Ekim 1935 tarihinde anavatandan uzakta bir ölüm.

Gül teyze, Gomidas ve diğerleri, hepsi aynı politik ve konjonktürel kaderin kurbanı oldular.

Sonuç: Aynı Türkü

Bu dolayımda en güzel betimlemeyi Gomidas’i anlatan tiyatro oyununun yapımcılarından Emre Can Sancar yaptı: “Gomidas; Türk, Ermeni, Kürt ve Zaza türkülerinin aynı türküler olduğunu bize anlatabilmiş biriydi.”

..

“İhtiyacımız olan şey ortak geleceğimize onurla ve güvenle bakabileceğimiz yeni bir başlangıç” diye mırıldanan Ali yorulduğunu hissetti ve Gül teyzenin bahçeyi boydan boya gören sedirinin üstüne oturdu.

Yorum bırakın