(Devleti İzleyin Serisinin IX. Yazısı)
Öz
Tarihe not düşme adına bu yazıyı kaleme almasam olmazdı.
Uluslararası ilişkilerde son aylarda kendini açıkça gösteren hatta resmileşen köklü değişimlerin yarattığı son evreyi tanımlamak ve paylaşmak yararlı olacak.
Atlantik ve Pasifik güç dengesi Türkiye’yi, yürürlükteki ana politikaya eklemlenen yeni bir stratejinin etkisi altına aldı. Bu strateji, dünyanın hala açık ara lideri olan Amerika Birleşik Devletleri’nin “iç devlet” kararlarına göbekten bağlı.
ABD’nin hayata geçirdiği yeni strateji; önceki zamanlarda olduğu gibi bağımsız-etken bir strateji değil dolaylı-edilgen bir strateji ve sadece bu bile ABD aleyhine ‘geçmiş olsun’ denilecek ölçüde yeni, tarihi bir kırılmaya işaret ediyor.
En batıda Kuzey Amerika “Kel Kartalı’nın” bir telaş içinde olduğu en doğuda “Asya Ejderi’nin” rüzgârı arkasına almakla yaşadığı rahatlık olgusu; bizim, rutin-dışı ve seri halinde yeni olaylara tanık olacağımızı gösteriyor.
Bu noktada önemli olan Devlet’in pozisyonu.
‘Türk devletinin’ söz konusu ABD’nin iç devlet kararları karşısında oturup kaderine düşene razı olmayı tercih etmediği, süreçleri akışına bırakmadığı, kök bir bilinçle, kartları yeniden kararak, ölçüp-biçerek devlet ciddiyetiyle aksiyon aldığını izliyoruz.
Şimdi hafızayı tazeleyerek karşılaştırmalı yöntemle konuyu biraz açalım.
Sahi Neler Oluyor!
Siyaset bilimi VI. yüzyılın rutininden bizardı.
Sasani ve Roma imparatorluğu gibi iki gücün asırlar süren tek düze çekişmesi artık keyif vermiyordu.
O dönemin diğer devletleri ya müttefik ya da tampon devletçikler olarak bu imparatorluklara hizmet ediyordu.
Siyaset bilimi yozlaşmak üzereydi.
Dünyada en az üç büyük güç olmalıydı, doğu gücü, batı gücü bir de orta dünya gücü, rasyonel olan buydu.
Üçüncü güç “olgu” olarak vardı esasında ama Sasani ve Roma dengesi olgunun ortaya çıkmasına engel oluyordu.
Zerdüştlük resmi dini ile Sasani, Hristiyanlık resmi dini ile Roma din-devlet eşitliği şeklinde formüle edilmişti.
Bizim ‘Din ü Devlet’ mottomuz sanıldığı gibi İslami bir kavramsallaştırma değil daha eski teo-politik bir eşleştirmedir.
Siyaset bilimi, o yüzyılların cari formülüne uygun bir çıkış yapılmalıydı ancak bu gücü askeri imkanlarla ortaya çıkaramayacağının farkındaydı.
Sıfır noktasından başladı.
Egemenlik iddiasından çok uzak görünen bir ideali Mekke’de harekete geçirdi.
Siyaset bilimi, Roma ve Sasani imparatorluklarının ne ticari ne de siyasi olarak merak gidermek için haberci bile gönderme ihtiyacı duymadığı ve tarihin unuttuğu çölde bir dâhiyle oturup konuştu.
Bu dahi, 13 yıl sonra Medine devletini kurduğunda Roma ve Sasani imparatorluğu hiç önemsemedi.
Hatta Muhammet bin Abdullah; kendilerine “gelin Tevhit idealine katılın yoksa sonuçlarına katlanırsınız” diye altına “Allah’ın Resulü” diye imza attığı mektuplar gönderdiğinde Sasani kisrası II. Hüsrev Perviz’in sesli güldüğü tarih kayıtlarında yer aldı.
Bu şehir devleti orta dünyanın en uç noktasından merkeze doğru önlenemez bir hızla genişledi.
Doğu ve batının sınırları daha doğuya daha batıya doğru daralıyordu.
Bu oluşumun ed-Devlet’in (The State) çekirdek hali olduğunu o gün sadece siyaset bilimi biliyordu!
Kapalı devre yaşayan Arap bilinci bu yeni büyük vasatın tekamülüne tek başına güç yetiremezdi.
Orta dünyadaki diğer milletlerin bilinçleriyle birlik ve dayanışma içinde olması gerekiyordu.
Araplar, Türkmenler, Farisiler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlarla Müslümanlık temelinde ortak yaşam formülü geliştirilmeli, inanç kollektif hukukla pratize edilmeliydi.
Mezopotamya, Maveraünnehir ve İstanbul doğal coğrafyaydı.
Tarih için çok kısa kabul edilecek zaman zarfında devlet kendini tamamladı.
Bir zaman sonra da İstanbul burçlarına bayrağı dikti.
1460’ta Mora adası alınarak Grek kültürü devlete dahil edildi.
1475’de Kırım alınarak Altın Orda mirası devlete dahil edildi.
Fatih Sultan Mehmet; Kürt, Türk, Ermeni, Arap ve Rum ittifakının ortak sembolü oldu.
Hem din hem rasyonel akıl hem devlet bir araya geldi.
Artık yeni dünyanın oyun kurucusu Fatih Sultan Mehmet’ti.
Merkezi devlet yetkinliği, güçlü hukuk sistemi, jeopolitik konum avantajıyla ticaret yollarının hakimiyeti, Akdeniz ve Karadeniz’in kontrolü, top teknolojisi, iktisadi ve askeri güç kapasitesi, diplomatik ve stratejik siyaset yeteneği ile bu “Devlet” yerkürenin en belirleyici egemeni oldu.
Fatih, kültür ve sanat dünyasının da egemeniydi.
Semerkant’ta yetişmiş astronom ve matematikçi Ali Kuşçu, İtalyan ressam Gentile Bellini, Bizanslı tarihçi Kritovoulos, Bizanslı filozof ve bürokrat Amiroutzes vb. nice bilim, kültür ve sanat insanını payitahta çağırarak, kütüphaneler açarak İstanbul şehrini bir kültür ve bilim merkezi haline getirdi. Batıda ortaya çıkan Rönesans etkisi de içselleştirildi.
O dönemin okulları olan Sahn-ı Seman’ları kuran devlet dünyanın en etkin eğitim merkezi oldu.
Hristiyan devletler, papalık kurumu, Venedikler, Cenovalılar, Macarlar, Lehler, sayısız İtalyan şehir devletleri, Akkoyunlular, Memlükler, Trabzon Rum imparatorluğu, Hint kıtası devletleri hepsi siyasi ve askeri oyun planlarını bu Devlet’e ve payitahttan esen rüzgâra göre yeniden gözden geçiriyordu.
Bu merkezlerin iç siyasetini bile Payitaht’ın dış siyaseti belirliyordu.
Durum buydu!
Kaderin Cilvesi
İşte bu aynı Devlet; tersi kaderle, bugün Amerika Birleşik Devletleri’ne, Pentagon’dan esen rüzgâra ve uluslararası dengelere göre oyun planlarını gözden geçirmesi gerektiği bir konuma geldi.
Kürenin egemen gücü olan ABD’nin dış politika teorileri diğer tüm ülkelerde olduğu gibi bizim de iç politikalarımızı düzenlememizde etkili rol oynuyor.
Siyaset biliminin doğası gereği bu fotoğrafta bir çelişki yoktur ve normaldir.
Bugünün devlet siyasetini anlamanın anahtar perspektifi budur.
Bu bilince sahip olamayanlar; “batı bizi kıskanıyor” ile “biz batının izin vermediği hiçbir şeyi yapamayız” subjektif söylevleri arasında salınır dururlar.
Burada önemli olan Devlet’in kendi öz kimliğini ve çıkarlarını merkeze alarak uluslararası güç dengelerinin yarattığı gelişmeleri ve krizleri gücüyle orantılı olarak kontrol altına alma kapasitesi ve yeteneğidir.
Devlet Fatih’ten sonra durakladı, geriledi, çöktü ama yok olmadı.
Kök devlet Türkiye Cumhuriyeti ile tarihteki yoluna devam etti.
Devlet XIX. ve XX. yüzyılda ne badireler atlattı!
Dünyanın en derin deneyimlerinden birine sahip olan devlet şimdi bu yeni koşullara göre politika-üstü stratejik hamleler yapıyor.
Bu süreçte iki temel güçle mücadele etmek zorunda kalıyor:
Dış politikada emperyalist küresel iradelerle iç politikada bu küresel güçlerin iki asır boyunca dolaylı ve dolaysız etkisi altında olan ve hala belli oranlarda zihinleri ve bürokrasiyi zehirli sarmaşık gibi saran ve temel çelişkisi olan vesayet rejimi iradesi ile mücadele ediyor.
Devletin esnek stratejik aklı tüm evrelerde onu koruyan ana yeti oluyor.
Rüzgârdan devrilen kökü zayıf ağaçlar gibi değil dört bir tarafa savrulsa bile rüzgâr dinince yeniden üzerine dikilen başaklar gibi.
XX. yüzyılın başlarındaki mutlak çaresizlikte bile İngiliz-Rus ittifakına/ihtilafına teslim olmayan devletin bundan sonra da uluslararası emperyal arzulara teslim olmayacağını kestirebilirsiniz.
Son aylarda iç ve dış politikadaki şok gelişmeleri anlamak amacıyla “neler oluyor” diye soran okurlarım olaylara bir de bu konveks mercekle baksınlar.
Irak işgali, Arap baharı, çözüm süreçleri, demokratik açılımlar, ergenekon ve balyoz davaları, hendek olayları, fetö vakası, gezi serüveni, 15 temmuz darbesi, Rahip Branson olayı ve asker müdahaleleri atlayarak son aylardaki Suriye olayı, tarihi çağrı süreci, Gazze katliamı ve iç politikanın diğer süreçlerini öncelersek hiçbiri siyah beyaz netlikte değil oldukça karmaşık iç içe geçen renkler ve süreçler halinde, düşe-kalka, yanlış-doğru yapılarak, bürokrasideki insan kaynağı kalitesinin düşüklüğüyle, ‘fukdan-ı siyaset ricali’ stresi içinde kalarak bu nedenle demokrasiyi yeterince işletemeyerek ama inatla daha fazla demokrasi diyerek ama ve mümkünse organik devlet iradesinden taviz vermeden göğüs göğüse yapılan dövüşlerle sonuçlanan evreler oluyor.
ABD’nin Çin tehlikesine karşı yeni dünya koşullarını dikkate alarak vermek zorunda olduğu mücadele gereği; demir, bakır, kobalt ve altın gibi hiç kullanılmamış değerli madenlerin bulunduğu Afganistan’dan çekilmek zorunda kalıyorsa, kendi hegemonik siyaset teorilerine ters düşme pahasına Ukrayna savaşını bitirme ihtiyacı hissediyorsa, Ortadoğu’da şiddet ticaretinden, ülkelerin iç politikalarına fiili müdahale etmekten ve darbeciliklerden uzaklaşma eğilimi gösteriyorsa, küreselciliği terk ettiğini ilan ediyorsa güvenilmez olsa da bu realite bugün Türkiye’nin önünü açıyorsa Devlet tarihi boyunca yaptığı gibi bu imkanın nimetlerinden neden yararlanmasın!
Çin’in yükselişi karşısında; realist teoriler, liberal teoriler ve sosyal inşacı teoriler arasında kararsızca gidip gelen, Çin’e bir “stratejik ortak” bir “stratejik rakip” diyerek yerini belirlemekte güçlük çeken, kafası karışık Pentagon’a karşı devlet temkinli davranıp Avrasya güçleriyle de ilişkisini neden güçlü tutmasın?
Uğursuz Fransız’ın ulus devlet teorisi ömrünü küresel çapta tamamlarken, bu çöküş ABD tarafından ilan edilmişken ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack referans tarihi bir açıklamayla Neo-Con olmanın kendilerine çok zarar verdiğini itiraf ediyorsa bu koşullara göre devletin vesayetçi Kemalist teorileri, pratikleri ve normları daha hızlı kenara bırakmasının, açılan parantezi tekrar kapatmaya çalışmasının ve oyun planını özüne uygun şekliyle tekrar gözden geçirmesinin ne sakıncası olabilir!
Daha önce çelikten oluşan Batı bloğu karşısında gücünün yetemediği iç barış projesini fırsatlar oluşunca Bahçeli ivediliğiyle neden fiiliyata dökmesin?
Suriye’de pro-aktif aklın ödülüyle bahtı açıldıysa kazanımlarını artırmaya neden çalışmasın?
Neden Batı’da İsrail’i frenlemek isteyen batılı kurumlarla parametrik iş birlikleri yapmasın?
Türkiye ekonomisinin ABD-Çin dengesinin yaratıcı etkisiyle de büyüyeceğini öngören ve bölgesel etki alanını her geçen gün artıran Devlet; can yakıcı tüm sorunlarına rağmen vesayet teorilerini ve pratiklerini geride bırakırken oluşacak bu anlamlı boşlukta ortak bir Türkiye teorisi arayışına neden girmesin, bölgesel model olma fikrini neden dillendirmesin, İsmail Kara’nın kullandığı deyimle “Türkiye’yi taşıma kapasitesi”ne sahip yeni anayasa hazırlığı neden yapmasın?
Önemli olan öz devlet iradesinin ayakta kalması, bu iradenin varlığının sürdürdüğünün bilinmesi ve bu haklı özgüvenin hiç kaybedilmemesidir.
Bu yaklaşım devlet mekanizmasını ya da müesseselerini kutsamak veya onu mutlak değer yapmak değil eğer soyut da olsa organik bir üst-değer varsa hakkını teslim etmek ve tekamülüne destek vermektir.
Berrak nehirleri yeterince kirleten herkesin tanık olduğu güncel siyasetin yanında hepimize dair gürül gürül akan arı-duru bir yeraltı nehri daha var.
Bu nehrin bir gün ülkeyi baştan aşağı yıkamasını dilemeyi kim çok görebilir!
Malumun İlanı
Ülkesine dair derdi olan, olan-biteni objektif kriterler içinde anlamaya çalışan hatta siyasetle az-biraz ilgisi olan herkesin bu yazıyı okuduktan sonra bir süre önce Tom Barrack’la yapılan şu iki video-röportajı dikkatle dinlemeden bilgisayarını ya da telefon ekranını kapatmaması zaman kaybı olmaz.
Ulusal ve uluslararası yeni siyasi stratejinin tüm ipuçlarının sergilendiği, soruların güzel sorulduğu röportajlara kulak verildiğinde önerinin önemi anlaşılacaktır:
Sonuç olarak;
Bu yazıyı yazmadan olmazdı!
Artık siz de siyaset biliminin en keyif aldığı kürsülerinden birinin Türkiye kürsüsü olduğunu tahmin etmiş olmalısınız.
Final yapmaya hiç niyeti olmayan, her seferinde daha da şaşırtan kaliteli dizi tadında;
Devleti izlemeye devam edin!