Gazze, İslamcılık, Kürtlük ve Türk Siyaseti

Gazze olayı ve Kürt meselesi bağlamında siyasetin tutumlarını tek başına İslamcılık üzerinden ve tek başına hükümet politikası üzerinden açıklamak alt nedenlere hak ettiğinden fazla değer biçmektir.

Bu analiz bizi aynı anda üç sorunun muhatabı yapıyor:

  • İslamcılık ve oy endişesi alt nedense ana konu nedir?
  • İktidar ve Devlet ilişkisi bugün için nasıl okunmalı?
  • Bir hükümet değişimi söz konusu olduğunda bu ve benzeri kritik politikaların seyri ne olur?

Cevaplara altyapı olsun, önce Jainizm’in “Siyadvada” ilkesini hatırlatalım:

Siyadvada, olgu ve olaylardaki çok yönlü gerçeklikleri, şartlı doğruları-yanlışları ve göreceliği anlatır. Siyadvada, insan yaşamı içinde mutlak hakikatin imkansızlığını vurgulayan evrensel değerde bir Hint felsefesidir.

Bu bilinç insanı dogmatizme düşmekten alıkor ve kişiye serinkanlı değerlendirmeler yapma imkânı verir.

Sosyal ve siyasi olaylar çoklu ve karmaşık nedensellikler sonucunda meydana gelir, sonuçlarından yeni bir olay ya da olay dizisi doğar ve bu devinim sonsuza doğru akar. Her yeni olay bir öncekinden her zaman daha karmaşık olur.

O sebeple olayları tek şarta indirgeyerek izah eden analizlerin akademik değeri olmaz, elenirler.

Şimdi Türk siyasetinin mekaniğine farklı bir perspektiften bakalım.

Türk siyaseti fenomenolojik olarak eşi benzeri olmayan özellikler taşır.

Türk siyasetini anlamaya; merkez-çevre, alt yapı-üst yapı gibi klasik siyaset teorileri yetmez.

Örneğin Türk siyasetinin son iki asrında birbirine zıt iki devlet olgusu var!

Biri farklı isimlerle ötelerden devinip gelen özgün devlet düzeni ki biz bu olguyu “Devlet” olarak tanımlayacak, diğeri kendini söz konusu özgün devlet yerine inşa etmeye çalışan kurgusal bir devlet ki biz bu olguyu “Rejim” olarak tanımlayacağız.

Genel bir anlatıyla; Tanzimat’tan bu yana öz kimliğimizle modern bir devlet inşa etmeye çalışıyoruz.

Bir başkası ise aynı başlangıç noktasından itibaren aynı ülkede bir vesayet rejimi tesis etmeye çalışıyor.

Cumhuriyet öncesi ve yakın tarih okumaları bunu açıkça gösteriyor.

Bu iki devletin karakterini grafiksel anlatıyla açalım.

Abraham Maslow, insan motivasyonunun temel değerlerini sınıflandırmak amacıyla artık herkesin ezbere bildiği “ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidini” oluşturdu.

Maslow’dan ilhamla Türk siyasetinin mekaniğine ışık tutmak için her iki devletin ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidini karşılaştırarak inceleyelim.

Devlet ve Rejim

Önce Devlet için ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi:

Piramidin en alt basamağında “Ontoloji” yer alır.

İkinci basamağını “Güvenlik” oluşturur.

Üçüncü basamakta “Meşruiyet”,

Dördüncü basamakta “Adalet”,

Piramidin en üst basamağında ise “Uygarlık ideali” yer alır.

Buna karşılık Rejim’in ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde ise;

En alt basamakta “Hakimiyet” yer alır.

İkinci basamakta “Diktatörlük”,

Üçüncü basamakta “Salt anayasal meşruiyet”,

Dördüncü basamakta “Sosyal mühendislik”,

Beşinci basamakta “Alinasyon ideali” yer alır.

Türk siyasetini; Devlet’in ve Rejim’ in bu ihtiyaçlar hiyerarşisi çelişkisi, hiyerarşik basamakların birbiriyle mücadelesi, bu çatışmaların sayısız dışavurumları, her bir basamağın kendi iç çelişkileri ve ortaya çıkan sonuçlara iç ve dış kamuoyunun verdiği tepkiler belirler.

Türkiye’nin temel çelişkisi hala budur.

İki asırlık bu yapısal çatışma, bazen cephe savaşıyla, bazen üst üste binen stratejilerle yol alıyor, bazen de fetret dönemine giriyor ki her bir etap kendi içinde onlarca farklı boyutu barındırıyor.

Bu çatışmada kadrolar belirleyici oluyor. Her iki kadro içinde ne yaptığını bilenlerin, kifayetsiz muhterislerin, kadrolar arasında saf değiştirenlerin ve neye hizmet ettiğinin şuurunda olmayanların varlığını izleyebiliyoruz.

Devlet tarafında; zihni karışık nice politikacı, bürokrat, asker ve iş adamının da rol aldığını, Rejim tarafında ise ekonomiden kültüre hegemonik üstünlüğün avantajıyla hızla elitleşen nice politikacı, bürokrat, asker ve iş adamının rol aldığını görüyoruz. Kendi tarihi içinde bu iki kadronun egemen olduğu devlet kurumları gerçeği de cabası.

Türk siyasetinin hem iç hem dış politikasını bugün hala bu temel çelişkiden kaynaklanan gerilimler belirliyor.

Devlet; öz benliğini, onurunu ve bekasını ikame etme (ontoloji) ve her yönden gelişmiş bir ülke idealine ulaşma arzusu (uygarlık ideali) üzerine bir düzen inşa ediyor.

Rejim; Tanzimat’tan başlayarak bir türlü yok edemediği kök devlet üzerinde tam egemenlik kurma (hakimiyet) ve nihayetinde sömürge sonrası bir Afrika ülkesi gibi kendine tam yabancılaşmış ve tam bağımlı bir devlet ve toplum idealini (alinasyon) gerçekleştirmeye çalışıyor.

Devlet bugün üçüncü basamakta konumlanıyor ulusal ve uluslararası bağlamda “meşruiyet” basamağını tamamlamaya çalışıyor.

Türkiye’de demokrasi krizlerinin ve adalet problemlerinin devam etmesinin bir nedeni de teknik anlamda bu çatışma mekanizmasıdır. Bu mevcut olanı onaylamayı içermeyen nesnel bir tespittir!

Rejim beşinci basamağa ulaştı ancak tarihinin en zor günlerini yaşıyor.

Vesayet kurumları tek tek tasfiye ediliyor ancak entellektüel hegemonya bağlamında vesayet zihniyeti açık ara önde bulunuyor.

Çelişkinin başlangıç noktasından itibaren Devlet hiçbir zaman oyundan kopmadı. İmparatorluğun yıkılması bir kader iken bile ayakta kaldı. Cumhuriyet’i kurdu. Ancak Rejim bir süre sonra egemenliği ele geçirdi, iklim öyle müsait oldu ki ilk fırsatta TBMM’nin açılışından iki ay sonra meclise mandacılığa rıza gösterme teklifi bile sunuldu, toplum tek tipçilikle parçalara bölündü, diktatörlük askeri darbelerle tahkim edildi, darbe anayasalarıyla suni meşruiyet (salt anayasal meşruiyet) devşirilmeye çalışıldı. Sonrasından bugüne Devlet en zor zaman ve şartlarda bile mevzi kazanımlarıyla yol aldı.

Bugün artık bu mücadele kök Devlet lehine devam ediyor.

Uluslararası konjonktür Devlet’in daha fazla inisiyatif almasına imkân veriyor. Devlet de bu fırsatı değerlendirerek uluslararası ilişkilerde artık kendi “ontolojisiyle” oyun kuruyor.

İşte bu yetkinlik aynı anda iç egemenliğin, toplumsal barışın yani sosyal meşruiyetin inşasını da ivmelendiriyor.

Yakın tarihte tanık olunan demokratikleşme ve açılım süreçlerinde Devlet ve Rejim mücadelesinin nasıl kıran kırana ilerlediğini ve bunun nasıl herkesin gözü önünde gerçekleştiğini hatırlayın!

Peki bundan sonra ne olacak diye merak edenler için;

İktidar değişimlerinden bağımsız olarak Devlet’in, resmî kurumlar üzerinde elde ettiği egemenlik ve kurumlar arası hiyerarşik düzen devam eder.

Rejim oyunu bırakmaz, bütün gücünü henüz tasfiye edilmediği sosyal, politik, kültürel ve ekonomik alanlara teksif ederek savaşı sürdürür. Bu çatışma, Rejim aynı zamanda uluslararası kolonyal odaklar anlamına geldiği için ve bu odaklara hizmet etmeye gönüllü insan kaynaklarının daima var olacağı realitesi nedenleriyle farklı biçimselliklerde uzun bir süre daha devam edecektir.

Devlet, ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin dördüncü aşamasına geldiğinde Rejim artık bir sorun olmaktan çıkacaktır. Devlet, beşinci aşamaya geldiğinde ise işte o zaman Rejim bünyeden tamamen sökülüp atılmış olacaktır.

Bu cevap, çatışma süreçlerinde yaşananlara dair ahlaki bir analizi ya da hiç bir söylem ve eylemdeki doğru- yanlış kritiğini içermez. Bu cevap; tarihsel deneyimler ışığında politik çelişki ve çatışmaların doğası ve kaderine dair yapılan teorik bir değerlendirmedir.

Ofsayt

Bu arka plandan hareketle sıcak olayların değerlendirmesine gelecek olursak;

Bugün için özgün Türk devletinin, Arap Baharı olayları dahil Gazze ve diğer dış olaylara karşı tepkisinin ana motivasyonu piramitteki uygarlık referansıdır, temel hak ve hürriyetlere riayet, demokrasiyi emperyalizmden arındırma çabası ve insanlığın ortak vicdanına katılarak doğru tarafta durmaktır. İslamcılık ise bu motivasyonda ana dinamik değil alt unsurlardan biridir ve bu da kendi içinde tabii, makul ve anlaşılır bir reflekstir.

Önceki İsrail krizinde bir grup İslamcının işgüzarlığına devletin tepkisini ve kimi İslamcı sivil toplum kuruluşlarını ofsayta düşüren pratikleri hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Bu şekliye Devlet’in dış politikada ontolojisiyle uyumlu tutumlarının, iç politikadaki toplumsal meşruiyet arayışıyla zamansal ve ereksel paralellik gösterdiği dikkatinizden kaçmamış olmalı.

Bugün için Kürt sorununu terörden arındırma çabasının, devam etmesi gereken diğer açılımların (Alevilik, Ermenilik, Gayrimüslimlik vb.) ve yeni anayasa arayışının ana motivasyonu iç egemenliğin inşası bağlamında toplumsal meşruiyettir.

İktidar mücadelesinde öne geçme, seçim kazanma, din kardeşliği söylemleri, sınırların güvenliği ve jeopolitik kaygılar ise alt nedenlerdir, bunlar da tabii, anlaşılır ve makul reflekslerdir.

Bu politik refleksler kapsamında haddini aşanlar olduğunda da er ya da geç devlet ve toplum dinamiğine yenilirler.

Otomatik Kuram

İslamcılık, Laiklik, Atatürkçülük ve Türkçülük organik Devlet’in ihtiyaçlar hiyerarşisinin ana basamaklarında yer almaz. Bu olgular bir diğer yönüyle Rejim’in diktatörlük basamağında sosyal mühendisliğe hizmet ettirmeye çalıştığı pro-enstrümanlarıdır.

Bu olgular Devlet piramidinin alt kırılımında yer alır ve toplumsal realite olmaları nedeniyle de zaten yer almaya devam ederler. Rejim alt edildiğinde bu olguların ürettiği krizler otomatik çözülür.

Bu arada Devlet’in uygarlık ideali serüveninde hangi yapı, hareket ya da ideoloji karşı pozisyon alırsa sürpriz zamanlı bir sosyal ya da siyasal kasılmaya maruz kalarak tasfiye olurlar.

Sonuç

Hayal kırıklıkları yaşamamak için siyadvada felsefesini özümseyip çoklu perspektif bilinciyle hayata katılmak herkes için faydalı olacaktır!

Yorum bırakın