Giriş
Bu yazı, son güncel olaylar dikkate alınarak değil devam ettiğimiz `Türkiye Teorisi` arayışı yazılarının sırası bağlamında kaleme alındı.
Öz
Doğayı izleyen insan, yaşamın sırlarına dair kimi sonuçlara ulaştı. Bu sonuçlardan biri de fiil-bedel ilişkisi üzerinedir.
İnsan, iyi ve kötü eylemlerin bir tür bumerang etkisi yarattığını fark etti. Bu farkındalık öyle etkili oldu ki uzak Asya coğrafyalarında zaman içinde karma inancını doğurdu.
Eski Ahit’te bu ilişki “Rüzgâr eken fırtına biçer” ifadesiyle (Hoşea), Yeni Ahit’te Aziz Pavlus’un ağzından “İnsan ne ekerse onu biçer” şeklinde tarımsal bir metaforla dile getirildi (Galatyalılar).
Kur’an-ı Kerim’de ise aynı yaklaşım şu ayetlerle evrensel bir diskur olarak anlatıldı:
“Kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim de zerre kadar kötülük yaparsa karşılığını görür.” (Zilzal Suresi)
Bu anlatım hem dünya hayatı hem de -arta kalan olursa- ahiret hayatı için geçerlidir.
Dolayısıyla bireyler ve topluluklar bir bedelle yüzleştiklerinde “Bu başıma neden geldi?” demek yerine geriye doğru şöyle bir bakmayı tercih etmeliler.
İslamcılar da herkes gibi bu doğa yasalarına tabidir.
Yazıda üç başlık altında ele alacağımız örnekler bu ilişkiye yeterince ışık tutacaktır:
Hizbullah olayı,
Hizmet Hareketi olayı,
Egemenlik dönemi pratikleri.
Bu üç başlığın, doğrudan İslamcılara, dolaylı olarak da topluma nasıl ağır bedeller ödettiğine bakalım.
Ön İslamcılık Dönemi
Türkiye’de, 60 kuşağı solcularının yarattığı etkiye benzer bir etkiyi, 80 sonrası dönemde İslamcılar oluşturdu.
1980’lerden itibaren dünyada ve Türkiye’de güçlü bir İslami diriliş rüzgârı esiyordu ve İslamcı çevrelerde heyecan, samimiyet, takva, adanmışlık, birliktelik ve entelektüel faaliyetler en üst düzeydeydi.
Türkiye’nin dört bir yanında şaşırtıcı derecede benzer bir iklim hâkimdi.
O dönemde iç çelişkiler gibi sosyolojik, psikolojik ve siyasal yanlış açılar da görünmeyecek kadar küçüktü.
İslamcılar ideolojik bağlamda her alanda göz dolduruyordu.
Hizbullah Olayı
İç çelişkilerin kıpırdanmaya başladığı, yanlış açıların giderek gün yüzüne çıktığı bir dönemde, İslami hareketler içinden bir grup; önce bölgesel, ardından ülke genelinde “şuurlu Müslümanlardan” ve İslami oluşumlardan biat talep etmeye başladı.
Zamanında PKK’nın Türk-Kürt sol örgütlere uyguladığına benzer yöntemlerle İslami oluşumlara ya boyun eğdiriyor ya da tasfiye ediyorlardı. Bu süreç tamamlanmadan PKK’ya karşı topyekûn bir savaş başlattılar.
Bir yandan PKK başlığı altında sıradan sempatizanlar öldürülürken, diğer yandan kendilerine biati reddeden İslami şahsiyetler ortadan kaldırılıyordu.
Öldürme biçimlerindeki acımasızlık -özellikle satırla doğrama ve domuz bağı infazları- toplumda büyük bir şok etkisi yarattı.
Hizbullah başlığı altında gerçekleştiğine inanılan bu olaylar, aniden bastıran bir don ya da saniyeler içinde önüne kattığı her şeyi yıkan bir sel etkisi oluşturdu.
Bu şoka maruz kalan ilk muhatap “Müslüman gençlik” oldu. Toplumsal tahribat biraz daha sınırlı kaldı.
Ancak kelimeler, kavramlar, değerler, kardeşlik şuuru, idealler, kanaatler ve pratik yönelimler bir bütün olarak anlam kaybına uğradı.
Bu travma, İslamcılar açısından son derece yıkıcıydı.
İslamcılık, bu olayla birlikte teorik ve pratik düzeyde bir yapı sökümü yaşadı.
Şimdi bu şokun unutulup gittiğini mi sanıyorsunuz?
Hizmet Hareketi Olayı
İslamcılığın depremle baş etmeye çalışırken bıraktığı boşluğun başka bir yapı tarafından doldurulması doğaldı.
Bu lokal yapı sökümü, Nurcu cemaatlerden biri olan -kendi adlandırmalarıyla- Hizmet Hareketi’nin önünü açtı.
Bu ivmeyle hareket eden Hizmet, tüm yapılanmasını temiz, dindar ve eğitimli nesiller yetiştirme iddiası üzerine kurdu. Eğitim alanında benzersiz bir başarı yakalayan bu yapı, buna paralel olarak illegal sahada hızla yol aldı.
Çok farklı dünya görüşlerine sahip aileler çocuklarını bu yapıya teslim etmekte sakınca görmedi.
Ortaya çıkan olumlu sonuçlar kulaktan kulağa yayılarak güçlü bir rıza üretti ve haklarında dolaşan olumsuz söylentilerin “iftira” olduğu kanaatini pekiştirdi.
Bu başlıktaki sarsıntı, Hizbullah olayında olduğu gibi ani değil, zamana yayılan bir süreçti.
Hizmet Hareketi’nin diyalogdan uzak, tam korunaklı bir kapsül içinde yaşaması; diğer dini yapılara karşı sergilediği kibirli tutum ve taşıdığı derin güvensizlik, yoğun eleştirilere neden oluyordu.
Zamanla ürkütücü bir büyüklüğe ulaştıkları ve her yere sirayet ettikleri görüldü.
Finansal ve siyasal güç temerküzüyle birlikte illegal operasyonlara giriştiler. Lise ve üniversite sınav sorularının çalınması gibi, vicdanlardan silinmesi mümkün olmayan suçlara bulaştılar.
17–25 Aralık süreci ana akım algıda “Hizmet Hareketi–AK Parti çatışması” olarak tanımlandı.
15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte bu algı, “terör örgütü–devlet çatışması” düzlemine oturdu.
Darbe girişimi, öncesiyle birlikte ulusal ölçekte bir bilinç kırılması yarattı ve bu kırılma, kapalı ya da açık tüm İslami yapıları ve sivil toplum kuruluşlarını zan altında bıraktı.
Toplumda güvenilecek bir olgu, yapı, oluşum kalmamıştı; kim kime, niçin güvensindi!
Öyle ki yalnızca dini yapılar değil, İslam’ın kendisi de skeptik bir kuşatma altına girdi.
Dinin kamusal alandaki güvenirliliği olgusunu tartışmalı kıldı.
Türkiye, “Deizm de nereden çıktı?” sorusuna cevap olacak benzersiz bir dinsel trajediye tanıklık etti.
Şimdi bu şokun unutulup gittiğini mi sanıyorsunuz?
Egemenlik Dönemi Pratiği
İktidar pratiğiyle birlikte İslam başlığı altında yaşananlar, önceki travmaları daha derine iten bir deformasyon yarattı.
Hizmet Hareketi, dünyanın en profesyonel örgütlerinden biri olarak muhafazakâr iktidarın genişlemesinde ve devleti tanımasında işlevsel bir araç oldu.
Muhafazakâr parti ise bu süreçte İslamcılığın güçlü teorik müktesebatını içselleştirerek benzersiz bir savunma hattı kurdu.
28 Şubat zihniyeti ve Kemalist reflekslerin sürekli yeni cepheler açması, kıyıda köşede kalmış tüm İslamcıların partili mücadeleye katılmasını meşrulaştırdı.
Ancak iktidar ve devlet şemsiyesi altında bulunan İslamcı çevrelerin bireysel ve yapısal sınavı son derece çetindi.
Yokluk ve azlık zamanlarında birbirlerine okudukları Ali İmran Suresi’nin 14. ayetinde geçen imtihan başlıklarının çoğunda kırık notlar alındı.
Pozitif İslamcıları bir kez daha tenzih ederek söyleyelim:
Kimileri kirli politik arenanın çamurunda boğulurken bile yüzleri kızarmadan “âli İslam davası” savunusu yaptı. Ekranlarda, kürsülerde ve köşelerde yılmaz bir dava adamı görüntüsü verirken; iş hayatlarında, ticarette, kariyer mücadelelerinde, aile yaşantısında ve cinsler arası ilişkilerdeki süfli halleri herkes tarafından biliniyordu.
İkisinden birini yapmasalardı yaşananlar sıradan olabilirdi, geleneksel politik seyrin tekrarı olarak hüküm görürdü.
Ama birileri ne Allah’tan korktu ne de toplumdan sakındı; samimi insanların yüzlerini yere düşürdüler.
Bu tutumlar, vesayetle mücadelenin meşruiyetini zedelediği gibi, devletin dönüşümünü zorunlu gören ehliyetli kadroların da elini zayıflattı.
Sonuçta bu süreç, Hizbullah ve FETÖ travmaları kadar İslami harekete ve İslamcılık algısına zarar verdi.
Bu devam eden şokun görmezden gelineceğini ya da unutulacağını mı sanıyorsunuz?
Sonuç
Bu sürecin, bir bütün olarak İslami hareketlerin ivmesiyle ulusal ve uluslararası ölçekte gerçek bir `Müslüman Demokrasi Teorisi`ne dönüşmesi mümkündü. Önemliydi, gerekliydi; olmadı.
Buradaki asıl sorun, devlet aygıtının yapısal açmazları ya da statüko olgusunun kaçınılmaz kasılmaları değil; siyasette görev alan dindar insan kaynağının kamusal etik ve hukuki duyarlılıklarıdır.
Pozitif İslamcılık; ahlaki tutumlar, müminlerin özellikleri ve “Muhammedü’l-Emin” referansı kategorisinde kıymetli evraktaki kefil gibi sorumlu tutuldu.
Muktedir İslamcı negatif pratikler, muktedir pozitif İslamcılığın da tümel bir ahlaki değer kaybı bedeli ödemesine yol açtı.
İslamcılar devletin dönüşümünde araç oldular; devlet bundan memnun kaldı ama kendileri tükendi.
Dolayısıyla Türkiye’nin pozitif İslamcıları, bugün yaşanan bedellerle yüzleştiğinde “Bu başımıza neden geldi?” diye sormak yerine geriye doğru şöyle bir bakmayı tercih etmeliler.
Ayna hemen arkanızda!
Henüz zaman var.
Doğal umut sizde.
Toparlanın, gelin; ortak bir Türkiye teorisi arayışında hakiki bir temsil üstlenin!