Trump’ın bugüne kadarki pratikleri, onu kötülüğün sembol ismi olarak görmek için fazlasıyla yeterli.
Ancak Trump’ın temsil ettiği kimlik erozyonundan çok daha vahim olan bir gerçekle karşı karşıyayız.
İnsan türünün ahlaki ve bilişsel merkezinin kayıyor olması.
İyiliğin mekânına kötülük yerleşiyor.
Ahlâkın mekânını ahlâksızlık istila ediyor.
Tarihin farklı zamanlarında, Roma’da, geç Helenistik dönemde, Orta Çağ’da, 20. yy. faşizmlerinde lokal, muvakkat ve sarsıcı etik çöküşler yaşandı.
Ama belki de ilk kez bu ölçekte yaygın, meşrulaştırılmış ve küresel bir etik çözülmeyle karşı karşıyayız.
İnsanlık tarihi boyunca ahlak mutlak özne ve ana referanstı.
Şimdi ahlak dışılık açık özne ve temel referans oluyor.
Antik çağın her bir kıtasında etik kavramı erdemlilik üzerinden şekillenirdi.
Aristoteles’ten Kant’a, Foucault’tan Bauman’a tüm filozoflar bunun için bir ömür harcadı.
Bütün dinler el birlik ederek, etiği; iyilik, doğruluk, adalet gibi kavramlar üzerinden tesis etti.
Modern dönem tüm bunları hukuk kavramını perçinleyerek istikameti güçlendirdi.
Ancak post-modern dönem, tüm seleflerinden daha radikal bir biçimde etiği dejenere ederek, evrensel ahlaktan kopuşa zemin hazırladı.
Çünkü post modernizm her değeri göreceleştirdi ve ironikleştirdi.
Olumsallık egemen oldu.
Bu analiz; kaba bir post modernizm eleştirisinden, bir liberal ahlâk eleştirisinden, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlaşması kavramından, Lyotard’un büyük anlatıların çöküşü teorisinden ya da bolca yapılan organize kötülük eleştirilerinden biri değil, daha ileri bir noktayı işaret ediyor.
İnsanlık, iyi merkezli düşünme biçiminden; kötü merkezli yeni etik rejime geçti-geçiyor.
Kötülük önceleri kendini iyi gibi göstererek ayakta kalabiliyordu, şimdi bu manipülasyona bile ihtiyaç duymuyor.
Mitolojide bile Zeus’un çapkınlıkları övülürdü ama eninde sonunda cezalandırılırdı.
Ya şimdi?
Trump gibi diktatörlerin, bu kadar açık kötü olmalarına ve tüm değer yargılarını altüst etmelerine rağmen kendi ülkelerinde mahkûm edilmemeleri, demokrasilerin beşiği olan ülkelerin nerdeyse bir bütün olarak onlara destek vermesi ve diğer devletlerin basit kınamalarla geçiştirmesi olan bitenin istisna olmadığına gösteriyor.
Kötü artık bir istisna değil; yeni norm.
Eskiden tüm etik dışılıkların çatı ismi olan kötülük gizlenirdi, kusurdu, utanılacak bir özellikti, mahkûm edilirdi.
Bugün kötülük adeta övünülen bağımsız bir entiteye dönüştü.
Kolektif zihniyet yeni bir etik sözlüğü yazıyor:
Çalmak; artık hırsızlık değil, işini bilmek.
Haksızlık; zulüm değil, zekâ pırıltısı.
Hoyratlık; kabalık değil, kriz yönetimi.
Çapkınlık; sadakatsizlik değil, özgüven göstergesi.
Merkez kayınca karşı saldırı dahası karşı suçlama da başlıyor:
İyi olmak; erdem değil, saflık.
Adaletli olmak; hakkaniyet değil, kişilik zaafı.
Doğruluk; dürüstlük değil, özgüvensizlik.
Merhamet; şefkat değil, karakter zayıflığı.
Bireyler artık yalan söylediğini inkâr bile etmiyor.
Çaldığını saklamıyor.
Ahlaksızlığını gizleme ihtiyacı duymuyor; aksine başarı hikayesi gibi teşhir ediyor.
Çarpık ilişkilerini ‘benim bedenim, benim kararım’ diye övüyor.
Milyonlar anomalileri izleyerek altına like bırakıyor/imza atıyor.
Özünde, çoklu sebeplerle bireylerin ahlâk eşiği değişti, yöneticiler işte bundan güç alarak hoyratlıkta sembol oluyorlar.
Üzerinden yeterince zaman geçtiğinde bir olgu norma dönüşür; kötülük bile..
Yaşanan süreç bu.
Bu artık bir sapma değil, yol kazası değil, insan türüne ait geçici, döngüsel bir kriz değil.
Bu artık yeni insanın prototipi.
Yeni normalin kimliği. Ana akım.
Felsefe, bilim, dinler, ideolojiler ve evrensel hukuk hep birlikte bir yapı sökümü yaşıyor.
Altından kalkılır olmayan bir maliyetle karşı karşıyayız.
İnsan kendi iç çelişkileriyle boğuşurken diğer taraftan tektonik bir dönüşüm yaşanıyor.
Bir bütün olarak insanlık “onurunu” kaybetmeyle yüz yüze geldi.
Bu kadar ciddi bir konunun bir o kadar ciddi karşı duruşa ihtiyacı olur.
Bu da post-modernizmin ‘her şey görece’ savına karşı duran ve değişmeyen ahlaki sabitelerin taşıyıcısı olan külli bir merkezi gerekli kılar.
Söz konusu yapı sökümüne, tektonik dönüşüme, merkez kaymasına mukavemet gösteren en güçlü küresel disiplin İslam entelektüalizmidir.
İslam entelektüalizmini çözememenin öfke nöbetlerine neden olduğuna tanık oluyoruz.
Bunu şuradan da test ediyoruz: İslam olgusu içinde algılanan her fenomene karşı doğrusuna yanlışına tahammülsüzlükten ve dört koldan yapılan saldırılardan.
Nasıl oluyorsa kötünün güç odakları, arı Müslüman kimliğin kendi içine çökmesini İslamofobiden daha çok önemsiyor.
Çünkü İslamofobinin yan etkisi var, bu onlar için aynı zamanda bir ‘olumsuz ilaç olayı’, çünkü İslamofobi İslami tutumun güçlenmesi gibi bir komplikasyona neden oluyor.
Arı Müslüman kimliğin hala ve henüz çökmemesinin kötülüğün merkeze yerleşmesinin önündeki son büyük engel olarak kodlandığını siyasal ve sosyolojik verilerle gözlemliyoruz.
Arı İslam’ın değişmez evrensel ahlak yasalarına olan sadakati, hatta varoluşunu bu yasalara endekslemesi; onu, inşa edilmekte olan ‘kötülük rejimi’ için aşılması gereken ontolojik bariyer haline getiriyor.
İslami bilinç insanlık onuru için dünyanın dört bir yanında ve ülke içinde teyakkuzda olanlarla aynı cephededir/olmalıdır: Türkiye ittifakı.
Formül budur.
Ortak bir Türkiye teorisi arayışında; hiçbir grubun tekelinde olmayan, organik, bağımsız ve arı haliyle İslam entelektüalizminin bir referans değer olarak alınması, bu ahlaki merkez kaymasını durdurmanın en güvenli yoludur.
Bu yazı; her birey ve kesimin izzetinefsini esas alması gereken ‘ortak Türkiye teorisi’ için tartışma odasına bırakılmış bir mihenk taşıdır.