Bir Toplumsal Sözleşme Teklifi; Atatürkçülük Kemalizm’i Ayıklamalı

Bu makale, ortak Türkiye teorisi arayışı yazılarımızın ‘fiil-bedel diyalektiği’ serisinin devamı niteliğinde latif bir bilinci sezinlemeyi hedefleyen çerçeve yazıdır.

Öz

Yazıda tarihsel haksızlıklara uğramak suretiyle bedel ödemek durumunda kaldıklarını düşünen Atatürkçülerin kısa öyküsü anlatılacaktır.

Bu bedel Atatürkçülüğün, ‘Kemalizm’ ve ‘Vesayet’ olgularıyla organik ilişkisinden kaynaklı bir faturadır.

Öncelikle Kemalizm ve vesayetin tasfiyesi iddiası toplumsal bir olgu olan Atatürkçülüğün tasfiyesi anlamına gelmemektedir.

Burada çift taraflı işlemesi gereken bir farkındalık çabasına ihtiyaç var.

Bu nedenle öncelikle birbiriyle direkt ilişkisi olan temel kavramların açıklanması gerekir.

Halkalar halinde birbirine bağlanan temel kavramlar şunlardır: Atatürkçülük, Kemalizm ve Vesayet.

Atatürkçülük

Atatürkçülük tek kelimeyle ifade edilse de gerçekte kolektif bir organizmayı tanımlar.

Bu olgu, biyolojik organizmalara benzer biçimde belirli toplumsal yasalara tabi olur.

Atatürk doğal özne,

Atatürk sevgisi tabii duygu,

Atatürkçülük ise Türkiye’nin reel, sosyal bir varlığıdır.

Kemalizm’in ve vesayet zihniyetinin, diğer nice etkileri gibi Atatürkçülük olgusunun doğasını da manipüle ettiği bilinmelidir.

Bu ön bilgiden sonra artık bir Atatürkçülük tarifi yapabiliriz.

Geçmişe takılıp kalan ideolojik yargıları kenara bırakarak konuya akademik serinlikle kuş bakışı bakalım.

Atatürkçülük; varoluşsal krizden çıkışın taşıyıcı, kurumsal, kolektif hafıza formudur.

Ağır travma sonrası devleti ve toplumu geçmişine, benliğine, kültürüne bağlayan netameli bir koridordur.

Kök devletin ruhunu taşıyan damarlardan bir damar olarak sadece askeri değil iktisadi, kültürel ve siyasi her türlü dış vesayeti reddeden, devlet aygıtını dünya sahnesinde müstakil bir özne olarak konumlandıran dar kadro hareketidir.

Yeni uluslararası konjonktüre katılımı önceleyen, yok edici savaştan sağ çıkan pragmatik subayların mecburiyetten doğan bir yol haritasıdır.

Yeni Nesil Atatürkçülük

Tarihsel köklere sahip Atatürkçülüğün Kemalizm’le ilişkisinin altını çizdik. Bu tarihsel Atatürkçülük tipolojisi yolculuğuna devam ederken yeni nesil bir Atatürkçülük tipolojisinin de oluştuğuna dikkat çekelim.

Daha ziyade bir gençlik akımı olan bu yeni nesil Atatürkçülük; Atatürk’le ilişkisini modern yaşam tarzı üzerinden kuruyor. Atatürk sevgisini ‘ata kültü’ bağlamında yaşıyor. Tarihsel kök ve anlamıyla Atatürkçülüğü ya önemsemiyor ya bilmiyor ya da arzuladığı gibi yorumluyor. Bu Atatürkçülük formu, Kemalist mirasın üzerinden atlayarak sadece önüne bakıyor. Anti-Atatürkçülüğü bu perspektiften değerlendirip anlamsız bularak tepki veriyor.

Dolayısıyla her iki tipolojiyi aynı çatı altına alarak eşit tepki vermek sağlıklı bir değerlendirme olmaz.

Şimdi uluslararası baskıların, ulusal devletli kadroların kişisel zafiyetleriyle birleşerek Atatürkçülüğü nereye taşıdığına kavramlar üzerinden bakalım.

Kemalizm

Kemalizm’i sözlük anlamıyla değil tarihsel süreci, kurumsal hali, toplumsal yansımaları ve verdiği ürünleri bağlamında tanımlayacağız.

Kemalizm; Atatürk’ün şahsından bağımsız olarak, çöken bir imparatorluğun enkazı üzerinde, otoriter, jakoben (Top-Down) modernleşme modelini tek yol kabul eden bir ideoloji olarak konumlandı.

Zaman içerisinde donarak bürokratik bir dine, kendine ve topluma yabancılaşan resmî bir ideolojiye dönüştü.

Batı tipi pozitivizm ve rasyonalizm temel alınarak milli organik değerler hiçe sayıldı, 1930’ların reçetesi kutsallaştırıldı.

Toplum, adam edilmesi gereken, bağnaz, geri ve güvenilmez bir kitle olarak görüldü. 

Devlet ile toplum arasındaki rıza ilişkisi minimuma indirildi.

Kemalizm kendini bir psikiyatri hekimi, organik toplumu ve organik devleti bilişsel bir hasta olarak karşısına alıp kopuş ve yabancılaşma ilacı tavsiye etti.

Tek tipçi asimilasyon mantığıyla farklı kimlik, inanç ve kültürleri eriten bir paradigma oldu. Ülkenin ve milletin genleri ile oynadı.

Fransız tipi laiklik ilkesini tercih ederek derin toplumsal dini ve meşrebi oluşumlara soğuk ve yıkıcı yüzünü gösterdi.

Gayrimüslim vatandaşları ironik bir şekilde yabancı olarak kodlayarak ikinci sınıf vatandaş statüsü verdi.

Dış ilişkilerde sadece Müslüman toplulukları dışlamakla kalmadı, Türk dünyasıyla da göbek bağını keserek halktan kopuk bir elitler kulübü meydana getirdi.

Küresel komprador burjuvaziye alan açtı, ulusal feodal yapılarla iş birliği yaptı, devlet kapitalizmine yönelen bürokratik diktatörlük inşa etti.

Bu anlatılar Kemalizm’in, nesnel anlamda devlet ve toplum tanımında objektif olarak başarısız olduğunu, devlet ve topluma maliyetinin çok yüksek olduğunu ispat eder.

Bu analizler Kemalist ve ulusalcı kadroların diğer realiteleri görmezlikten gelerek onu sadece Kuvay-ı Milliye ruhu olarak tarif etmelerini, ilerlemenin ve aydınlanmanın tek yolu olarak tarif etmelerini de boşa düşürür.

Vesayet 

Vesayet, tarihsel koşullar içinde Batı merkezli hegemonik düşünceyle örtüşen doğrultuda, devlet ve toplum içinde kurumsallaşmış inorganik iktidar pratiğidir.

Organik egemenlikle rekabet içinde, kendini devletin asli sahibi/bekçisi olarak konumlayan, hesap vermeyen ve gücü görünmez merkezlerde toplayan oligarşik bir bloğun yönetim biçimidir.

Bu arada bilinmeli ki mutlak vesayetin, devleti yıkmak ya da her şeyiyle ele geçirmek gibi bir stratejisi yoktur.

Onun yerine asker, bürokrasi, yargı, akademi, medya ve sadık aydınlar üzerinden kendini kurdu. Böylece vesayet çift taraflı işleyen bir mekanizma oldu.

Bu nedenle vesayet bir düzen değil bir rejimdir, muayyen bir kişi ya da kişiler değil her muhatabı farklı etkileyen bir iklimdir.

Burada bir parantez açarak tarihsel bir yanılgıya dikkat çekelim; vesayet rejimi, Cumhuriyet döneminde başlamadı. Osmanlı’nın gerileme dönemlerinden itibaren, önce ticari imtiyazlar üzerinden ilerledi, zamanla siyasi ayrıcalıklar elde etti ve nihayet ana akım entelektüel üstünlüğü ele geçirerek bir rejime dönüştü.

Ancak Batılı vasiler jeopolitik dengeler ve içeriden direniş nedeniyle bir konuda başarılı olamadılar; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasına engel olamadılar.

Devleti yıkamayan, Cumhuriyet’i kabullenmek zorunda kalan ve doğrudan dış müdahale imkânı daralan vesayetçi yapılar, bu kez “paralel devlet” formülü geliştirdiler. Bu formül tam teslim alınamayan ülkelerde iktidar elde etmenin ‘geleneği’ oldu.

Vesayet için Atatürk bir liman, Kemalizm ise o limana giriş çıkışları tutan korsan bir gümrük kapısı işlevi gördü.

Bu nedenle Kemalist ideolojiye itiraz devlete ihanet ve ulusal güvenlik sorunu olarak kodlandı. Türkiye’deki neredeyse on yılda bir gerçekleşen askeri darbeler işte bu emperyalist geleneğin evreleridir. Askeri darbeler toplumsal muhalefeti bastırma ve Öz-kök Devlet’e karşı yeni mevziler elde etme süreçleridir. Türkiye’de her askeri darbenin Kemalizm’e dayandırılması ve onun referans olarak gösterilmesi Kemalizm’in nasıl araçsallaştırıldığının en açık göstergesidir.

Vesayetle Gelen Etki-Tepki Döngüsü

Vesayet; devşirme, sadakat üretme, dolaylı baskı ve çeşitli teşvik mekanizmalarıyla; asker, bürokrat ve diğer elitlerden oluşan oligarşik bir üst yapı inşa etti. Bu oligarşik yapının dışında kalanlar adeta “iç düşman” kategorisine yerleştirildi.

Bu algı öyle kökleşti ki, on yıllarca sıradan bir vatandaşın resmi bir üniformayla karşılaştığında refleksle yolunu değiştirmesi gibi pratikler gündelik hayatın olağan bir parçası haline geldi.

Yaşı olanlar hatırlasın ve bugünkü tabloyla kıyaslasın;

Geçmişte, karşı yönden gelen bir aracın, yol kenarında pusuda bekleyen radarcı polislere takılmaması için peş peşe selektörlerle, heyecanlı, bitmeyen el-kol hareketleriyle uyarılması hangi toplumsal refleksin izlerini taşıyordu?

Bu refleks, ‘devleti’ sorunlu algılayan ve ona karşı kendini kollayan kolektif bilinçaltı örneklerinden bir örnektir.

Şimdi vesayetçi Kemalizm’in negatif toplumsal tutumuna rağmen beklemediği bir sosyal destek alması durumuna da bakalım.

Nasıl oldu ve bu desteğin hikayesi neydi?

Doğal Kemalist Bir Topluluk Var mıydı?

Gözden kaçırılan önemli sosyo-psikolojik bir olay var.

Kemalizm toplumsal desenleri dışladı ama içlerinden bir kesim Kemalizm başlığına giren her şeyi otomatik sahiplendi.

Çünkü sahiplenen sosyal damarın çıkarları Kemalizm ile örtüştü.

Bunlar; Balkanlardan, Kafkaslardan, Kırım’dan gelen muhacir topluluklardı. Muhacirler vatansızlığın ne demek olduğunu deneyimlemiş, travmatik göçlerle perişan halde Türk vatanına bin bir güçlükle ulaşmış, nihayet başlarını sokacak bir çatı bulmuş, tutunmak için devletten toprak, mülk ve güvenlik beklentisi olan kitlelerdi.

Muhacir toplulukların yaşadığı travmatik koşullar, organik devlet ile vesayet rejimi arasındaki farkı ayırt etmeyi ikincil bir mesele haline getirmişti.

Bu nedenle muhacirler çoğunlukla Kemalizm’in dışladığı dindarlara, Alevilere, Kürtlere, solculara ve gayrimüslimlere devlete mesafeli olmak gibi ‘kendinde haklı’ gerekçelerle defansif davrandılar.

Bu sosyo-psikolojik arka plan nedeniyle muhacir toplulukların içinden sonradan çıkan katı dindarlık ve devrimci solculuk gibi eğilimler çoğunlukla gizli bir Atatürkçü ton taşır.

Dışlanan sınıflar da tersinden muhacirlerin bu sosyal psikolojisini tam çözümlemeden aslında Atatürk-severlik ve vatanseverlikten beslenen duygusal yönelimi Kemalist bir zihniyet olarak genellediler.

Karşılıklı yanlış okumalar ödenen bedelleri çoğalttı.

Atatürkçülüğün Yaşadığı Bedelin Kökleri

Atatürkçülük bugün toplumsal örgüsüyle devletin ve toplumun doğal ve meşru unsuru olsa da burada sorun olan esas konu şudur:

Dünkü Atatürkçülüğün Kemalizm’le kurduğu tarihsel ilişki ile bugünkü Atatürkçülüğün ana akımda bu yanlış tarih bilincini sürdürmesidir.

Buna paralel olarak başka bir okuma da tersinden yapılmalı:

Bazı kesimlerin her iki olgunun tarihsel sürecinin birbirinden farklı olmadığını, aralarındaki farkın en fazla kozmetik bir fark olduğunu esasta ise Atatürkçülük ile Kemalizm’in birbirine eşit olduğunu söylemeleridir.

İşte bu karşılıklı kültürel miras yedilikler toplumsal ahengin gecikmesine yol açıyor.

Bu nedenle toplumun her kesiminin tek tek ayna odasına girmesi yararlı olacaktır.

Aynadaki Terslik

Bütün bunların ardından, Atatürkçü bir öznenin ‘Bir insan Atatürk’ü nasıl sevmez, aklım almıyor’ demeden önce dönüp aynaya bakması gerekir.

Bir Atatürkçü bilmeli ki Türkiye’deki ana akım itiraz Atatürk’ün şahsına değil, onun maskesi altına gizlenmiş vesayetçi Kemalizm’in dayatmalarınadır.

Atatürkçüler vesayetin samimi olmadığını, dipte Atatürk’ü umursamadığını; amacının sadece Batı’ya perestiş etmek olduğunu anlamalıdır. Öyle ki tek çıkar yol olarak dayattığı Kemalizm’i yüzüstü bırakıp yeni bir ideoloji kurguladığına Ergenekon ve Fetö olaylarında hep birlikte tanık olduk.

Böylece Atatürkçülük, vesayet ideolojisi Kemalizm’in mağduru olduğu gibi ana akımda belirli tarihsel dönemlerde Kemalizm’le mesafesini yeterince ayrıştıramamış sosyal-siyasal duruş olarak şekillenmiştir.

Ulusal ve uluslararası konjonktürün ve zamanın ruhunun radikal değiştiği bugünkü iklimde, Atatürkçülüğün kendini yeniden tanımlayarak vesayet rejimi ideolojisi Kemalizm’le olan göbek bağını kesmesi zorunlu görünmektedir.

Kabilenin dilini konuşan ama ruhu başka klanın tanrılarına tapan sahte şaman gibi Türk’ün dilini konuşan ama ajandasında sadece vesayet evrenine ait notlar olan Kemalizm’in bu ülkeye fazlasıyla zarar verdiği artık görülmelidir.

Vesayet zihniyeti ile bağını kesmiş, farklılıkların buluşmasından korkmayan ve demokratik toplumu hazmedebilen bir Kemalizm makbul ideolojik yelpazede tabi ki yerini alabilir, hakikatli, yerli ve milli bir Kemalizm oluşursa buna kim ne diyebilir?

Dolayısıyla Atatürkçülük, vesayetçi Kemalizm tasfiye olurken gurur yapmamalı, sadeleşmeli, köküyle ve özüyle buluşmalı, ayağındaki prangayı kırarak açılan mesafeyi kapatmalıdır.

Anlama Köprüsünün Deli Dumrulları

Organik Atatürkçülüğün inşası sancısız olmayacak üç cepheden tepki alacaktır.

Bunlardan ilki komprador Kemalist burjuvazidir.

Kimi zaman mülk sahipleri bir zihniyet dönüşümüne öncülük eder kimi zaman da bir zihniyet yeni bir sermaye sınıfı oluşturur.

Atatürkçülüğün kendini yenilemesi maddi ve manevi sermaye kaybına uğrayacak olan Kemalist sınıfları rahatsız edecektir.

Bu sınıflar ‘Beyaz Türk’ başlığı altındaki bugüne kadar yaşadıkları konforu etkileyecek her şeye karşı direnç göstereceklerdir.

İkinci büyük tepki Kemalist bürokrasiden, akademiden ve medya sınıfından kaynaklanacaktır.

Darbe anayasalarına ve miras aldıkları sarsılmaz statükoya sırtını dayayarak kariyer elde etmiş sınıflar Kemalist düzenin devamı için ellerindeki bütün mühimmatı kullanacaklardır.

Üçüncü büyük tepki rövanşist kimlik sahiplerinden gelecektir.

Kemalist düzenin baskısı altında kendine bir evren inşa etmiş olan mağdur sınıfların içinden bazı uç radikal kimlikler, süreç içinde aynı nedenle elde ettikleri konforlu karşı-statülerinin kaybını istemeyecek, yeni olana adapte olamayacağı anksiyetesiyle Kemalizm ile Atatürkçülüğün arasında fark olmadığını ifade ederek kamplaşmayı sürdüreceklerdir.

Aslında birbiriyle kavgalı olan bu sınıfların zaman zaman bir araya gelmelerini, birbirlerini savunmalarını anlamlandırmakta güçlük çekenler konuya bir de bu insan psikolojisi penceresinden bakmayı denesinler.

Rövanşist kimliklerin krizden beslendikleri ve aslında kişisel tepkiler verdikleri zaman içinde deşifre olacaktır.

Sonuç: Hakiki Temsil İhtiyacı

Toparlayacak olursak;

Her bir Atatürkçü, Atatürkçülüğün ortak kaderinden bir pay alır.

Bu kaderde sevinmek de vardır, bedel ödemek de.

Atatürkçülerin ödediği bedelin önemli bir kısmı, Kemalizm’in tarihsel olarak üstlendiği ideolojik yükten kaynaklidır.

Açıktır ki her sosyal yapının, karşıtlık psikolojisinden fırsat bulup bir ara da ‘zatıyla yüzleşmesi’ yararlı olacaktır.

Hiçbir ideolojik damar, bu ülkede, kendisini mutlak merkez kabul ederek kalıcı bir temsil üretemez.

Atatürkçülüğün de ortak bir Türkiye teorisi başlığı altında kendisini yeniden konumlandırması bir ihtiyaçtır.

Pozitif Atatürkçülerin devlete ve topluma kattığı birikim ortadadır.

Şimdi mesele, ortak bir Türkiye teorisi arayışına katılmak ve dev-toplum (devlet-toplum) idealinde hakiki bir temsil üretebilmektir.

Öyle olmalı ki toplumun tüm desenleri, bir harmoni içinde yan yana durabilecek siyasal ve ahlaki olgunluğa erişmelidir.

Dolaysıyla bu bir hesaplaşma değil ortak geleceğin inşasıdır.

Bu bir toplumsal sözleşme teklifidir ve gerçekleşmesi mümkündür!

Yorum bırakın