Türkiye Teorisi İhtiyacı
“Roma yanarken keman çalmak oldukça yersizdir ama Roma yanıyorken hidrolik teorisi çalışmanın tam sırasıdır.”
Bu metafor, yazar Gilbert K. Chesterton’a ait.
Biz bunu kendi derdimize uyarlayalım.
Tarihsel paranoid bölünmüşlük varken tarafgirlik yapmak yersizdir ama Türkiye teorisi çalışmanın tam sırasıdır.
Ulusal ve uluslararası şartlar Türkiye teorisi çalışmalarını zorunlu kılıyor.
Nesnel yaşam koşulları, devletin doğası, sosyal, siyasal ve kültürel mühendislikler Türkiye’yi yeni bir evreye taşıdı.
İdeolojik dönem geride kaldı, rasyonel bir dönem başladı.
Her iki dönem arasında bazen geriye dönen, geçişli ve tramlı bir evre olacaktır.
Rasyonel dönemi doğuran ve sürdürecek olan üç ana parametreyi etiketleyelim:
-Siyasi şartlar,
-Kapitalist ekonomi koşulları,
-İdeolojik hareketlerin yarattığı ağır düş kırıklığı.
2018’de yürürlüğe giren hükümet sistemi değişikliği rasyonel dönemin kapısını araladı.
Ulusal ve uluslararası analizler Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda büyük bir ekonomi olacağına işaret ediyor. Bu durum da siyaseti ve toplumu açılan bu kapı yönünde yürümeye zorlayacak. (Vahşi kapitalist ilkelerin egemen olacağı ekonomik dönemi sosyal devlet ve adalet ilkesiyle karşılamalı. Devletin ana görevi bu olmalı.)
28 Mayıs 2023 seçimiyle açıkça deneyimledik ki ideolojik evre “fiilen” geride kaldı.
İdeolojik evrenin “resmen” de geride kalması gerekir.
Bunun için;
Birinci olarak darbe dönemi anayasasının değişerek yeni vizyonun anayasasının yapılması,
İkinci olarak muhalefetin bu yeni “evre”nin muhalefetine dönüşmesi gerekir.
Reel siyaset ve rasyonalite; yeni dönemin “merkez alanı” olacaktır.
Türkiye’nin ana projesi, rasyonel dönemin gelişigüzel mi bütüncül bir teoriyle mi karşılanacağı olmalı.
Türkiye teorisini çalışmak, Türkiye modelinin gerek şartı.
Bugün Türkiye modeli askıdan indirilmeyi bekliyor.
Siyaset aklı, içinde bulunduğumuz bu benzersiz tarihi imkânı heba etmemeli.
Merkez Alan
Türkiye modeli imkanını Carl Schmitt’in “Merkez Alan” teorisi ile biraz daha açalım.
Schmitt’e göre her çağın merkez alanı vardır.
Modern çağın merkez alanı teknik ilerlemedir.
Bir önceki çağın merkez alanı ilahiyattır.
Bir alan merkezileşirse diğer alanlar merkezileşen alanın koşullarına bağlı olarak değer görür.
Her ‘merkez alan’ kendi değerler sistemini yaratır, tüm diğer alanları bazen nötralize eder bazen kendi hükmü altına alır.
Teknik ilerlemenin ve rasyonel aklın; önceki dönemin ahlaki, politik, sosyal, kültürel ve ekonomik kavramlarını yerinden etmesi buna örnektir.
Merkez alanlar, yeni elitleri aracılığıyla kültürel hegemonya kurar.
Günün sonunda merkez alanlar bir paradigma, bir ideoloji hatta bazen bir din üretir.
Merkez Alanda Doğal Failin Rolü
Söz konusu merkez alanların bir yaratıcısı, bir kurucusu yoktur.
Batı, endüstri devrimini laboratuvarda yaratmadı.
Bir merkez ‘feodaliteye son veriyoruz’ diye karar aldığı için feodalite bitmedi.
Feodalite kendi bitti.
Fransız devrimi başlasın denildiği için Fransız devrimi olmadı.
Fransız devrimi toplamda iki yüzyıllık bir süreç.
Hatta Fransız devrimi güle oynaya gelmedi, bizzat Fransız toplumunun üzerinden silindir gibi geçti.
Kapitalizmin yaratıcısı Adam Smith değil.
Adam Smith sadece yürürlükteki iktisadi koşulları anlamaya çalışmış ve çağın dinamiklerini analiz ederek teorik bir çerçeve çizmiş ama kendisine popülizmle ‘liberalizmin babası’ denilmiştir.
Aynı şekilde Milliyetçilik akımı, profesyonel emperyalist bir kurgu değil.
Bilimsel gelişmeler, imparatorlukların ve geleneğin yıkılması sonrası oluşan ızdırap dolu boşlukta sırasını bekleyen bir hakimiyet aracıydı.
Augsburg Antlaşması bu geleceğin ilk işaretini vermişti.
Batılılar tarihi olaylara bizzat maruz kaldılar, sonradan teorize ettiler.
Zira tabiat olayları sadece afetler ya da doğal ekosistemler şeklinde gerçekleşmez.
Sosyal tsunami, sosyal deprem, sosyal kuraklıklar gibi kendiliğinden sosyal güzellikler ve sosyal ekosistemler de birer tabiat olayıdır.
Bu nedenle pratik yaşam içinde daha nice teori askıda asılı durur.
Türkiyeli aydınlara düşen ödev bu teorileri askıdan alıp yere indirmektir.
Merkez Bilinç
Bu analoji bugünün Türkiye’sini daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.
İmparatorluk; Osmanlı elitleri ya da emperyalist elitler tarafından yıkılma kararı alındığı için yıkılmadı.
Çöküş doğal sosyal olaydı.
Osmanlı iki yüzyıllık çöküş sürecinden sonra yanarak küle döndü.
Aynen hanedanlıkların, Çarlık ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının yıkıldığı gibi bir defter kapandı.
Cumhuriyet, bir zümre “şimdi Türkiye devletini kuruyoruz” dediği için kurulmadı.
Yeni devletin inşası kendi külü içinden doğan sosyal, doğal bir olaydı.
Türkiye Cumhuriyeti, yüzyıllık can yakıcı siyasi olayların nihayetidir.
Bu analiz bize Cumhuriyetin dönemi algısında ideolojik parçalanmışlıkları tedavi eden üst ilkeleri verecektir.
Osmanlının yıkılışında suçlu aranacaksa buradaki baş fail tarihtir, alt fail sanayi devrimidir.
Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde oluşan problemlerde suçlu aranacaksa başrol konjonktürdür, yardımcı rol I. Dünya Savaşı’dır.
Diğerleri ya kader kurbanıdır ya da büyük suç makinası olan tarihin alt unsurlarıdır.
Asıl suçluyu görmeden siyasilere ve aydınlara kara çalmak ya da suçun tamamını üzerlerine yıkmak sorunu sadece karmaşıklaştırır.
Burada kendimizi fatalizme mahkûm ederek sorunun ortaklarını ve emperyalist müdahaleleri aklamayacağız.
Çözüm için karanlıkta kalan alanlara projektör tutuyoruz.
Projektör tuttuğumuz yerde özgün, anahtar bir kavram görüyoruz.
Biz bu kavrama Schmitt’den aldığımız ilhamla “Merkez Bilinç” diyeceğiz.
Geç Osmanlı’da Merkez Bilinç
Geç Osmanlı’nın merkez bilinci “çöküş”tü.
Bir toplumda her yerde herkes ne konuşuyorsa ana mesele odur.
Yaratıcı dinamikler de o esas meselenin bizzat içindedir.
Yıkım; olgusal olarak diğer bilinçleri önce savurdu sonra nötralize etti.
Yıkım aslında anlık ya da kısa bir zaman aralığı “olay”ıdır.
Ancak süre uzayınca yıkım, sıradan bir olay olmaktan çıkar bir “olgu” olur.
Eğer Osmanlı elitleri 1600’lerden itibaren gerilemeyi rapor etmeye başladılarsa ve Tanzimat, Meşrutiyet, İttihat ve Terakki süreçleri yaşandıysa bu sürecin bir olgu olarak ele alınması zaruri olur.
Çöküş olgusu kendi değerler sistemini, kendi elitlerini, kendi kültürünü ve kendi evrenini yarattı.
Erken Cumhuriyet’te Merkez Bilinç
Erken Cumhuriyet döneminin merkez bilinci ise “var olmak”tı.
Varoluş bilinci merkeze yerleşerek diğer bilinçlerin tamamını kendine tabi kıldı.
Tüm sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik unsurlar bu merkez bilinç karşısındaki tutumuna göre ya irtifa kaybetti ya da iltifat aldı.
Erken Cumhuriyet’in merkez bilinci kendini iki şekilde gösterdi.
Yeni elit sınıfı oluştu ve yeni değerler sistemi devreye girdi.
Bu süreçte, eski elitler geri çekildi, küstü, etkisizleşti, muhalif oldu ya da tasfiye edildiler.
Sosyal olayların bu diyalektiği ve otomatik doğası gözden kaçırılmamalı.
Bu nedenle;
Bugünün toplumsal parçalanmışlığını tek başına ideolojik yaklaşımla değil sosyal psikoloji ve sosyal antropoloji temelli çözümlemelerle birlikte irdelemeli.
Augsburg Barışı Kılavuzluğu
Erken Cumhuriyetin elitleri;
Boşluk kabul etmeyen rejim, aciliyetinden ve maruz kalma telaşından önceden bir varoluş teorisi üretemedi.
Galiplerin hazır doktrinlerine yöneldi.
Bu da toplum ve devlet krizine yol açtı.
Çöküş ve inşa dönemlerini Batılı kavramların etkisinde kalarak anlamaya ve çözmeye çalışmamız ülkeyi yordu, böldü ve sorunun üzerini örttü.
Romalılar, 1550’li yıllarda toplumsal kaosu tedavi etmek için Augsburg Barışı adıyla bir bildirge yayınladılar.
Bu bildirgenin en önemli ilkesi “Cujus regio ejus religio” idi.
“Kimin düzeni ise onun dini”
Merkez bilincin düzeni ne ise onun temel ilkeleri geçerli oluyor, sosyal ve siyasi hayata müdahalelere mecbur bırakıyor.
Dost-düşman tanımı dahi bu ilkelere göre değişiyor.
Merkez bilinç kendi düzenini kurmak için tamamen “güvenlik konseptiyle” “homojenleştirme” politikalarına yöneldi: Türklük, Müslümanlık ve hatta Sünnilik. Bunlar ideolojik değil siyasi ve stratejik başlıklardı.
Varoluş bilincinin güvenlik ihtiyacı, böylece sonradan oluşacak sorunların ana rahmi oldu.
Bu nedenle yıkılış ve kuruluş dönemlerinden miras aldığımız Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük, Solculuk, Alevilik, Kürtçülük ve azınlıklar gibi konvansiyonel sorunları daha serinkanlı kritik etmeli.
Türklük
Önce Türk kavramını ele alalım.
İmparatorluk buharlaşarak yok olmadı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm “insan kaynakları” Osmanlı’nın insan kaynaklarıydı.
Maddi-manevi miras, borç-alacak yeni devlete geçti.
Siyasi elitler aynı siyasi elitler, toplum aynı toplum, toprak aynı toprak, din aynı din, kültür aynı kültürdü.
‘Her şeyin’ adı Osmanlı idi ‘aynı şeylerin’ adı Türk oldu.
Osmanlı’da Türk kelimesi günlük, sıradan ve alt bir kavramdı.
Ancak erken dönem Cumhuriyetin merkez bilincinin merkez kavramı oldu.
Yeni devlete bir isim gerekiyordu.
Uluslararası tanınma ve meşruiyet krizi yaşamadan küresel bir konum elde edilmeliydi.
Türk milleti kavramının referans merkezine çekilmesi esasta bir stratejiydi.
Türklük ne anti Osmanlı’ydı ne anti İslam’dı.
Kaybedilen topraklarda gözümüzün olmadığı ve ümmeti birleştirme iddiamızın bittiğine dair stratejik bir ilandı.
Bunun için galipleri kaygılandırmayan en uzak kavram seçildi.
Türk kavramı tek başına ırk ve etnisite içermiyordu.
Birinci Meclis tutanaklarında Türk’ün çok anlamlı bir kavram olduğu rahatlıkla görülür.
Türk ifadesi öncelikle uluslararası ilişkilerin yeni kurgusuna uygun siyasi stratejik bir tanımdı.
Yeni devletin adı Türkiye devleti oldu.
Bunun içindir ki toplumun adı Türkler olarak değil Türk milleti olarak tanımlandı.
Türklüğü Batı tipi ulusçuluk ve sadece ırk esaslı akımlarından ayrı tutmak için millet kavramı kullanıldı.
Türk milleti kavramı; dar bir boğazdan geçerek mirasın tamamını yeni döneme taşıyan yeni kanaldı.
Bu rasyonel durum nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nde süreç, Batı’nın Ulusçuluk kapsamında yaşadığı sürecin aynısı olmadı.
Tüm manipülasyonlara rağmen Türk milleti kavramı, kendi tarihselliğine ve doğasına uygun, özgün bir yol aldı.
Batı tüm gücüyle dayatmasına rağmen içimizden kafatasçılık, mutlak faşizm ve etnik soykırım maya tutmadı.
Toplumsal mutabakatı bozan politikaların (tenkil, sürgün, katliam ve isyan bastırma) tamamı, etnik temelli olmayan başka güvenlik esaslı “siyasi gerekçeler” içermekteydi, bu nedenle şaz politik tutumlar olarak kaldılar.
Böylece devletin kamuoyundan dilediği özürlerin nereye bağlandığını da görmüş oluyoruz.
İslamcı, Kürtçü, Komünist ve hatta Türkçü bakış açıları, Türk kavramını ırki bir temele oturtmak için anlaşılır nedenlerle ne kadar zorladılarsa da kavramın kendi doğası dar anlamları kabul etmedi.
Bu nedenle “organik siyaset”, daima Türk kavramını millet kavramıyla birlikte kullandı: Türk milleti.
Türk milleti kavramını aslına kavuşturmak feraset ve vizyon gerektiriyor.
Aynı zamanda kavram Türkiye’nin ideolojik akımlarından da iadeiitibar bekliyor.
İslami vatanseverler, Kürt vatanseverler, Solcu yurtseverler ve Türkçü vatanseverler fikriyatlarını güncelleyerek, Türkiye modeline muazzam katkıda bulunabilirler.
Yeni anayasa bu anlam dünyasına uygun bir temele oturtulmalı.
Devlet, bu tarihi anayasa fırsatını kaçırmamalı.
Ed-devletin doğası ve refleksi budur.
Böyle olduğunda İslamcılar, Kürtler, Solcular ve diğerleri Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti kavramını rızayla sahiplenecektir.
Artık toplum ve devlet (ideolojik hareketler ve devlet ideolojisi) ikiliği ortadan kalkmalı.
Bu toprakların organik aydınları bu bilinçte ittifak etmeli.
Bu bilincin dayanağı devlette devamlılık ilkesi, meşruiyet kaynağı ise öze dönüştür.
Yüzünü asıla çeviren yeni bir anayasa, Türkiye modeli inşasının temeli olacaktır.
Geçmişte yaşanan sorunları, “rejimi” aklayıp İslamcı, Kürdi ve Sosyalist mücadelelerin sırtına yıkmak yakışmaz.
Öyleyse Cumhuriyet tarihi boyunca bölünmüşlüğün asıl sorumlusu kimdir?
Devlet mi?
Siyasi, ideolojik ve dinî hareketler mi?
Halkına pusu kuran devlet algısı nasıl oluştu?
Toplumu iç düşman gören mantık nasıl gelişti?
Vesayet Rejimi
Ağır bir travma üzerine kurulan yeni devlet ekonomik olarak güçsüzdü.
İçeride ve dışarıda binbir sorunla mücadele ediyordu.
Emperyalizm yeni devletten tam teslimiyet istiyor, iradesini kırmak için her imkânı değerlendiriyordu.
Kısa zaman sonra, devletin, tam bağımsızlık doğasını yok edemeyeceklerini anladılar.
Konvansiyonel sömürge biçimi sona ermiş, ağır maddi ve manevi maliyeti nedeniyle işgal dönemi geride kalmıştı.
Bir süredir Asya’da, Orta Doğu’da ve Afrika’da “Key Man” dedikleri anahtar devlet başkanı ve anahtar parti yöntemiyle ülkeleri yönetiyorlardı.
Bu da Türkiye koşullarında istedikleri gibi yürümeyince; ordu ve siyaset içinde yerli ve gönüllü vasiler edindiler.
Bu vasilerden, Türkiye mülküne kendileri adına sahip çıkmalarını istediler.
Böylece askeri ve bürokratik “vesayet rejimi” kuruldu.
Steven Cook’un kitabından ilhamla bu egemen zümreler yönetimde görünmeden hükmetmeye başladılar.
Vasiler, ordu ve bürokrasi içinden vesayet personeli bulmakta zorlanmadı.
Mandacı rejime teşne nice aydın da cabasıydı.
Oligarşi ve elitizm böyle doğdu.
Askeri Bürokratik Vesayet Rejimi (ABVR) kendini daima devlet olarak sundu.
1930’lardan itibaren iyice nüfuz ettiler.
Amaçları;
Mandacılığa meşruiyet kazandırmak,
Kalıcı kolonyalist siyasi bir gelenek oluşturmak,
Toplumu yeni nesil sömürgeciliğe ikna etmek
Türk devletini ırk temelli bir devlete dönüştürmek,
Türk milletini kafatasçılık zeminine oturtarak daraltmak ve buradan faşizm üretmek,
Toplumu dinlere, etnik unsurlara, meşreplere bölerek kalıcı kaos ortamı yaratıp aidiyeti bitirmek,
Devleti halka, halkı devlete düşman etmek,
Tüm bunları meşru bahanelerin arkasına sığınarak, üretilmiş otoriter bir Kemalizm maskesi altında yapmak,
Devlet ve toplumu dost-düşman ikilemine sokmak,
Laikliği zaten içselleştirmiş bir toplumu, Fransız tipi faşizan bir laiklikle manipüle etmek.
Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen tüm askeri darbeler bu siyasetin bir ürünü idi.
Ed-devlet iradesinin yok olmadığını, bu iradenin her fırsatta vatanın her karışında sürgün verdiğini gördükçe askeri darbeler yaptılar.
Askeri darbelerin esası, toplumdan ve devletten hesap sormak değildi!
Askeri darbelerin esası, vesayet zümrelerinin neden yeterince başarılı olmadıklarına dair kendilerini vasi tayin edenlere hesap vermesidir.
Bu anlamda 15 Temmuz darbesi hesap sormak değil hesap vermek için yapıldı.
Ancak darbe dönemlerinden nice başarılar da elde ettiler.
Dindarlar devlete küstü.
Kürtler devlete küstü.
Aleviler devlete küstü.
Azınlık vatandaşlarımız devlete küstü.
Toplum, ABVR nedeniyle devlete düşman oldu.
ABVR nedeniyle bürokrasi, asker ve polis, toplumu uzun süre potansiyel suçlu gördü.
Bu iklimin ürünü olan ideolojiler de tersten bu algıyı pekiştiren eylemler içinde oldular.
İslamcılık
Kendi ülkesinde kendi halinde yaşayan dindarlardan İslamcı ideoloji ürettiler.
Hem dindarın haklı itirazını İslami örgütlerle manipüle ettiler hem de siyasal İslam söylemi ile bu sömürgeci geleneği güncellediler.
Siyasal İslam tanımlaması İslam fobiyi kalıcı kılmak ve bölünmüşlüğü derinleştirmek için sürdürülen bir kara propagandadır.
Siyasal İslam söylemi “Türk toplumuna” kurulan Batıcı bir tuzaktır.
Beri taraftan İslami hareketler, kendilerinin mutlak referans olduğu yargısının ardından düş kırıklıklarını yönetemediler.
Asıl konumuz İslami hareketlerin devlet olgusunu emperyalizm ve tağutilikle eşitleyen geleneği derinlemesine analiz etmesi.
İslami yapılar Vesayet Rejimi’nin (VR) oyunlarını deşifre edemediler.
Kapsamlı bir Cumhuriyet dönemi ‘öz eleştirisi’ yapıldığında, Ed-devlet ile Vesayet Rejimi mücadelesini tam olarak çözümleyemediklerini görecekler.
İslami hareketler, Türk kavramını ideolojik perspektiften değil siyasi, stratejik ve sosyal antropoloji temelinde analiz etmeli.
Türk milleti kavramını ümmet kavramının anti tezi olarak düşünmemeliler.
Kavramı teknik üst bir kavram olarak kabul etmeli, zenginleşmesine katkı sunmalı.
Kavrama karşı mücadele, gemiyi eni sonu Türk ırkçılığı limanına sürükleyecektir.
Önünde ya da arkasında İslami kavramların yer almadığı her şeye karşı süren tekfir refleksinin tüketiciliğinin bilinçaltı etkisi fark edilmeli.
Yeni çağda, özgün ve organik bir tanımla, Laiklik gibi kendi önerisi olması gereken bir olguyu ve yönetim biçimini, neden bugüne kadar gün yüzüne çıkarma becerisi ve cesareti gösteremediklerini tartışmalılar.
Cumhuriyet’in tarihsel bir sapma olduğu alt bilinci her şeye rengini veriyor. Cumhuriyet bir sapma değil tarihi bir zorunluluk.
Bir zorunluluğu suçlamak Fransız tarihçi Julet Michelet’in ifadesiyle yağmuru mahkemeye vermek gibidir.
Muhafazakârlar, kendi geçmişlerini 1950 ile başlatmaktan vazgeçmeli.
Cumhuriyet ile Cumhuriyet dönemi zulümlerini ayrı ayrı değerlendirmek, geleceğe dair yaratıcı ve yararlı imkanlar sunacaktır.
Türkiye modelinin yine en büyük aktörü olacak olan İslami yapıların teorik, kavramsal ve rutin dışı bir aydınlanmaya ihtiyacı var.
Kürtlük
Kendi topraklarında kendi halinde yaşayan Kürtlerden Kürtçü ideoloji ürettiler.
Faşizan politikalara karşı Kürt’ün haklı itirazını Kürtçü örgütlerle manipüle ettiler.
Bağımsız Kürdistan tanımı; Kürt fobiyi kalıcı kılmak ve bölünmüşlüğü derinleştirmek için sürdürülen bir kara propagandadır.
Bağımsız Kürdistan, BVR’nin sömürge stratejisinin İslam fobiden sonra ikinci büyük can simididir.
Kürt sorunu, bugünün koşullarında Kürdün kendine kurulmuş Batıcı bir tuzaktır.
Kürtçü politikacılar, Türk kavramını şeytanlaştırarak, Türklüğü “düjmın” statüsünde görerek bu tuzağa düşmektedirler.
Türk ve Türkiye kavramının tashih edildiğini, kapsamının ırktan arındırıldığını, kavramın etnisite dayatması içermediğini, neredeyse hiçbir aydının artık böyle düşünmediğini, bunun artık uluslararası ilişkiler kapsamında bütüncül bir kimlik kartı olduğunu bile bile, neden ısrarla etnik esaslı karşı argüman geliştirdiklerini irdelemeliler.
Bürokratik faşizmin asimilasyon politikalarına karşı verilen “sivil mücadeleler”, ezilen milletlerin milliyetçiliği kapsamına giriyordu ve beyazdı.
Ancak Kürtlerin, inkâr ve asimilasyon dönemi bitmesine rağmen aynı tepkiyi ısrarla devam ettirmeleri şovenizme girer ve siyahtır.
Kürt olup İslami, Sol, Alevi ve Ermeni ve Yezidi olan yapıların; PKK söylemlerinin düşün dünyalarına etkisi konusunda öz eleştiri yapmalı.
Hasan Reşit Tankut dönemi mantığı ve siyaseti artık yok.
Bu haliyle Türkiye Kürtleri, toplum katında da meşruiyet krizinin eşiğine ulaşacaklar.
Bu sarsıcı çelişki kendi haline bırakıldığında sorun sadece güvenlik perspektifine oturacak, bedeli ağır olacak.
Bilinçaltı temizliği Kürtler için de geçerli;
ABVR’nin ve müesses nizamın yaşattığı tüm sıkıntılara karşı “PKK olmasaydı her şey daha kötü olurdu” düşüncesini ve teröre alan açan bu alt bilinci resetlemeli.
Gelinen noktada devletten çok uluslararası güçlere güvenmenin daha çok kazanım getireceği gibi kulaktan kulağa fısıltıyla aktarılan kanaatin bir serap olduğunu fark etmeli.
Kürdi bilincin ve özellikle Kürt solunun kapsamlı ve rutin dışı kavramsal teorik bir aydınlanmaya ihtiyacı var.
Solculuk
Yeni devlet ya nasyonal ya da enternasyonal bir temele oturacaktı.
Osmanlıcılık ve İslamcılık seçeneği elenmişti.
1921’de Türkiye Komünist Partisi’nin kurucuları Mustafa Suphi ve arkadaşları öldürüldü.
Bu ve benzeri gelişmelerden sonra geriye kalan tek seçenek icra edildi.
Müslümanlar, Gayrimüslimler, Aleviler ve Kürtler gibi kovuşturmalarla Solcular da devlete küstü.
60’a kadar örgütlü bir Sol olmadı.
60’lı ve 70’li yıllarda ana akım Türkiye Solu içinde; Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar gibi öncülerin Marksist kalarak yerli ve milli bir yol tutmak için yaptıkları tartışmalar oldukça kıymetli bir arşiv olarak elimizde duruyor.
Bu tartışmaların yazı kapsamında en önemli yönü, Türkiye kavramının kendi öz gücünün olduğunu göstermesi.
Türkiye tek başına teknik bir isim değil, dayatma kabul etmeyen, içine aldığı unsuru, yerli ve milli bir olguya dönüşmeye zorlayan kurucu bir olgu.
Hikmet Kıvılcımlı’nın o dönemde Marksizmin tarihsel materyalizmini maddi üretici güçler ve manevi üretici güçler diye ikiye ayırmak zorunda kalması buna örnektir.
68 kuşağı, Osmanlı’nın dinî karakteri ve halkın tebaa kültürü ile yönetilmiş olması tarafıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ilerici bir devrim olarak kodladı.
Organik Sol, ulus kavramını hiçbir zaman ırkçı bir temele oturtmadı.
Ancak Marksist düşünme kodları Sol’un Müslümanlığa karşı mesafeli duruşuna neden oluyor.
Sol; Kürtlere, Alevilere, Milliyetçilere ve diğer ideolojik yapılara gösterdiği toleransı İslami yapılara bir türlü gösteremiyor.
Bu aynı zamanda dejenere Solun içindeki gizli Batıcı karakteri de imliyor.
Toplumsal iç çelişkiler de söz konusu olguya rövanşist bir karakter kazandırıyor.
Bugün kendini Sol olarak tanımlayan bazı oluşumlar, İslami hareketlerin tamamını siyasal İslam söylemiyle karalayan kampanyalarda başı çekiyor.
Bilinçli bir sömürge aksiyonu olan İslam fobi teorisine ve verdiği tahribata gönüllü hizmet ediyorlar.
Determinizme düşmeden tüm süreci nesnel yasalarla ele alma en doğru metodoloji olarak kendini gösterirken;
Türkiye’nin aynı zamanda soldan bakan bir perspektife ihtiyacı var.
Bu nedenle Türk Solunun kapsamlı bir öz eleştiriye ve düşünce kalıplarını güncellemeye ihtiyacı var.
Türk Milliyetçiliği
Modern devletlerin temel kavramı olan Ulus ile Millet kavramı, aynı içeriklere sahip değil.
Millet kavramı çok katmanlı bir içeriğe, ulus kavramı iki katmanlı bir içeriğe sahip.
Millet kavramı; din, kültür, etnisite ve coğrafya gibi katmanları birlikte taşıyor.
Ulus kavramı etnisite ve coğrafya katmanlarını içeriyor.
Toplum bu nedenle refleks olarak Ulusçuluk ve Nasyonalizm gibi sorunlu yabancı kavramlardan uzak durdu.
Atatürk milliyetçiliği ırkı değil beyanı ve vatandaşlığı esas almıştı.
Bu bilinç daha sonra Vesayet Rejimi tarafından Kemalizm maskesiyle manipüle edildi.
Türk milliyetçileri; İslamcılar, Solcular ve Kürtler tarafından ayrı ayrı vülgerleştirildi.
Oysa ırkçı düşünce ile milliyetçi düşünce aynı frekansta değil ve aralarındaki ton farkı fonksiyonel sonuçlara iletecektir.
Türk ulusçuluğunun ırkı esas aldığı, Türk milliyetçiliğinin beyanı esas aldığı ve Ülkücülüğün ise vatanseverliği esas aldığına dikkat etmeli.
15 Temmuz gecesi sokaklarda ve nizamiyelerde direnen ülkücüler unutulmasın.
Beri taraftan Türk milliyetçileri de diğer doktrinler gibi vesayet rejiminin oyununa geldi.
Türk’ün teknik ve stratejik anlamını görmezlikten gelerek etnisite vurgusunu öne çıkardılar.
Paradoksa bakın ki Türkçülük ideolojisi ile Türk milliyetçileri, Türk milleti kavramını deforme etti ve zarar verdiler.
Türk milliyetçiği; çoğunlukla müesses nizamların yanlışlarını sorgulamadan düzen gücüne yaslandı.
Kendilerinden başka her yapıyı resen devlet düşmanı olarak kodlayarak onların izzetinefsini hiçe saydı.
Türkiye’de ideolojik hareketler de benzerini yaptılar, ifrat genellemelerle Türk milliyetçilerinin izzetinefsini hiçe saydılar.
Mümkün olduğunda Türk milliyetçileri, Türkiye modeli teorisine muazzam bir katkı sunacaktır.
Yeni anayasa hazırlığında tarihi sorumluluk herkesten çok kendi uhdelerinde.
Türkiye’de devlet-toplum, devlet-entelektüeller ve devlet-doktrinel hareketler ikiliğini tedavi edecek reçeteyi milliyetçi çevrelerin kaleme alması gerekiyor.
Yeni ülke koşullarıyla milli devlet teorisinin oluşumunda mutabakat kolaylığı sağlanması için temel kavramların tashihinde başat rol oynamalılar.
İslamcılar devletin din dayatmasına, milliyetçiler devletin ırk dayatmasına karşı çıksınlar.
Bu; öncelikle milliyetçilerin, pratik hayatı esas alan sıra dışı kapsamlı bir öz eleştiri yapmasını gerekli kılıyor.
Sonuç
En büyük öz eleştiriyi en fazla kahır alan sınıf yapmalı.
Ed-devlet’le Vesayet Rejimi mücadelesini bilen, bu iki cephe arasında kalarak hem elitizmin tüm nimetlerinden yararlanan hem de affedilemez yanlış politikalara seyirci kalan, çoğunlukla VR’ne ve vasilerine yanlayan pasifist devlet bürokrasisi…
Devlet olabilmenin önünde asıl ayak bağı sizlersiniz.
Trajik öyküyü devam ettirmeyin!