Türkiye Risalesi ve Tarihi Seçim

George Orwell, edebi metin dahi olsa siyasi içerikli olmadığında yazılarının ruhsuz kaldığını söyleyerek yolumu aydınlattı.

Yaşama dair teorik düşüncelerimi, sıcak gündemlerle iç içe yazının ana bağlamından uzaklaşmadan yazdım.

Okuru; kendi inanç ve kültürünün içinde gönüllü kalan ve Türkiye olgusunu esas alan bu gözü kara yazı ile baş başa bırakıyorum.

El İlah

İnsan yoksa Allah yoktur. İnsan olduğunda Allah var.

Allah üzerinden insanı anlamak yerine insan üzerinden Allah’ı anlamalı.

Bugünün Müslüman zihninde tinsel piramit ters duruyor.

Yaşam kurgusunu kökünden etkileyen bu düşünce biçimi gerekli. Zira bu bakış sonuçta iki farklı dünya yaratıyor.

“Din” dünyası ile “İnsan” dünyası.

İnsanın dünyası din dünyasını kapsar.

Din üzerinden yaşama bakan hem dinin külliyatı içinde hem de yaşamın içinde edilgen bir nesne olur. Kendine, topluma ve hayata yük olur.

İnsan üzerinden hayata bakan eleştirel kişiliğiyle tahkiki inanca ulaşır, Allah’ı, dini, vahyi ve hayatı yerli yerine koyar.

Kant haklı.

Modern hayat ile İslami düşüncenin karşılaşmasından oluşan ve oluşacak krizleri bu bilinç çözer.

Müminin feraseti bunu anlar.

Günün can yakıcı soru ve sorunları karşısında tek başına ‘aktarılan dini’ savunarak ya da bu dini bugüne uyarlamak için sınırları zorlayan yorumlar yaparak işin içinde çıkılmaz.

El ilah, insan doğasının acizlik ve tapınma duyusunu tatmin etmek için yarattığı ilah arayışlarının hakikatidir.

El ilah insanların doğasındaki ilahi parçaların bütünüdür.

İnsan Allah karşısında nesne değil öznedir.

Susarak itaat acizliğin alt ucu, kendi benliğiyle anlamaya çalışmak üst bilinçtir, hikmettir.

Bir yaratan varsa ve eğlenmek için bu yaratma olayını gerçekleştirmemiş ise insan zihnini rahatlatıcı bir müdahilliğinin olması zorunlu idi.

Yarattığı ile didişen onu istiskal eden değil onu tanımlayan, hakkını veren ve muhatap olan bir Allah zorunlu.

Ona; her şeye doğan güneş gibi sadece inananı değil yarattığı her insanı muhatap almak yakışır.

Aksi halde Allah olma özelliği yok olur.

Bu kavrayış ve merak kapasitesine sahip bir insan yarattı ise yaratışın öncesine ve sonrasına dair iletiler vermesi de vacipti.

Bu manada insan objektif olarak sonuna kadar şaşırma, soru sorma ve şüphe duyma hakkına sahiptir.

Bu sorgulama insanın elinden alınamaz.

Din, bu fıtri entelektüel güdüyü zaten yenemez.

Ahiret, yaşamın ve insanın enerjisinin var ettiği zorunlu bir din günü ve bir hesap günüdür. İnsan buysa bir hesap günü de olmak zorundadır.

Bu düşünme biçiminin Allah’ın ayeti ile örtüşüyor olması dairesel döngünün tamamlandığını gösterir.

El İnsan

El insan yani “ben”.

Her insan bir bendir.

“Ben” doğmamış olsaydım teolojik tartışmaların içinde olmayacaktım. Ne olup bittiği de “beni” ilgilendirmeyecekti.

Ben kimim? Altı canlı aleminden biri olan ahsen-i takvim insan ailesi.

Yaratılıştan milyar yıl sonra oldum. Karşımda sonsuz bir evren var. Görsel olarak kusursuz.

Ancak anlamsal olarak insan zihin kapasitesini aşan öğeler içeriyor.

İçinde bulunduğum dünya ise son derece karmaşık.

“Tüm bunlar niçin” sorusuna karşı öne sürülen dini tezler, bilgisel olarak tatmin etmiyor. Bilişsel olarak makul.

İslam’ın Allah’ın kelamı üzerinden yaptığı ontoloji ve öte dünya izahı da “peki ama neden” sorusunun soğukluğuna çarpıyor.

Bir dindarın bu anlam arayışı karşısında can havliyle kutsal metinlerden ayetler sıralamasını anlarız ama yetmez.

Mümin olmak için yeter ama Müslüman aydın olmak için yetmez.

Bugün kişilere tek seferde yüklenen inanç, insanı varlık karşısında atıl yapar, bu şuur ise hayatın kurucusu (Varis/Halife) yapar.

İslam, insan yaratıldıktan sonra var oldu. Bu nedenle hayat İslam’ı da kapsar.

İslam, hayat için bir öneri iken, geleneksel İslam, serbest zamanlarda kendini yaşama dayatıyor.

Ortodoks Müslüman’ın hayatı din kalıbı içine alma hatta hapsetme refleksi realiteye yenilir.

Dayatmanın nedeni ise anlam yitimi ve öz güven kaybı.

Kültürel Müslümanlık, Allah ile insanın bağını koparıyor sadece Allah ile mümin ilişkisi kuruyor.

Cahiliye devri ruh göçüyle bu kez Müslümanlaşarak kendini yaşatıyor.

Modern dönemde din, kişilikleri dejenere ederek, eleştirdiği diğer semavi dinlerle benzer akıbeti yaşıyor.

Din adamının doğası ise insanı Allah’a kurban etmekle meşgul, yatıp kalkıp bu hedefe ulaşmak istiyor.

Allah’ı toteme çevirmek isteyen bu kadife putperestlikle yolları ayırmalı!

Aydın âlimler esasta daima bu olguyu (El İnsanı) ve El İlahı (Allah) anlamaya çalıştı.

Ama ya dışlandılar ya da ilgi görmediler.

Ama tüm bunlara rağmen din, normal insanın makul bir yaşam ihtiyacı olarak varlığını sürdürecek.

Ed Din

İslam, sözünü ettiğimiz zorunlu müdahilliğin tanımı olabilir mi?

İslam, Allah’ın insanın serüvenine önerisi.

El İslam insanın Allah ile olan fiili münasebetinin tanımıdır.

Bu kadar üst bir muhataplık meleklerde bile Allah’la tartışmaya ve ona karşı görüş belirtmeye neden olmuşken din adamlarına ne oluyor?

İnsan öz bilinciyle kendini diğer canlı türlerinden ayırdığı gibi onların mutlak itaat düzeninden de ayırdı.

Bunu Allah’ın kendi zatı istedi!

İnsan da doğal olarak yaratılış özelliklerine uygun davrandı. Bir çitadan hızlı koşmamasını, bir ağaçkakandan ağacı gagalamamasını isteyemeyeceğiniz gibi insanı da fıtratına ters davranmaya zorlayamazsınız.

Yaratılışın ilk evresinde yaşam çetin ve güçtü.

Her adımda karşılarına birden çok yolun çıkması ve bu yolların sonunun meçhul olması hidayet kavramını doğurdu.

Allah, hidayet kavramını inhisarına aldı.

Çünkü insan doğasının eksiği vardı hem yaratılış öncesini hem de ölüm sonrasının ne olduğunu bilmiyordu.

Allah, yaşama müdahil olmayı yine insan aracılığıyla yaptı.

Allah’ın elçileri oldu.

Elçilerin tamamı el ilahtan başka ilah olmadığını anlatarak mutlaka sosyal yaşama dair tavsiyelerde bulundular.

Nasıl ki iman kavramı amel kavramından ayrılamazsa tevhit kavramı da aslında sosyal düzenin ana rahmidir, birbirinden hiçbir şekilde ayrılmaz.

Tevhit, sosyal hayatın adalet ve erdem üzerine kurulmasının kavramsal çerçevesini verir. Din ise bu idealizmin hukukunu yeni şartlara göre kurgular.

Tarih boyunca yeni şartlar yeni elçileri zorunlu kıldı.

Peki ya şimdi?

Er Resul

Muhammet (S.A.V) de bir insandı.

O da diğer elçilerin yaptığını yaparak vahyi insanlara iletti.

“Ben de sizin gibi bir insanım, vahyi size iletmekten başka bir ayrıcalığım yoktur” dedi.

İlk ayet ve sureler önce el insanı (Beni) sonra en nası (İnsanları) bilinçlendirdi.

İslam inancına göre Hz. Muhammet son peygamberdir.

Bir daha vahiy gelmeyecektir.

Bu olgu İslam kültürünün en güçlü kabulüdür.

Bu gerçeklik İslam’ın en yaratıcı tarafıdır, modern ve postmodern yaşamda da var olmasının garantisidir.

Hayat debisi yüksek bir ırmak gibi gümbür gümbür akıyor. Her şey değişiyor. Kelimelerin ve kavramların anlamları da. O dönemde olmayan nice kelime, kavram, olgu, olay ve yenilik hayata katılarak önüne gelen her şeyi geleceğe sürüklüyor.

En gözde sahabelerin bile irtihalden sonra; yeni toplumlar, olaylar ve olgularla karşılaştığında nasıl “afalladıklarını” biliyoruz.

Gönül isterdi ki bu zor modern zamanlarda tekrar vahiy insin. Allah, insan ile konuşsun!

O zaman modern hayatta El Emr; son din tecrübesini de deneyimleyen insana, insan basiretine ve hikmete bırakıldı.

Bu, Müslüman’ın uygarlık akışına katılabilmesinin gerek şartı, kendisinin de bilginin tek merkezi olmadığı bilincinin meşru dayanağıdır.

Buradan başlamayan modern dini bir teori makbul olmayacak, medeniyet öneremeyecek, tersine ısrar ettiğinde kült bir inanış olarak tarihselleşecektir.

Bunu Müslüman aklın kabullenmesi ve kendini kötü hissetmemesi gerekir.

El Kitap

Kur’an-ı Kerim kitap olarak tek seferde Hz. Muhammet’in eline geçmedi.

Bir tarih evresinde bizim gibi insanların yaşadığı doğal bir ortamda, o bölge koşullarında, o toplumun dili ile 23 yılda tamamlandı.

Hatta peygamber yaşarken bu yazılı metinleri bir kitap haline getirme düşüncesi bile hiç olmadı. Herkes kendi hayatının derdindeydi!

O tarih evresi tüm bileşenleriyle birlikte geride kaldı.

Müslüman olarak elimizde Allah’ın kitabı, peygamberin yaşamı, içtihat, basiret ve hikmet var.

İnsan olarak da elimizde İslam dışı dinler, inanışlar, değerler, farklı yaşam formları, mezhepler, meşrepler, uygarlıklar ve hâkim olgu olan modern hayat var.

Din adamları asrı saadet terminolojisini bugüne aynıyla uyarlarlarsa toplumu ve yaşamı bölerler.

Tarihi bir kesiti kopararak her yeni zaman diliminin tepesine bırakmak Procrustes’in Yatağı’ndakine benzer bir vahşiliği var eder.

Bilinçli Müslüman’ın vicdanı ve insanın onuru bunu kabul etmez etmeyecektir.

Ayağını bugüne basarak İslam’ı ve İslam tarihini okumalı.

Ayağını asrı saadete basarak bugüne gelinmez, gelinemeyecektir.

Aksi halde hepimizin bir şekilde hala yaptığı gibi vahyi olur olmaz durumlarda ve bağlamsız koşullarda umarsızca kullanma absürtlüğü ve saygısızlığı kaçınılmaz olur.

Ve Işid’ler kıyamete kadar bitmez!

Aydınlanma

Aydınlanma, küresel çapta ontolojik bir krizden doğdu.

Yaşamı mitolojiden ve dini absürtlüklerden arındırma amacı taşıyan aydınlar, bazen canları pahasına bir düşünce evreni oluşturdular.

İnsanı, yeniden tanımladılar.

Üstelik nice batılı filozof dindardı.

Aydınlanma batılı filozoflara, el insanı tarif eden Müslüman bilgelerden tevarüs etti.

Batılı filozoflar muharref din anlayışı ile mücadele ederken kendi dindarlıklarını yaşamaya devam ettiler.

Hatta Hegel, Hristiyanlığın teslis inancı formunu kullanarak bir metodoloji geliştirdi. Diyalektiğin temeli baba-oğul-kutsal ruhtaki geçiş ve tekâmül öğesidir.

Bunu fark edemeyenlerin Hegel’i anlaması zor oluyor.

Aydınlanmanın ana problemi ise İslam’ı dikkate almaması oldu.

İslam’ın yok sayılması sömürge dönemi siyasetine kurban gitmiştir.

Onlar Endülüs üzerinden İslam medeniyeti fikriyatını okudu ve şok oldular ama atıf yapmayarak görmemezlikten gelerek yollarına devam ettiler.

İslami değerler manzumesi uygarlığın akışına dahil olmalı.

İnsan bu kırılmayı telafi etmeli.

Modern dünyaya önerimiz şudur:

Kur’an-ı Kerim, objektif kriterler ve bilimsel metodoloji ile baştan sona incelensin. Vahyin insan sözü olup olmadığına karar verilsin, kamuoyu ile paylaşılsın. Sonuca birlikte razı olalım. Belki biz yanılıyoruzdur!

Marksizm

Aklın kendini mitolojik ve dini unsurlardan soyutladığı konforlu alanda bir toplumsal değişim teorisi kuran Marksizm; felsefi, ekonomik ve siyasi alanda bütüncül bir bakış açısı ile insanın serüvenine benzersiz olumlu katkıda bulundu.

Marksizm, Batı paradigmasının antitezi olarak doğdu.

İnsan, Marks’ın evrenin sırrını çözdüğünü sandığı teorisinden Komünist absürtlüğü ve öfkeyi eledi. Teori olması gerektiği gibi sosyal demokraside karar kıldı.

Gelinen noktada devasa tarihsel süreci basamak atlayarak basit ve katı kategorilere ayırması, bireyi düzenin nesnesi olarak kendine yabancılaştırması ve en önemlisi bilişsel açılım içermemesi ve uygarlığın gün geçtikçe daha fazla bilişsel evrenin derinliğine vakıf olmasıyla materyalist teori hızla tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı.

Marksist teori gitti ama insanlık yararlanıp durduğu sol bir bakış açısı kazandı.

Sol terminolojiyi ve solun analiz yeteneğini dikkate almayan modern İslam düşüncesi yaratıcı olmaz.

El Erki

Demokrasi (El Erki), Hristiyan kültürü, aydınlanma, sanayi devrimi, laiklik, liberalizm, materyalizm, doğal haklar kanunu, kölelik kurumu, kapitalizm, sömürgecilik kültürü, coğrafi keşifler, dejenere olan toplumsal ve bireysel yaşamlar, imparatorlukların çöküşü, parçalı kuzey devletlerinin yağma gelirlerinin azalması, ticaret döngüsünün değişmesi, burjuvazinin doğuşu gibi bir dizi faktörün karmaşık etkileşiminin var ettiği iklimin bir ürünü olarak tekâmül etti.

Ekonomik, siyasal ve toplumsal altüstlere maruz kalan batılı devlet yönetimleri, iktidarlarının devamı için demokrasiye ulaştılar ve benimsediler.

Demokrasi, sosyal dengelerin değişiminde rejimlerin devamının garantisi oldu.

Kitaplarda anlatılan demokrasinin nimetleri başlıklarının tamamı bu ana başlığın alt başlıklarıdır.

Demokrasiyle, seçkin yönetici kadrolar miras yoluyla devraldıkları devleti yönetmeye devam ettiler.

Batı dışı devletler ise demokratik kültürü var eden şartları yaşamadan ülkelerini demokrasi ile yönettiler.

Kendi gerçekliğinden kopuk hazır bir rejimi, paket düşünme formlarını da yanına katarak toplumlarına giydirdiler.

Bu nedenle Batı dışı toplumlarda demokrasi Batı’dan icazet alma esasına dayandı. Bu demokrasi türü Batı dışı toplumları kişiliksizliğe ve bağımlılığa sürükledi durdu.

Gelinen noktada Batı demokrasisi uydularıyla birlikte sınavı geçemedi.

Demokrasi, seçilenin tahakkümünü meşru gören bir yapı olma özelliği ile kültürümüze uygun değildir. Bunu kimsenin sorgulamaya niyetinin olmaması ayrım olmaksızın hepimizin doğasında olan rant kültürü. Her yapı iktidar olup zenginleşmek için sıra beklemektedir.

Kendi kültürel iklim koşullarında organik bir demokratik düzen inşası, toplumu var eden her sosyal yapının ortak ve samimi kaygısı olmalı.

Türkiye, potansiyeli ve enerjisi ile demokrasiyi aynı zamanda etik bir olguya dönüştürebilir.

Türkiye El Erki.

Özgün ve organik bir sistem kurgusu olarak Türkiye demokrasisi.

Türkrasi.

Bu mümkün.

Türkrasi

Felsefi, sosyal ve ekonomik olarak kuramsal bir Türkiye modelini teorize edebilir, uygular ve çağımıza önerebiliriz.

Uygarlığın birikimini içselleştirerek;

Kendi mozaiğinin tamamını Müslümanlığı, Aleviliği, Ermeniliği, Rumluğu, Yahudiliği, Laikliği, Türklüğü, Kürtlüğü, kendi olmak isteyen her etnisiteyi, mezhebi, meşrebi, solu, sağı, ülkücüyü, milliyetçiyi, feministi vs. içinde barındıran bir üst ülkü.

İçinde adalet, merhamet, ahlak, takva, haysiyet, şeref, izzetinefis gibi bu toprakların kültürünün kavramlarını mezcetmiş bir demokrasi kültürü var edebiliriz.

Kendi tarihimizi, devlet geleneğimizi, toplumsal düzenimizi, alt kültürlerimizi, komşuluk ilişkimizi, mahalle kültürümüzü, yardımlaşma bilincimizi, imecemizi, bayramlaşmalarımızı, kendi gastronomimizi, kendi şiirimizi, kendi müziğimizi, kendi sanatımızı, kendi folklorumuzu, örfümüzü, adetlerimizi ve geleneklerimizi kuramlaştırabiliriz.

Toplumu var eden her unsurun hakkını veren bir siyasal, ekonomik ve toplumsal düzen inşası.

Toplumu var eden her unsurun “izzetinefsini” esas alan, saygı duyan, koruyan ve teminat altına alan bir sosyal düzen arayışı.

Kim başa geçerse geçsin iktidarı behemehal sermayenin ve mülkün el değiştirmesi olgusuna mecbur bırakan fasit anlayış değişmeli.

İktidar halkası içinde olmayanın hiçbir şekilde devlete yaklaşamadığı vesayetçi bürokratik düzeni değiştirerek daha meritokratik bir düzen kurmak mümkün.

Siyaseti; toplumda kimlik sorunu yaşayan, itibarını, ticaretini ve popülaritesini basamak atlayarak artırmak isteyen ve başka bir etik değere ihtiyaç hissetmeyenlerin önüne toplaştığı bir menfaat kapısı olmaktan çıkarmalı.

Ahlak ve aşkın değerler esaslı bir siyaset hukuku oluşmalı.

İzzetinefis

İnsanı temel referans alan bir düşüncenin ve Türkrasi’nin ana dayanağı ne olmalı?

İnsanı insan yapan temel ilke ve o ilkenin mutlak dayanağı tespit edildiğinde insana dair her şeyin de temel unsuruna ulaşılır.

Bu konuda mitolojik, felsefi ve teolojik teoriler var.

Biz teolojik bir koridordan gideceğiz.

Yaratılış ile ilgili ayetler baştan aşağı bir kavram evreni oluşturur.

Orada kelimelerin doğuşuna tanık oluruz.

İnsanın serüvenini biçimlendiren öznenin “izzetinefis” olduğuna tanık olacağız.

İzzet, üç kimlikte de temel kavramdır.

Allah’ın izzeti, İblis’ in izzeti ve el insanın izzeti.

Allah meleklere; “Ben yeryüzünde bir vekil yaratacağım” der.

Melekler; “Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan akıtacak bir varlık mı yaratacaksın?” diye sorarlar.

Allah, “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim” der.

Ve insanın yaratılışı tamamlanır.

“Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”

Bu karar insanın şerefinin kaynağıdır.

“İnsana ruhumuzdan üflediğimizde…”

Bu da insanın asaletinin dayanağıdır.

İnsanı insan yapan ana maya budur.

Bu yaratılış biçimi sonuçta ben’ in en temel duygusu olan “izzetinefsi” var eder.

Yaratılış aşamasında İblis insanı aşağılar.

“Bana karşı üstün kıldığın şu insana bakar mısın!” der.

Kendi izzeti için insanın izzetini istiskal eder.

“Ben ondan daha iyiyim, beni ateşten yarattın onu topraktan yarattın!”

İblis de kendince izzetinefis mücadelesi vermektedir ama bu tepkinin adı Kur’an’da zillettir.

Böylece izzetin zıddı zillet doğar.

Şeref ve haysiyet yoksunluğu.

O günden bugüne zillet, sahte izzetinefis eylemlerinin adı olur.

Böylece izzet kavramı, Hakiki İzzet ve Suni İzzet şeklinde iki anlam içerir.

Allah, İblis’ e dünyada mühlet verince;

İzzet ve zillet iki büyük teorinin temel kavramı olur.

Bu antinomi, hayatın uzun akışında dallanır budaklanır.

İblis Allah’a karşı şu cümleyi kurar: “İzzetine ant olsun ki onların tümünü azdıracağım!”

İblis burada izzet kavramını kullanmaktadır, böylece hem mutlak izzeti hem de ben’ in izzetini hedef almaktadır.

Böylece insanın öz saygısını zedeleyen her davranış şeytani olur.

İnsanın onurunu koruyan her davranış rahmani olur.

İnsana saygısızlık Allah’a saygısızlıktır.

Kök insanın en yüce kök değeri izzetinefsidir.

Bağlamsal olarak her bir toplumun ve her bir devletin de kendi tüzel izzetinefsi vardır. İnsanın oluşturduğu küçük-büyük her sosyal yapının temel ilkesi izzetinefistir.

Dolayısıyla Türkrasi’nin, bu temel değeri esas alarak teorize edilmesi birçok sorunun hukuki çerçevesini belirlemiş olacaktır.

İzzetinefis, saygı kavramını, iman-amel ilişkisinde olduğu gibi kendinin ayrılmaz parçası kılar. Saygı ise farklılıkların harmonisi, barış ve esenliğin harcıdır.

Modern hukukta da benzer kavramlar temel ilke olarak kabul görmüştür.

Prof. Dr. Sami Selçuk şeref kavramının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve ilk mahkemelerin kararlarında en yüksek değer olarak benimsendiğini ifade etmiştir. En yüce değer noktasındaki geleneksel mefhumların Türkçe karşılıklarının bulunmasını ve bu bilincin geliştirilmesini tartışmaya açmıştır.

Ed Devlet

Her sosyal birlik yeni bir kişilik yeni bir kimlik var eder.

Aile, tek başına soyadını taşıdığı erkeğin kişiliği değildir. Üyelerin tamamının istencinin toplamının daha fazlasıdır. Aile bağımsız bir canlı kimliğiyle düşünür, davranır, karar verir. Ve ailenin şerefi her şeyin üzerindedir.

Toplumun, devletin, tarihin, kültürün, coğrafyanın, ülkülerin ve ideolojilerin diğer sosyal ölçeklerin tamamı yeni bir kişilik var eder. Maddi manevi alt kümelerin toplamının daha fazlası ed devlettir.

Ed devlet, bireyin izzetinefsini, toplum mozaiğinin tamamının izzetinefsini ve devletin izzetinefsini esas alır, bunu her şeyden üstte tutar.

Allah’ın ruhunu taşıyan insanların toplam ilahi ruhunu taşıyan bu varlığı reflekslerinden, eylemlerinden ve tutumlarından tanırız.

Onun karar verme biçimi bir süreç içerir.

Yüksek sesleri duyar ama daha yüksek ultrasonik sesleri duymayız.

Sosyal ölçek büyüdükçe insanilik azalır tanrısallık artar ve görünmezlik oluşur. Eylemler de kişi refleksinin aksine anlık olmaz bir süreç içerir.

Tarihimizi, yaşadığımız süreçleri izlediğimizde ed devletin tutumlarına tanık oluruz.

ABD emperyalizminin Irak işgaline Meclis’in gösterdiği tepki buna örnektir.

15 Temmuz darbe gecesi buna başka bir örnektir.

O gece; mutlak kötülüğe (darbe) karşı el insanın kök ve öz duygusu harekete geçti.

Her birey birbirinden bağımsız, kendi izzetinefsi için meydanlara indi.

Toplum, kendi izzetinefsi için direnç gösterdi.

Devlet, izzetinefsi için mücadele etti.

Zillete ve mutlak kötülüğe hayır denildi.

Farz-ı kifaye gibi yeter-tepki kuralıyla bütün nüfusun sokaklara inmesi gerekmedi.

O gecenin mucizeleri ve bilinmeyen sırlarının kökeni budur.

Detaylardaki ve süreçteki problemlerin bu kapsamda önemi yoktur.

O günün ruhu ed devletti.

Hepimize dair olan her şeyde ed devleti izleyin!

Cumhuriyet

Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Tarih boyunca çöküşler durdurulamadı.

Ama biz durdurduk. Bu başarı güçle olmadı stratejik siyasetle oldu.

Bu nedenle taze Cumhuriyet’te her olgu objektif değil siyasidir.

Çöküş sonrası yeni devlet, devri sabık fikri ve reddi miras stratejisiyle mümkündü. Ya tamamen tarihten silinecektik ya da koşullarla var olacaktık.

Cumhuriyet dönemi devrimlerinin tamamı öz olarak güvenlik içeriklidir.

Önceden hazırlanmış özgün bir teori değil apansız şartlara maruz kalma halidir.

Emperyalist hegemonya altındaki güvenlik ihtiyacı, daha sonra görmemezlikten gelme ve asimilasyon refleksi gösterecek olan kritik kararların alınmasına neden oldu.

Bunu bir metaforla açıklayalım. Kendi gezegenimize bir asteroit çarptı.

Bütünden bazı büyük parçalar koparak uzaya dağıldı (İslamlık, Kürtlük, Alevilik, Azınlıklar).

Hala çekim alanımızda olan ama başka gezegenlerin çekim alanlarına da yakınlaşan uydularımız oldu.

Esasta ve ed devlet perspektifinde Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam’la savaşı değildi.

Ne siyasetçiler anlatabildi ne de toplum anladı; İslamcılık doğdu.

Türkiye Cumhuriyeti Kürtlere düşman değildi.

Ne anlatabildiler ne anladılar; Kürtçülük doğdu.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin Alevilerle de savaşı değildi.

Ne anlatabildiler ne anladılar; Devlet’ten ve Sünnilik’ten koptular. Yaşanan trajediler radikal solu ve Avrasyacılık’ı besledi.

Türkiye Cumhuriyeti azınlıklara düşman değildi.

Ne anlatabildiler ne anladılar; diaspora doğdu.

Türkiye Cumhuriyeti Türkçü bir devlet de değildi.

Ne anlatabildiler ne de anladılar; etnik bir ideoloji egemen oldu.

Cumhuriyeti, toplumsal bloklar arasında sadece mübadele döneminde sürgün yiyen topluluklar anladı.

O nedenle temel referansları Atatürkçülüktür, vatandır. O nedenle dindar olmalarına rağmen muhafazakâr ve Ak Partili değiller. O nedenle Türkçü olmamalarına rağmen Kürtlüğe antipati beslerler. Cumhuriyetle çelişkisi olanlarla kendileri de çelişik durdular. Son kalelerini kaybetmek, vatansız kalmak istemediler. Bu nedenle toplumsal tepkileri daima şüpheyle karşıladılar, o kitlelere anlam veremediler, samimi bulmadılar.

Sahil kesimlerin ve göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerin refleksinde aranacak alt güdü budur.

Laiklik ile bölgede dini ve politik alternatif güç odağı olmadığımız, ulusçulukla petrol bölgelerinde gözümüzün olmadığı, Misakımilli ile yetineceğimiz, tekke ve zaviyelerin yasaklanmasıyla mücavir güçlerle (İran) iş birliği içinde olmayacağımızı ilan ettik. Devleti ikame ettik.

O süreçte ülkenin en büyük toplumsal varlıkları, karşılıklı hatalar ve anlayışsızlıklarla “iç düşman” oldu. Kürtlük iç düşman, İslamlık iç düşman, Alevilik iç düşman, azınlıklar iç düşman.

Çok acılar yaşandı.

Askeri darbeler güç odaklarının bilinçli yönlendirmeleriydi, sosyal parçalanmışlıklar aslına dönmesin diye ideolojik karakter kazandırıldılar.

Şimdi yüz yıl önceki şartlardan eser yok.

Her şeyden önce devlet, bürokraside görülen kendi iç travmasını tedavi etmeli.

Devlet iyileşirse toplum iyileşir.

Bugün hala vesayetçi bürokratik devlet tam anlamıyla dönüşemediğinden ve yeni dönemin anayasasını yapamadığından siyaseten kaos içindeyiz.

Yeni dönemde, hem basiretsiz bürokrat kafalı devletçi siyasetçilerin hem de ideolojik körlüğe düşen örgütçü legal illegal kanaat önderlerinin yarattığı kakofoniyi gidermemiz gerekiyor.

Ana kütleden kopan toplumsal unsurlarımızı izzetinefis temelinde ve saygı kapsamında kendi gezegenine dönüşlerini gerçekleştirmeliyiz.

Yeni dönemde devlet; hiçbir etnik yapı, hiçbir ideolojik mefkure, hiçbir din ve hiçbir elitizme dayandırılmamalı.

Filli durum yaratarak değil süreci anayasal güvence altına alarak dönüşmeliyiz.

Laiklik

İslam’ın bir uçtan diğer uca yorumları binlerceyse, artık vahiy bir daha inmeyecekse kendi imkanlarımız kendi ferasetimizle ülkeyi yöneteceğiz.

Elbette ki Müslüman bir toplum behemehal kendi inanç kültürü içinden, vahyin ışığı altında bir düzen var edecektir.

Her topluluk için izzetinefis, şeref, haysiyet, öz saygı temel ilke ise, bu toplumda kendini Müslüman olarak tanımlamayan vatandaşlarımız da yaşıyorsa Müslümanlığın bunu benimsemeye herkesten daha istekli olması beklenir, bu erdemdir.

Her sosyal yapının bu çerçevede kendi nefsini terbiye etmesi esastır.

Laiklik olgusunun hitap ettiği anlam dünyası öz kültür içinde yeniden teorize edilmeli.

Bu teorinin hem geniş İslam dünyası için hem de diğer uluslar için referans değeri olacaktır.

Laiklik yerine yeni bir kavram ihdas etmeye ihtiyaç yoktur.

Bu kavram Türkrasi’nin ana gövdesi içinde soğurtulmalıdır.

Türkrasi, önce dinlerin, meşreplerin, mezheplerin ve ideolojilerin değil önce insanın referans olduğu bir fikriyat üzerinden yükselmelidir.

Allah’ın yarattıkları üzerine tefekkür bunu gerektirir.

Kürt Siyaseti ve Yurdum İnsanı

Türkiye Devleti’ni yeni jeopolitik şartlara uygun kurgulamak isteyen üç farklı irade var.

Batı iradesi, Avrasya iradesi, Ed devlet iradesi.

Kürt konusu, kendi içinde alt kırılımları da olan bu üç iradenin tam ortasında konumlanıyor.

Kuruluş dönemi güvenlik refleksi ve sonraki anti demokratik bürokratik alışkanlıkların, devlet içine çöreklenmiş tüccar çetelerin kördüğüm yaptığı Kürt sorununu var eden unsurlar izzetinefis temelinde ret ve asimilasyon terkedilerek telafi edildiği, son sembol olan dünyanın en kötü şöhretli on cezaevinden biri olan Diyarbakır Cezaevi’ni müzeye çevirdiği halde, bölge insanı her geçen gün neden daha fazla Kürt milliyetçiliğinin etkisi altına giriyor?

“Başkan Apo’nun sağlık durumunu merak ediyoruz.”

“Bu bölgeye Kürdistan diyeceksiniz!”

Kamuoyu önünde bu iki argümandan başka itiraz dayanağı kalmayan bir iklimdeyiz.

Apo serbest kalsa ve Kürdistan anayasaya girse bile bu, Kürt siyasilere ve örgütlerine yetmeyecek, her şey her zamankinden daha kötü gibi propagandaya devam edecekler.

Neden böyle?

Ayrıca neden bölgenin her örgütü Kürtlükte birbiriyle yarışıyor?

Neden “kim daha Kürdistani” olgusu, kendi habitatında onaylanmanın ve benzerlerine fark atmanın tek anahtarı oldu?

Neden HDP (YSP)’ yi dahi Kürtlüğe ihanet etmekle suçlayan irili ufaklı Kürtçü yapılar var?

Eski HDP yöneticisi neden “bizler diyalog kurabileceğiniz son nesiliz” demişti?

Neden daha sonra kendilerini o ayrılıkçı zihne teslim ettiler?

Neden Hüda Par da bu Kürdistani lügata mecbur kaldı?

Açılım sürecinde neden bölgede “ben-vatandaş” değil “ben-Kürt” vurgusu kemikleşti?

Neden HDP’li her yönetici sıra sıra, ittifak içindeki tepkilere ve yaşatacağı oy kayıplarına rağmen terör örgütüne beyatını ilan ediyor?

Neden Hendek olayları vb. nice absürt olayın bile içselleştirildiği bir Amok koşusu izliyoruz?

Gözlerimizin önünde cereyan eden bu akılalmaz gelişmeler nedir?

Tüm bunların sebebi Suriye Savaşı.

Batı, Suriye Savaşı’nı önce istedi sonra korkup çekildi. Sonra Işid bahanesiyle geri döndü.

Suriye Devleti; iç savaşın başlarında Kürtlerin yaşadığı ve petrol kuyularının olduğu Güneydoğu Anadolu kadar geniş bir bölgeyi tüm resmî kurumlarıyla birlikte YPG’ye bıraktı.

ABD ve Avrupa, Suriye’de bu bölgeye yerleşti. YPG, kontrol ettiği emanet toprakları altın tepside Batılılara sundu. ABD de YPG’yi tek partner olarak seçti.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu!

Bu gelişmeler, bölgenin tüm oyun planlarını, stratejilerini ve toplumsal kanaatlerini kökünden değiştirdi.

ABD bölgeyi kasıp kavuran vahşi terör örgütü Işid ile mücadele etmek için gelmişti. Normal olarak yerel güçlerle iş birliği yaptı. Bölgesel bu örgütün alt (YPJ) ve üst kümeleriyle (PKK) temas içinde olması doğaldı.

Batı gücünün yasal dayanağı işte buydu!

Dünya bu bahaneyi hemen satın aldı.

ABD YPG çatısı altına, YPG de ABD çatısı altına girdi.

Bu durum Avrupalı devletlerden gelen yabancı savaşçıların YPG’ye katılımının oluşturduğu sempatiyle birlikte terör örgütünü uluslararası kamuoyunda defakto sözde meşrulaştırdı.

Türkiye’den daha büyük bir güçle iş birliği yapmanın sonuçları çok geçmeyecek, Türkiye siyasetinde tek tek gün yüzüne çıkacaktı:

PKK, Türkiye topraklarında eylem yapmamaya başlayacaktı. Bu açık ABD stratejisiydi. ABD dostlar pazarda görsün kabilinden, kamuoyu önünde NATO üyesi Türkiye ile bir çatışma istemiyordu.

HDP artık PKK ile bağını daha açık etmeye ve iktidar başlığı altında devlete cepheden vurmaya başlayacaktı.

Figen Yüksekdağ; “Sırtımızı YPG-YPJ’ye dayıyoruz” diyecekti. Diyebilecekti!

Devletin terör örgütü gördüğü bir çatı yapıyı toplum önünde aklayacaktı.

Rüya değildi bu, gerçekten oldu!

HDP’nin el yükseltmesi ve Yüksekdağ’ın hitabeti cesaret değildi.

Bu, Batı’nın askeri gücüne yaslanmanın ve onlar nezdinde akredite olmanın sahte öz güven patlamasıydı.

Yeni jeopolitikte Çözüm Süreci’nin sonlandırılması gerekiyordu.

Ne kadar masumlaştırırsa masumlaştırsınlar, Çözüm Süreci’ni Batı-PKK-YPG sonlandırdı. Gelişmelerden seçtikleri doğruluk payı içeren olay örgülerini anti Erdoğancılık üzerinden kullanan HDP siyaseti, bunu kamuoyuna farklı yansıtmaya devam ediyor.

Bu gelişmeler, bölge halkında hızla yayıldığına tanık olduğumuz “bundan sonra sadece kendimize oy vereceğiz” şeklindeki pıtrak kanaatin ana rahmiydi.

Süreç yeni bir Kürt evrenini şöyle inşa etti:

ABD o bölgede muazzam büyüklükte ve modern silahlarla donatılmış bir Kürt ordusu kurdu.

Bu ordunun askerleri bizzat Türkiye Kürtlerinden sağlandı.

Petrol gelirleri paylaşıldı.

PKK finans sorununu çözmek için artık gayrı resmi kanalları kullanma zorluğundan kurtuldu.

YPG’nin çoğunluğu Türkiyeli Kürtlerden oluşan askeri personeli dolarla maaş alıyor.

ABD senatosu her yıl bu bölgeye ayırdığı devasa bütçeyi resmen yayınlıyor.

YPG çatısı altındaki Türkiyeli Kürt askerlerinin ve eski gerillaların her birinin ailesi ve aşireti var.

Geride kalan uzun dönemde PKK’ya katılan kız-erkek çocuklarını kaybeden ve yaşasa da eve dönmeyen nice aileler de cabası.

Bazen sosyo-politik bir rüzgâr eser ve önüne çıkan her şeyi sürükler.

Bölgesel konjonktür, Türkiye Kürt’ünün zihnini mental ve somut imkanlarla konforlu bir evrene taşıdı.

HDP’nin en fazla açılım sürecini gerçekleştiren iradeye saldırması tek başına bu saklı kurguya işaret ediyor.

Konjonktürel dönüşümlerin izdüşümlerinin halkın dünyasına sirayet etmesi normaldir.

Türkiye Devleti, Batı iradesi ve Avrasya iradesiyle bölgede bilek güreşinde.

Bölgesel sosyal güdü, bu mücadeleyi izliyor.

Kimse deklare etmez ve kimse itiraf etmez ama bölge, tercihini daha güçlüden yana yapıyor.

Bölgeyi bir baştan bir başa ziyaret edip algılarını açık tutanlar bu olguya tanık olur.

Halk değişen iklimin etkisinde. Ya üşüyorlar ya kavruluyorlar. İklimleri kendileri yaratmıyor maruz kalıyorlar. Onlar hava koşullarına uygun kıyafet giyerek kendi önlemlerini alıyorlar.

En dipteki bu kanaatin üstü katman katman sosyal, politik, kültürel ve ekonomik savunularla dolu.

Bu rasyonel iç kanaat, dıştaki tüm kanaatlere yön veriyor.

Burada yapılacak en büyük hata Kürtleri maruz kaldıkları şartlarla sorgulamak, HDP üst yönetimi ile aynı dalga boyuna hapsetmektir. Terörle eşitlemek zaten izansızlık ve bir akıl tutulması olur.

Kim yapsa devlet, devlet yapsa bilge insanlar bunu yapmamalıdır.

Siyasal ve sosyal şartlar değişecek, yeni bir konjonktür oluşacak, Kürt vatandaşımız yerinde kalacak.

Ancak kısa vade içinde bölgedeki jeopolitik şartlar değişmeyecek, bahsi geçen sosyal psikolojide değişim olmayacaktır.

Millet İttifakı seçimi kazandığında da söz konusu sosyal psikoloji daha fazla talepte bulunacak. Sürecin teritoryal kopuş içerdiğini herkes izleyecek.

Defakto uluslararası meşruiyet o kadar reel, o kadar etkili ve o kadar ikna edici ki bazı Türk milliyetçileri bile sessiz kalıyor, kendilerini aynı potaya sokmakta sakınca görmüyorlar.

Ama bunun ne demek olduğunun henüz farkında değiller.

Fetö’den sonra devletin temel çelişkisi bu.

Bu çelişki, devlet ile emperyalist güç odakları arasında.

Devlet olgusu bu temel çelişkiyi de tasfiye edecek.

Tufana neden olacak kara bulutlar birikmiş durumda.

YPG-PKK-HDP (YSP)’yi merkeze alan kapsamlı bir siyasi tasfiye şimdilik erteleniyor.

Müesses Yapı, bu iç siyasi olguyu terör olarak tanımlayarak harekete geçecek.

Bu tanım devlet politikasına dönüşecektir.

Maalesef yine bu dönem acılı ve sancılı geçecektir.

Her büyük müdahalede yaşandığı gibi yanlışın yanında doğru, kurunun yanında yaş, haksızın yanında haklı, terörün yanında kitlesel mağduriyetler de yaşanacak. Yeni süreç istismarcıları türeyecek.

Amok koşucuları kendileri durmayacak, Amok koşucularını devlet durduracak.

Tüm bunları erken uyarı olarak yazıyoruz.

Tüm bunlar ışığında;

14 Mayıs seçiminde, hiçbir ideolojik baskı altında kalmadan nesnel karar veren ve söz konusu temel çelişkiyi algılayan yurdum insanının oyları belirleyici olacak.

Yurdum insanı olgusunun ed devlete en yakın halka olduğu unutulmamalıdır.

Bu şartlar, Cumhur İttifakı’nın kaybetmesi beklenen bir seçimi konsolide edecek.

Normal koşullarda, beri olduğumuz nice problemler, iktidar partileri teşkilatlarının yetersizliği, affedilmez icraatlar, iktidara yapışan asalak yapılar, seçilmeyi hak etmeyen pespaye politik kişilikler, ortak kaynaklarımızı çarçur eden oluşumlar ve üstüne gelen hayat pahalılığı süreci, bu revizyonizmi cezalandırır.

Ancak vatanseverlik öznesindeki temel çelişki ve Reisicumhur’un kişisel duruşu, devletli algısı, meşruiyet kaynağı olarak bir kez daha sosyal-politik kurgunun akış yönünü değiştiriyor.

Tüm bunlara rağmen;

Yakın gelecekte, kendini onaran devletin yaratıcı sabrıyla tüm şartlar organik olarak değiştirilerek, stratejik bir siyasetle, Kürt siyaseti devletin içine dahil edilecek. Bu süreç de İslamilikte olduğu gibi kamuoyunun gözleri önünde cereyan edecek.

Ardından sıra Hristiyan, Rum, Ermeni, Yezidi ve Yahudi vatandaşlarımızın devlete entegrasyonuna gelecek.

Devletin ve Toplumun Doğası

Platon, yaşamdaki her nesnenin idealar dünyasındaki asıl cevherin çoklu izdüşümü olduğunu söyler. İdeal olgu kendi varlığını nesneler dünyasında izafiyetle somutlaştırır.

Platon’un bu teorisi nesneler dünyasının yarısıdır.

Diğer yarısı “realiteler dünyası”dır.

İdealar dünyasında nesneler görecelilik içerir, realiteler dünyasında da nesneler aynı şekilde bağıllık içerir.

Nesneler ve olgular olması gereken ile olacak olan arasında bir yerde dururlar.

Şartlar serbest kaldığında her olgu nihayetinde kendi realitesine akar, orada karar kılar.

İdeal nesneleri iter, realite çeker.

Batıcı yeni nesil kolonyalizme ve Avrasyacı kaba tahakküme karşı akılcı stratejilerle mücadele eden ed devlet, bu mücadeleyi eni sonu kazanacaktır.

Cumhuriyet’in kuruluşu sonrasında haklı nedenler üzerinden kopan Kürtlük, Alevilik, İslamlık ve azınlıkların doğası aydınlanarak kanaat değiştirecek, Cumhuriyet’in bir öz saygı mücadelesi olduğu realitesinde karar kılarak helalleşecek ve geçmişi unutacaklardır.

Devlet, uygarlıktan kopmadan tam bağımsız Türkiye ülküsünü inşa etmeye devam edecektir.

Bu süreç uzun olmayacaktır.

Devlet Adamı

Alman şair Ferdinand Freiligrath “Almanya Hamlet’tir” der.

Goethe’nin “yüce yüksekliklerin ulu yıldızı” dediği büyük şair William Shakespeare işte böyle güçlü bir karakter yaratmıştı.

Bazen tek bir kavram sonsuz bir bileşeni ifade eder.

Koskoca kıtayı tek bir kelime ile açıklıyoruz: Afrika Kıtası.

Sadece nüfusu 1,4 milyar olan Çin’e dair her şeyi yine bir kelime ile ifade ediyoruz: Çin.

Almanya Hamlet’tir sözü önümüzü aydınlatıyor.

Tarihi olaylar ve olgular biyolojik varlıktır, kendi adlarıyla anılırlar.

Henüz adını koymadığımız nice tarihi tecrübelerimiz var.

Farklı disiplinlerde gördüğümüz “görünmeyen el” teorisi işte bu farklı makro ölçeklerin iradesine işaret eder.

Bu nedenle tarihe, olaylara ve olgulara üzerindeki havı temizleyerek bakmalıyız.

İdeolojik tüm tanımları ayıkladığımızda bile geriye bize dair devasa bir evren kalıyor.

Hepimiz o evrene hürmet etmeliyiz.

Alparslan, Selahattin Eyyubi, Fatih Sultan Mehmet, Abdülhamit ve Atatürk’ün olduğu büyük akışın içindeyiz.

Hiçbiri ile kavgalı olmamalıyız.

Tarihi olayları kendi şartlarına bırakmalı, ideolojik tortuları bugüne taşımamalıyız.

‘Akademik disiplinler, istedikleri şekilde tarihi analiz etsinler hatta yargılasınlar.’

Bu hem yararlıdır hem de toplumsal barışa zarar vermez.

Buradan hareketle şairin metaforunu bünyemize uyarlarsak;

Selçuklu Alparslan’dır.

Osmanlı Fatih Sultan Mehmet’tir.

Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’tür.

Bugün kendini geleceğe hazırlayan devlet, yeni liderini arıyor.

Bu lider bir önceki liderin antitezi değil.

Devletin sırayla yurt edinme, vizyon çizme ve var olma misyonu tamamlandı.

Şimdi devlet, izzetinefis mücadelesi evresinde.

Tam bağımsızlık ülküsünün ve özgün bir demokrasinin teorize edilmesi, devletin uygarlık idealinin yeni nesil sömürge unsurlarından arındırılması, devletin ticaret devleti perspektifiyle büyütülmesi ve vatandaşlarının yaşam kalitelerinin artırılması için doğru zaman.

100 yıl sonra Erdoğan, bu tarihsel misyonun eşiğinde durmaktadır.

İç ve dış fiili müdahalelere direnerek tüm altüst oluşların içinden sıyrıldı ve devleti ayakta tuttu.

Uluslararası jeopolitik konumumuz, tecrübeli, otoriter, halk gücü olan, karizmatik lideri zorunlu kılıyor. İhtiyaç var eder.

Bu ihtiyacın, güncel siyasete dair tüm haklı eleştirilerin oluşturduğu sisin içinde kaldığı muhakkak.

Ancak devlet doğası, kendi insan kaynaklarının ortalamasının yeterince düşük olmasına rağmen hedefine doğru yürümek zorunda, bekleme yapamaz.

Dünden bugüne konjonktür tanrısı, devleti, dış siyasete odaklandırdı ve iç politikayı ihmale zorladı.

Erdoğan gelecek dönemde, siyasi hayatındaki tüm enerjisini bu tarihi misyonun tekamülüne ve söz konusu denge problemini çözmeye hasretmeli.

Demokrasinin çoğunluk faşizmine iten doğasını, partili olmanın mecbur bıraktığı iltiması ve tarafgirliği, liyakat ve ehliyeti esas alan meritokrasinin hayata geçirilmesini, farklı partilerin İslam’la dövülmemesini, o partilerin kitlelerinin onurunun incitilmemesini, Türkrasi’nin kendi kültür dünyamız içinde samimiyetle inşa edilmesini, kaynakların adil paylaşımını, hukukun hakkıyla uygulanmasını, devletin sadece hizmet kapısı olacağı bir düzenin inşasına kendini adaması esas olmalı.

Erdoğan’ın yeni dönemde ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı ya da Parti lideri şeklinde politik bir değer olarak değil, ülke lideri olarak ed devlete hizmet eden siyaset üstü bir devlet başkanı olarak konumlanması, Türkiye modelini referans değer yapacaktır.

Sonuç

M. Şükrü Hanioğlu’nun kulakları çınlasın!

İnsanın eylem ve söylemlerini belirleyen, “zihin”de, çoğunlukla tek seferde oluşan kanaattir. Kanaat parçalanması en zor, en sert zihin faaliyetidir.

İnsan kanaat getirdiğinde inanır, öğüt alır ve uygular.

Kanaat insanın en mahrem bilişsel öğesidir.

Bireyler, topluluklar, kuruluşlar ve örgütler birbirinin mahremine saygı göstermek, ihtiram etmek, en azından empati yaparak kendilerine de iyi gelecek bir erdemlilik içinde olmalı.

Fanatizm, bağnazlık, tarafgirlik, bencillik, hizipçilik, partizanlık, kamplaşma gibi erdemi törpüleyen duygu ve oluşumlara uzak duran, siyaset üstü bir perspektife sahip her görüş ve düşünceden aydın gruplarının oluşması, çoğalması ve dayanışması dileğiyle.

Türkiye risalesi, bu dilek için kocaman bir dua niyetiyle yazıldı.

2 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. yakup dedi ki:

    okudum, aldım, kabul ettim.
    Yeni Türkrasi, insana, aileye, topluma, milletime (İbrahimi Millete), devlete, dünyaya ve evrene hayırlı olsun.
    Amin.

    Beğen

  2. Bedri dedi ki:

    Neredeydin..çok özlemişiz.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s