Giriş
Bu yazı, yeni anayasa tartışmaları ışığında bütüncül bir Türkiye teorisi arayışının ‘temel dayanaklarının’ ne olabileceği üzerine hazırlanmıştır.
Temel dayanakların; Türkiye teorisinin yapılandırılma süreçlerinde “referans değer” olma yetkinliği de icap eder.
Temel referansları belirlemek için ilk olarak an kavramını ele alacağız.
An nedir?
An, an kelimesi yazılırken evrenin çekilen son fotoğraf karesidir.
Bu kare bir dakika önce elde edilen kare ile aynı değildir.
Geriye doğru gidildiğinde bu fark şaşırtıcı artacaktır.
Evrenin bu son fotoğraf karesi yaşamın referansıdır.
Bilgelik bu kareye bakarak yapılan tefekkürlerin toplamıdır.
Bu bize, “anı” esas alarak, geçmişi ve geleceği değerlendirmeyi, evren tasavvurlarımızı güncellemeyi önerir.
Geçmişin ve geleceğin varoluş koşulları, düşünme biçimleri, kelimeleri ve kavramları kendi zamanının ürünleridir.
Her kelime, her kavram, her olgu, her fikir ve her inanış kendi şartlarında doğar, büyür ve sürecini tamamlar.
Tevarüs edilen bir olgudan mutlak bir değer üretilemez ve ondan “tek başına” bir inkişaf da çıkmaz.
Beşerî de olsa dinî de olsa bu böyledir.
Sorunu üreten; insanın paket bilgi ve inanışlarla hayatını sürdürme eğilimidir.
Bu doğası insanı düne “esir” etmektedir.
“Esaretten” kurtulmak insani yetkinliğin zirvesidir.
İnsan ile Aristoteles’in ilk ilkesi ve Hz. Muhammet’in Rabbi arasında var olan şeyler mutlak değildir; izafidir, kültürdür.
Evet izafeten mutlaklıklar ve kültürel idealar da mevcuttur ancak bunun sadece inananlarını bağladığı akılda tutulmalıdır.
Bugünün dünyasında beşerî mutlak değerler ya da dinî mutlak değerler hacmi ve kıymeti kadar yer kaplar.
Bugünü dikkate almadan ‘tek başına’ dünün değerlerini başkasına dayatmak temel sorundur.
Türkiye entelektüel dünyasının esas açmazı farklı biçimlerde elde ettiği mutlak değerleri tümden tartışmaya kapatmasıdır.
Evren örneğinde olduğu gibi Türkiye’yi de bugün çekilen son fotoğraf üzerinden analiz ederek hareket etmek bütüncül bir Türkiye teorisine imkân verecektir.
Üç Dayanak Üç Referans
Vatan-Halk-Devlet
Amacımız diğer tüm tarihî ülküsel dayanakları yok saymak değil aynı dayanaklar yerinde dururken bakış açısını değiştirmektir.
Andan ve bugünden geriye ve ileriye bakma ilkesidir.
Göreceyle mutlağın ilişkisini yeniden belirlemektir.
Vatan, Halk ve Devlet (VHD) Türkiye teorisinin inşası için makul ve doğru dayanaklar olarak kendini gösteriyor.
VHD referansı Türkiye teorisi arayışımızın sacayaklarıdır.
Ülke bugün itibariyle hangi sınırları kaplıyorsa vatan odur.
Halkın bugünkü durumu ne ise hakikati odur.
Devletin bugünkü durumu ne ise gerçeği o olur.
Bu bize; beşerî ve dinî tüm ülkülerin ve Anayasa’nın VHD referansına göre güncellenmesi gerektiği düşüncesini verir.
Bu farkındalık, Türkiye teorisi arayışının yolunu aydınlatacaktır.
Öyleyse bu dayanakları biraz açalım.
I-Vatan
Nasıl ki evsiz birey olmazsa vatansız halk da olmaz.
Evi olmayan insanın tek gerçeği sadece yoksun olduğudur.
Vatanı olmayan halkın da tek gerçeği yoksun olmasıdır.
Yoksunluk yokluktan ve hiçlikten gelmektedir.
Yoksun olmama ya da temel ihtiyaç varoluşun başlangıç ilkesidir.
İhtiyaç sahibine mesuliyet yüklenemez.
Bu nedenle vatan toplumun baş koşulu olarak temel referanstır ve özgürlüğün farizasıdır.
Bu temel referans ve özgürlük için çaba göstermek hatta savaşmak meşrudur.
Yine bu nedenle başkasının vatanına göz dikmek gayrimeşrudur.
Bugün ülke sınırlarının realitesi ne ise vatan odur. Geçmişte neler olup bittiği tarihsel bir değere sahiptir ve sadece öz bilincin inşasına hizmet eder.
Geçmişte kalan Türk imparatorluğuna ya da İslam imparatorluğuna yeniden sahip olmayı arzulamak mümkün ancak bunun için örgütlenmek bugün için gerçeklikten kopuştur.
I.Dünya Savaşı koşullarında emperyalistlerce belirlenen sınırları bahane ederek Kürt’ün bir devleti olmamasını bugünün Türkiye’sinin günahı saymak politik manipülasyondur.
Emperyalizmle mücadele sonunda elde kalan son topraklar üzerindeki topluma kendini kalkan yapan vatan, aynı zamanda bir maruz kalma hâlidir.
Vatanını kaybeden bir millet sağlığını kaybeden bir insana benzeyerek hiçlikle yüzleşir.
Vatansızlık hiçliktir.
II-Halk
Vatan sınırları içinde yer alan toplulukların ve nüfusun tamamı halkı oluşturur.
Türk halkı, Türk toplumu ve Türk milleti bir terkiptir.
Öyleyse halkın terkip olma durumu tüm düşünme biçimlerinin ve Anayasa’nın buna göre gözden geçirilmesini gerektirir.
Doğal olan idealardaki toplumları değil kendi toplumunu referans almaktır.
Bu da bize Türkçü, Marksist, Kürtçü, Ümmetçi ve Laikçi mutlak değerleri halka dayatan tüm ideolojilere “durun, bir sakin olun!” demeyi meşru bir temelde yapmamızı sağlayan ana ilkeyi verir.
Bireyin ve toplulukların tek bir ideolojisi olur ancak mürekkep toplumun tek bir ideolojisi olmaz.
Halka tek tip bir ideoloji dayatmak faşizmin bir türüdür.
Tekrarla Türk halkı bir terkiptir.
Terkip “mutabakatı” zorunlu kılar.
Halk zaten bu mutabakat içinde yaşar, Türkiye’de bu mutabakatı bozan iki tür elittir.
1-Politikacıların ve bürokratların çoğu bu terkip bilincine uygun davranmıyor.
2-Türkiye’deki ideolojik hareketlerin kanaat önderlerinin çoğu bu terkip bilincinden yoksun bulunuyor.
Kendi hâlindeki halkın ahengini bozan, önce Batıcı vesayet etkisindeki devletliler sonra ideoloji hastası kanaat önderleridir.
Normal şartlar altında halkın vatanla ve devletle bir sorunu olmaz.
Çünkü halk devlettendir, devlet halktandır.
Vatan ise halkın ve devletin ana kucağıdır.
III-Devlet
Tarih boyunca kayda geçirilen akademik devlet teorileriyle işimiz yoktur.
Vatan ve toplumu yöneten düzene devlet denir.
Devleti var eden ise halktır.
Altından halk şartı çekip alındığında bir devlet kalmaz.
Halkın tepesinde kendini mitolojik bir tanrı gibi kodlayan her türlü düzen gayrimeşrudur.
Devletin meşruiyeti halkla ilişkisine göre belirlenir.
Halkında rıza oluşturan düzen devlet vasfı kazanır ve meşru olur.
Halkıyla arasına mesafe koyan ve rıza üretemeyen rejim başkası hesabına nöbet tuttuğunu ispat eder.
Halkıyla çatışan bir düzen varsa bu, düzenin vesayet altında olduğunu gösterir.
Vesayet altındaki bir düzenle mücadele etmek bu nedenle meşrudur.
Bir muhalefet “toplumsallık” içeriyorsa oradaki hakikati bulmak devletin başat sorumluluklarındandır.
Beş Esaret
I-Kemalizm
Sade ve net anlatalım.
Kemalizm’in iki yüzü vardır.
Birinci yüzü, halk içinde kendine ‘ben Atatürkçüyüm’ diyen topluluklardır.
Atatürkçüler arasında, özellikle muhacirler ve laikler olmak üzere kendini Kemalist olarak tanımlamayı seven toplumsal kesimler mevcuttur.
Atatürkçü olduğu halde hatta ‘ben Kemalist’im’ dediği halde dini vecibelerini yerine getiren aileler, dedeler, nineler ve gençler bulunmaktadır.
Bazı İslamcıların bu sosyolojiyi aklı almasa da an itibariyle durum budur.
Bizzat Atatürk’e ve Atatürkçü değerlere ve bu kimliğin temel hak ve hürriyetlerine yapılan baskılara karşı verilen tepki nefsi müdafaadır.
Halkın Atatürkçü değerlerine karşı yapılan dışlayıcı tutumlara karşı bir muhalefet gelişiyorsa bu Atatürkçülerin izzetinefsini korumasıdır.
Teröre ve şiddete bulaşmadığı, vesayetin bir unsuru olmadığı hâlde, bu durumu, her kim Kemalizm şeklinde aşağılayarak tarif ediyorsa bilmeli ki o Kemalizm halkın bir unsuru olması nedeniyle doğaldır, olağandır ve meşrudur.
Bir ülkü ya da bir ideoloji tek bir vatandaş tarafından temsil ediliyor olsa bile o ülkü ve o ideoloji diğer toplumsal ülkü ve ideolojiler gibi muteberdir, saygındır, tahkir edilemez
Kemalizm’in ikinci yüzü;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve Türk halkına kasteden eski ve yeni self kolonyalist Batıcı kadrolardır.
Batıcı vesayet düzeni başat millî değerler arasında M. Kemal Atatürk ismi üzerinden Kemalizm’i kendine ideoloji seçti.
Bu Kemalizm, millet kavramını tek tip etnik Türkçülüğe ve Laiklik kavramını Fransız tipi laikliğe eşitleyerek toplumu parçaladı.
Bu nedenle, bu durum, bugün de bu kurgu dışında kalan milletin bir bölümünün (organik Kemalistlerin ve organik Türk milliyetçilerin) töhmet altında kalmasına neden olmaktadır.
Anti Kemalizm ve anti Türklük analizi; “bu yönüyle” doğru ile yanlışı birbirine karıştıran oryantalist, konforlu ve düz bir analiz olarak entelektüeller arasında yaşamaya devam ediyor.
Yakın tarihimiz, esasta Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Vesayet Düzen’i mücadelesi tarihidir.
Vesayet düzeni, bu ana mücadeleyi, fiyakalı bir dikotomiyle “Gericilikle Kemalizm’in mücadelesi” şeklinde formüle etti.
Toplumu kamplara bölen baş mimar işte bu vesayet düzenidir.
Dolayısıyla Kemalizm vesayet düzeninin maskesidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna engel olamayan uluslararası güçler, Türk halkını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni vesayet altında tutmak için Kemalizm maskesiyle toplumu parçalamayı hedeflediler.
Bu Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne rağmen Kürtlerin devletle duygu birliğini bozmayı başardı.
Kemalizm; Dindarların, Alevilerin, Azınlıkların ve Sosyalistlerin devletle duygu birliğini bozdu.
Kemalizm, Cumhuriyet’in konjonktürel ve makul olan altı ilkesini manipüle etti.
Bu küskün topluluklar Cumhuriyet tarihi boyunca devlete karşı değil devlet düzenini manipüle eden vesayet düzenine karşı muhalefet ettiler.
Özünde Kemalizm, organik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kurulan bir kumpastır.
Önce toplumu şerha şerha böldüler, sonra oluşan toplumsal muhalefeti güdüleyerek yakın tarihte aynı kadrolarla bu kez ‘Kemalizm’i tasfiye edeceğiz, Kemalizm demokratikleşmenin önünde engel’ iddiasıyla tersten vesayeti perçinlediler.
Ferasetsiz entelektüeller nerdeyse bir bütün olarak bu kumpası satın aldı.
Ed-Devlet ise; Yeni Türkiyecilik, Açılımcılık ve Çözümcülük yapan, espiyonaj hizmeti veren, vesayetçi Paralel Yapı ve yapıları mümkün olduğunca tasfiye ederek bu kurguyu deşifre etti.
Ed-Devlet tüm bu demokratik olumlu süreçleri kendi tekeline aldı!
Onlar durmadılar, son yıllarda eskiyi hatırlatan yeni bir politik strateji devreye soktular:
“Cumhuriyet ilkelerine sadık kalmak ve Siyasal İslam ile mücadele etmek.”
Yukarıdaki nedenlerle dün Kemalizm ile izah edilen tüm durumların bugünden itibaren Kemalizm olarak değil vesayet düzeni olarak adlandırılması bir öneridir, bu öneri organik Türkiye teorisi arayışının bir gereğidir.
Bu konudaki ana sorun;
Bugün Türkiye’yi yöneten kimi politikacıların Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kök iradesiyle vesayet düzeninin uydu iradesini birbirinden ayıramaması ve bu bilinçten yoksun olmasıdır.
Bu bilinç yoksunluğu nedeniyle bugün hala Cumhuriyet tarihi boyunca sözde devlet gerçekte vesayet düzeni başlığı altında yaşanan her şeyi meşru kabul etmeleri bilakis savunmalarıdır.
Bugün için ivedi olan ise, vesayet etkisinde nevrotik korkuyla politika yapanların vesayetçi dili terk etmeleridir.
II-İslamcılık
Sade ve net anlatalım.
İslamcılığın iki yüzü vardır.
Bunlardan birincisi;
Bizzat İslam’a, İslami değerlere ve çeşitliliğiyle Müslüman kimliğine yapılan saldırılara karşı verilen tepkidir, bu nefsi müdafaadır ve meşrudur.
Halkın dinî değerlerine karşı yapılan baskılara ve dışlayıcı tutumlara karşı bir muhalefet gelişiyorsa bu dindarın izzetinefsini korumasıdır.
Bu durumu her kim İslamcılık olarak tarif ediyorsa işte o İslamcılık, millete dair olması nedeniyle doğaldır, olağandır ve meşrudur.
İslamcılığın ikinci yüzü;
‘Toplumun yüzde doksan dokuzu Müslümandır’ savının da gücünü arkasına alarak İslam’ı ve İslami değerleri insanlara, halka dayatmaktır.
Mücbir bir sebep yokken kendi hâlinde yaşayan dindarları, politik ve ideolojik saiklerle kapalı devre ya da illegal örgütlemek, halkın diğer kesimlerine karşı farklı bir duygu durumu içine sokup ruhen ve bedenen ayırmaktır.
Bugünün toplumunu Asrı Saadet dönemi kavramları ile kategorize etmektir. Milleti tek başına Mümin, Kafir, Münafık, Müşrik, Fasık gibi bağlamından kopuk düz kategorilere ayırarak kritik etmektir. Bu literatürün bugünün halkını izah etmediğini ve etmeyeceğini bilmemektir. Bu düşünme biçiminin toplumu böldüğünü ve bunun ölçüsünün kimsenin tekelinde olmadığını ve olamayacağını bilmeden sözde nasların gereğini yerine getirdiğini düşünmektir.
Ailesinden miras gelen kültürle farklı inanışlara, ülkülere, siyasi tercihlere ve farklı bakış açılarına sahip olan diğer halk kesimlerini tahkir edici bir bakış içinde düşünmektir.
Bir şekilde İslami kesimlerin içinde yer alarak; İslam’ın temel ilkelerini özümsemeden, belki temel kaynaklarını okumadan, İslam’ın iman ve ibadet esaslarını yerine getirmeden, birkaç ezber slogan birkaç dış görünüş farkıyla etrafa kanaat önderliği, üstatlık, hocalık, imamlık, efendilik ve ağabeylik yapmaktır.
Kendi evi ve kendi kapalı çevresi içinde katı dindar bir yaşam sürerken iş ya da özel hayatında buna uygun olmayan bir pratik içinde olma ikiyüzlülüğünü sindiren beri taraftan siyasi tercihini farklı mecralarda İslami söylem üzerinden umarsızca yürüten kişilik bozukluğudur.
Farklı bir ülke, farklı bir toplum ve farklı bir devletin İslami anlayışını bu ülkeye bu topluma ve bu devlete dayatma arzusudur.
Lise ve üniversite çağında henüz ergen gençleri yeterince ikna edici İslami argümanlarla teslim alarak umarsızca, zalimce tam edilgen yapmak, illegalleştirmek, eylemlere kitle yapmak, şiddete sürüklemektir.
Bugün İslami kesimlerin idealleri güvence altına alındığından doğal İslamcılık fiilen bitti.
Çelişki ve çatışma dönemi İslamcılık ise bundan böyle bu koşullarda toplumsal zemin bulamaz.
Dindarlık ise kendi mecrasında akmaya devam eder.
III-Kürtçülük
Sade ve net anlatalım.
Kürtçülüğün iki yüzü vardır.
Bunlardan birincisi;
Bizzat Kürtlere, Kürt değerlerine ve Kürt kimliğinin temel hak ve hürriyetlerine yapılan saldırılara karşı verilen tepkidir, bu nefsi müdafaadır ve meşrudur.
Halkın Kürdi değerlerine karşı yapılan baskılara ve dışlayıcı tutumlara karşı bir muhalefet gelişiyorsa bu Kürt’ün izzetinefsini korumasıdır.
Teröre ve şiddete bulaşmadığı hâlde bu durumu her kim Kürtçülük olarak tarif ediyorsa o Kürtçülük halkın bir unsuru olması nedeniyle doğaldır, olağandır ve meşrudur.
Kürtçülüğün ikinci yüzü;
Kürtlerin Cumhuriyet tarihi boyunca yaşamış olduğu sıkıntıları örgütleyerek Kürt halkını şiddet sarmalı içine sokmaya çalışmaktır.
Kürtlerin haklı muhalefetini teröre bulaştırmaktır.
Kürt siyasetini yabancı ülkelerin, yabancı toplumların enstrümanı yapmak ve bu iradeyi yabancı devletlerin istihbaratına teslim etmektir.
Lise ve üniversite çağında henüz ergen gençleri, yeterince ikna edici Kürdi Sol ya da dini argümanlarla teslim alarak umarsızca, zalimce tam edilgen yapmak, illegalleştirmek, eylemlere sokmak, okulundan işinden koparmak, eline silah vermektir.
Devletin vesayet rejimi ile en büyük bilek güreşi Kürtlük üzerinden gerçekleşmektedir.
Bu bilek güreşi eşit koşullarda yapılmamaktadır; masanın devlet tarafına dirsek pedi ve kuvvet kolu konulmamıştır. Zira Bilek Güreşi Masası’nı çoklu emperyalist güçler inşa etmiştir.
Bu nedenle devlet bu bilek güreşinde zorlanmaktadır.
Ancak bu sorun behemehal İslamcılık gibi tedavi edilecektir.
Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi devlet bu derin sorunu; doğru bir stratejiyle devletin milliyetçi kanadı ile yöneterek kendine ait olanı alacak, vesayeti Kürt halkından uzaklaştıracaktır.
IV-Alevicilik
Aleviciliğin iki yüzü vardır.
Bunlardan birincisi;
Bizzat Alevilere, Alevi değerlerine ve Alevi kimliğinin temel hak ve hürriyetlerine yapılan saldırılara karşı verilen tepkidir, bu nefsi müdafaadır ve meşrudur.
Halkın Alevi değerlerine karşı yapılan baskılara ve dışlayıcı tutumlara karşı bir muhalefet gelişiyorsa bu Alevinin izzeti nefisini korumasıdır.
Teröre, şiddete ve silahlı illegal Sol örgütlere bulaşmadığı hâlde bu durumu her kim Alevicilik olarak tarif ediyorsa o Alevicilik milletin bir unsuru olması nedeniyle doğaldır, olağandır ve meşrudur.
Aleviciliğin ikinci yüzü;
Alevilerin Cumhuriyet öncesi ve sonrası boyunca yaşamış olduğu sıkıntıları örgütleyerek Alevi halkını şiddet sarmalı içine sokmaktır.
Lise ve üniversite çağında henüz ergen gençleri yeterince ikna edici Alevi ve Sol argümanlarla teslim alarak umarsızca, zalimce illegalleştirmek, eylemlerde harcamak, şiddete sürüklemek, eline silah vermektir.
Alevilerin muhalefetini; yabancı ülkelerin, yabancı toplumların enstrümanı yapmak ve bu muhalefeti yabancı devletlerin istihbaratına hediye etmektir.
Alevi toplulukların tarihî dışlanmışlığını vesayet rejimin sırtından alıp bu günahı Müslüman ve Sünni toplulukların sırtına yıkarak Alevi muhalefetini Müslüman ve Sünni düşmanlığı şeklinde manipüle etmektir.
V-Azınlıklar
Azınlıklar konusunun iki yüzü vardır.
Bunlardan birincisi;
Bizzat Azınlıklara, Azınlık değerlerine ve farklı Azınlık kimliklerin temel hak ve hürriyetlerine (Ermeniliğe, Yezidiliğe, Hristiyanlığa, Rumluğa, Yahudiliğe vs.) yapılan saldırılara karşı verilen tepkidir, bu nefsi müdafaadır ve meşrudur.
Halkın bir unsuru olarak yaşayan Azınlıkların değerlerine karşı yapılan baskılara ve dışlayıcı tutumlara karşı bir muhalefet gelişiyorsa bu Azınlıkların izzetinefsini korumasıdır.
Teröre, şiddete ve silahlı illegal Sol, Taşnak, Siyonist vb. örgütlere bulaşmadığı halde bu durumu her kim düşmanlık ve hainlik olarak tarif ediyorsa bilmeli ki bu durum milletin bir unsuru olması nedeniyle doğaldır, olağandır ve meşrudur.
Azınlıklar meselesinin ikinci yüzü;
Azınlıkların Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet tarihi boyunca yaşamış olduğu sıkıntıları örgütleyerek Türkiye’nin Azınlık toplumunu şiddet sarmalı içine sokmaya çalışmaktır.
Lise ve üniversite çağında henüz ergen gençleri yeterince ikna edici Azınlıklara ait argümanlarla teslim alarak umarsızca, zalimce illegalleştirmek, eylemlere kitle yapmak, şiddete sürüklemek, bölücü diasporaya insan kaynağı yapmaktır.
Azınlıkların muhalefetini örgütleyerek yabancı ülkelerin, yabancı toplumların enstrümanı yapmak ve bu muhalefeti yabancı devletlerin espiyonaj faaliyetlerine hizmet ettirmektir.
Azınlık halkın dışlanmışlığını; I. Dünya Savaşı şartları ve vesayet rejimi bağlamından kopararak tarihin bu günahını İslam fobi ve Siyasal İslam şeklinde yanlış tercümeyle Müslüman dindar toplulukların sırtına yıkıp vesayet lehine etki ajanlığı yapmaktır.
Kürt siyasi hareketi ve terör örgütü içinde yer alarak ve gizli ajandasını o çatı altında yürüterek Kürt sorunu çözüm süreçlerine karşı en sert muhalefeti gerçekleştirip söz konusu süreçlerin akamete uğramasında baş aktör olmaktır.
VI-Sol
Sol konusunun iki yüzü vardır.
Bunlardan birincisi;
Düzen içindeki eşitsizliklere, adaletsizliklere, temel hak ve hürriyet ihlallerine, darbeciliğe, kapitalist, faşist, emperyalist ve self kolonyalist uygulamalara karşı verilen tepkidir, bu insanın onurudur, insanın nefsi müdafaasıdır ve meşrudur.
Türk halkı içinde Sol değerleri savunanlara verilen tepkilere ve onları dışlayan tutumlara karşı bir muhalefet gelişiyorsa bu, o toplulukların ve o gençliğin izzetinefsini korumasıdır.
Terör ve şiddet sarmalına girmediği hâlde Sol bakışı her kim Avrasyacılık, Komünistlik ve Allahsızlık şeklinde aşağılayarak tarif ediyorsa bilmeli ki bu Solculuk toplumsallığı ve terkip üyeliği nedeniyle doğaldır, olağandır ve meşrudur.
Sol konusunun ikinci yüzü;
Solun Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet tarihi boyunca yaşamış oldukları sıkıntıları örgütleyerek Sol halkı ve Sol gençliği şiddet sarmalı içine sokmaya çalışmaktır.
Lise ve üniversite çağında henüz ergen gençleri yeterince ikna edici Sol argümanlarla teslim alarak umarsızca, zalimce illegalleştirmek, sokak aralarında tüketmek, şiddete sürüklemek, terör kampında eğitmek, eline silah vermektir.
Sol muhalefeti, yabancı ülkelerin ve yabancı toplumların enstrümanı yapmak ve bu muhalefeti yabancı devletlerin espiyonaj faaliyetlerine hizmet ettirmektir.
Sol; Türk halkı özelinde, özgün ve anlaşılır sebeplerle daha ziyade Azınlıklar, Aleviler, Kürtler ve Laikler üzerinden maya tuttuğundan bu durumu darbe, faşizm ve emperyalizm karşıtlığından çok İslam, Müslümanlık, Türk milliyetçiliği ve Anadolu karşıtlığı şeklinde bir zemine oturmasını onaylamak, önermek ve kışkırtmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugün dünya düzenindeki emperyalist tutumlara sıra dışı itirazlarıyla Sol halkın bayrağını da onuruyla taşımaktadır.
Girdap: Kapitalizm
İdeolojik tutumların halk ana referansına göre güncellenmesi gerektiğini salık verirken ideolojik alışkanlıkların değişmesiyle bu durum onların heyecanlarını ve toplumu konsolide etme yeteneklerini negatif yönde etkileyebilir.
Bu nedenle oluşacak boşluklara neyin dolacağı önemli bir konu olur.
Boşluklara yerleşme kapasitesi en yüksek olan ideolojik yapı sosyal, siyasal, kültürel ve ahlaki Kapitalist değerlerdir.
Zira hayatın rutin hali, kişileri ve düzenleri kapitalizme mahkûm etmektedir.
Kapitalizm ise hem maddi hem manevi sömürü düzenidir.
Kapitalizm bir kötülük kaynağıdır.
Bugün milletin ve devletin en büyük sorunu ideolojik sorunlar, Kürt meselesi ya da terör değil.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ivedi gündem maddesi; eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, hukuksuzlukları ve siyasetin rant aracı olma durumunu bertaraf etme iradesi, azmi ve çabası olmalı.
Halkın yaşam kalitesini artırma, devletin maddi-manevi imkânlarını toplumun tüm kesimlerine yayma, iktidar katında ayrıcalıklı sınıflara izin vermeme devlet olmanın anayasa kadar önemli temel sorumluluklarındandır.
Sonuç
Türkiye teorisinin üç temel referansını tek bir olguyla ifade edecek olursak bu “halktır.”
Halkın terkip hâli bütüncül bir teorinin ana kaynağıdır.
Bir devlet tek taraflı yasa belirleyemez.
Anayasa esas itibariyle toplumsal bir sözleşmedir.
Devlet halkıyla yaptığı sözleşmeyi kanun ve hukukla garanti altına alır.
Vesayet etkisinde hazırlanan anayasalar ya da darbe dönemlerinde hazırlanan anayasalar neden kötüdür?
Çünkü halk merkezli değildir.
Çünkü toplumun an halini dikkate almazlar.
Milletin an halini dikkate aldığımızda Anayasa’nın 66. maddesindeki vatandaş tarifinin değişmesi gerekir.
Bu madde anayasada alt sıralara düşmüş olabilir ama ana kaynak, ana referans olması nedeniyle hükmen anayasanın birinci maddesidir.
Bu maddedeki vatandaşlığın doğru tarifi ilk maddelerin tartışılmazlığının, doğallığının, organikliğinin ve meşruiyetinin ana rahmidir.
Türk kavramının hangi mahiyete sahip olması gerektiği, uluslararası kamuoyunda hangi mahiyette anlaşıldığıyla da test edilebilir.
Vatandaşlık tanımı doğru yapılırsa 1980 darbesi ardından anayasaya tek kalemde iliştirilen “Atatürk milliyetçiliği” betimlemesinin yeni anayasada ilgili maddeden çıkarılması gerektiği de gözden kaçmaz.
Anayasa metni öyle olmalı ki; kim iktidara gelirse gelsin, maddelerde yer alan herhangi bir tanım milletin bir kesimini dışlamaya ya da o tanımla halkın bir kısmını dövmeye dayanak yapılmasın!
Terkip teorisi ışığında bir Türk milleti tarifi; İslamcı, Solcu, Kürt, Alevi, Azınlık ve farklı etnisitelerden gelmiş sahipsiz muhacir vatandaşların da ruhuna iyi gelir.
Doğru bir Türk milleti tarifi topluma tebelleş olan şiddet ticaretiyle beslenen İslamcı, Kürtçü, Alevici, Azınlıkçı, Marksist, Etnik Türkçü, Ulusalcı vb. kurtuluşçu illegal yapıların yasal dayanaklarını da bitirir.
Bu illegal yapılar böylece gerçek anlamda yasadışı ve “mutlak” gayrimeşru olurlar.
Türk milleti kavramı reel, organik, doğal, öz ve kök mahiyetine kavuşmalıdır.
Bir Türkiye modeli konuşulacaksa bu ancak yeni anayasanın milletle tam uyumundan sonra konuşulmayı hak eder.
Anın anlamı budur.
Ne düşünürseniz, neye inanırsanız, nasıl yaşarsanız, ne söylerseniz hepsine amenna amma devletin varlığına birliğine karşı olursanız ezeriz. Mesaj alındı tamam. Devletin pozisyonu ve politikaları ah izole ve temiz olsa, devleti temsil eden kişi ve kurumlar tam bilinse, devlet birini ötekine kurdurmak için taraf olmasa, dış güneşlerin sıktığı çarıklar yüzünden ayaklarımız sıkılmasa bunları yazma ihtiyacı bile duymazdınız. Devlet doğru yerde dursa millette sorun yok. Aklı da feraseti de devletlülerden fazladır.
BeğenBeğen
Kurdurmak yerine kırdırmak olacaktı
BeğenBeğen