İBB Olayı
Türkiye peş peşe birbirinden sıcak gündemler yaşıyor.
Devlet Bahçeli’nin ‘Terörsüz Türkiye’ tanımlamasıyla Öcalan’a yaptığı tarihi davet ve Öcalan’ın PKK’nın fesih çağrısı gibi önemli bir olay bile, İBB gündeminin gölgesinde kaldı.
2025 Mart’ında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın üniversite diplomasının iptal edilmesi ve ardından yolsuzluk ile terör soruşturmaları kapsamında gözaltına alınması, Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. Üniversiteli gençlerin öncülük ettiği kitlesel protestolar, olayın yalnızca hukuki değil, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da önemli bir mesele olduğunu gösterdi.
Arka Plan
Peki bu olayın derinliği ne kadar olabilir?
Gelişmeleri daha iyi anlamak için ne kadar geri gidebilir ya da bakış açısını daha ne kadar genişletebiliriz?
İBB olayını yalnızca ana muhalefet partisinin iç çatışmaları ya da iktidarın rakiplerini tasfiye politikası olarak açıklamak yeterli olur mu?
Şimdi bu olayların Türk siyasetinin doğasıyla bağlantısını inceleyelim.
Bu sıcak olayın, iç içe geçen politik, sosyal ve psikolojik diğer nedenlerini ve sonuçlarını şimdilik bir kenara bırakın.
Bunun kök nedenini açığa çıkarabilmek için öncelikle kavramsal bir çerçeve çizelim.
Üç Unsur
Devlet olabilmenin üç temel öğesi var: Ülke, halk ve egemenlik.
Osmanlı devleti son iki yüzyılda ülke şartında kayıplar yaşadı.
Bu süreçte halk şartı da tam değildi, çünkü Osmanlı’da elitler ve tebaa vardı, modern bir halk kavramı yoktu.
Dolayısıyla Osmanlı, ne içeride ne de dışarıda tam anlamıyla egemen bir devlet değildi.
Türkiye Cumhuriyeti
Türkiye Cumhuriyeti bu ‘eksik devleti’ miras aldı.
Yeni devlet, galip devletler karşısında kendine ancak nefes alacağı kadar bir alan bulmuştu.
Türkiye Cumhuriyeti devlet olabilmek için söz konusu üç şartı yerine getirmeliydi.
Kurtuluş savaşları ve emperyalistlerin denge stratejilerinin bir eseri olarak ülke şartı yerine geldi; Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Halk şartı ise yerine gelmedi, çünkü ulus-devlet konsepti Müslümanları, Kürtleri, Alevileri ve gayrimüslimleri dışladı.
Türkiye Cumhuriyeti iç egemenlik koşulundan uzaktı.
Bir dış egemenlikten zaten bahsedilemezdi.
Fransız tipi ulusçuluk ve Fransız tipi laiklik dayatmasıyla egemenliğin içi boşalıyordu.
İki Devlet
Kökü Tanzimat’a kadar uzanan vesayet rejimi, kendini açıkça devlet olarak sunuyordu.
O günden bugüne iki devlet var oldu.
Batıcı devlet ve milli devlet.
Türkiye’nin temel sorunu, batıcı devlet ile milli devlet arasındaki çatışmadır. Bu çatışma, kimlik krizinden siyasi çekişmelere kadar her alanda kendini göstermektedir.
Bu çelişki, iki ayrı benliğin varlığını ifade eder.
Bu da Türk siyasetindeki kimlik bunalımını tarif eder.
Kimlik Siyaseti
Organik Devlet Batı gücü karşısında yeterince zayıf düşmüştü.
Bu nedenle batıyla ve vesayetçileriyle ne boy ölçüştü ne de kendini unutturdu.
Güç farkı nedeniyle yabancılaşmanın ideolojik aygıtı olan Kemalizm egemen oldu.
Kemalizm, modernleşmeye yaptığı katkılar yanında öz kimliği küçümseyen katı bir ideoloji olarak ortaya çıktı. ‘Bizden adam olmaz’ anlayışıyla Batılı değerleri sorgulamadan benimseyerek bu değerleri yücelten bir kimlik oluşturmaya çalıştı.
Benlik parçalandı.
Sosyal dissosiyasyon oluştu.
Vesayet rejimi, tüm unsurlarıyla varlığını sürdürdü. Kendi adına başarılar elde etti.
Ülkemizde ekonomik kriz gibi can alıcı reel sorunlar değil de kimlik siyasetinin birinci dereceden belirleyici olması bu siyasi gelenekten kaynaklanır ve görülüyor ki bu durum bir süre daha devam edecektir.
Yeni Dünya
Bugün artık başka bir dünya kuruluyor. Dünya her açıdan artık çok kutuplu.
Kürenin ağırlık merkezi uzak Asya’ya kayarken Türk devleti kendini yeni şartların tam ortasında buluyor.
ABD kendi içine döndükçe, Trump’ın politikaları içe çekilmenin bir gerçeklik olduğunu gösterdikçe ve Avrupa da bu nedenle içe kapanmaya başladıkça, batıcı ideolojiyle aradaki mesafe açılıyor. Böylece organik devlet daha fazla inisiyatif kullanıyor.
Bugün için devletin vesayet rejimine karşı pozisyon üstünlüğünü ele geçirdiği söylenebilir.
Bu konjonktürde Türkiye, devlet olmanın üç şartını tamamlamaya çalışıyor.
Vatan şartı bilinç düzeyinde ve pratik stratejilerle tahkim ediliyor.
Halk şartı Millet kavramıyla olması gereken içeriğe kavuşturulmaya çalışılıyor.
Dış egemenlikte her geçen gün biraz daha mesafe kat ediliyor.
Olayların Deltası
İBB olayı gibi daha bir dizi olay gündeme gelecektir ve bu olayların nihayetinde temel çelişkiyle ilişkisi açığa çıkacaktır.
Bir süre sonra Türk tarihi akademik olarak da bu perspektiften yazılacaktır.
Temel çelişkiler, Mao Zedung’un da ifade ettiği gibi çatışma süreçleri tamamlanmadan ortadan kalkmaz.
Çatışmada yenmek ve yenilmek her iki taraf için de olağandır.
Diyalektik kanunda çelişkiler net bir sonuç ya da bir sentez elde edinceye kadar devam eder.
Türkiye’de ilericilik, gericilik, laiklik, dindarlık, Alevilik, Sünnilik, çağdaşlık, Atatürkçülük, solculuk, İslamcılık, Türkçülük, milliyetçilik, Kürtçülük, askeri darbeler, dış ilişkiler, iç politikalar gibi tüm sosyal ve siyasal kavramlar, temel çelişkiyle doğrudan bağlantılıdır.
Entelektüellerimiz ise Türkiye’ye dair kavramları ve teorileri yalnızca Batılı akademik şablonlarla açıklamaya ve kurgulamaya çalışıyor.
Türkiye anlatılarında bu ilişkiyi kurmayan her teorinin bir yönü eksik kalacaktır.
İktidar-Muhalefet
Buradan hareketle öngörebiliyoruz ki batıcı devlet ile organik devletten hangisi galip gelirse o kendi iktidarını ve muhalefetini oluşturur.
Vesayet rejimi egemen olduğu dönemler boyunca bu oluşumu fiilen gerçekleştirdi.
Bugün için Türkiye’deki tüm siyasi örgütler organik devletten yana saf tutmalılar.
Emperyalist güç odaklarıyla bağlarını koparmalı, Atatürkçülükle değil, Kemalizm ile aralarına mesafe koymalılar.
Aksi halde kartlar tekrar karılacaktır.
İktidara gelince, önemli mesafeler kat eden bu kök iradeyi taşıyabilirse yoluna devam edebilecektir.
Bu iradeye sahip çıkamadıklarında ise devlet başka kadrolarla yol alacaktır.
İktidar; vesayet rejimi yapılanmalarının tasfiyesindeki rolünü devlet adına üstlendiğinin bilincinde olmalı.
Bu rolün tarihi bir sorumluluk olduğunu bilmeli. Tasfiye sürecinde, vesayet ile onun etkisi altındaki toplulukları ferasetle birbirinden ayırmayı başarmalı. Ötekileştirmeden, hukuk temelinde tüm önlemleri almalı ve bu süreçlerde kullandığı dile özen göstermeli.
Devlet, vesayet rejimini tasfiye ederken iktidar çevrelerinde bu süreçleri istismar eden siyasal yapı ve kişilere karşı da dikkatli olmalı. Bu tür aktörler, hukuksuzlukla kendi çıkarlarını hayata geçirirken, devletin adalet ve hukuk temelindeki misyonunu zedeliyor, güven kaybına neden oluyorlar.
Otoriter Demokrasi
Çelişki ve çatışma doğası nedeniyle Türkiye’nin bir müddet daha otoriter demokrasi ile yönetileceği görülüyor.
Buradaki otoriterlik vurgusu tavsiye içeren ideolojik bir parametre değil rasyonel bir tanımlama.
Türkiye merkezli bir doğa durumu.
Otoriterlik, temel çelişkinin yaratıp durduğu çatışma süreçlerinde geçilmek zorunda olunan bir evre.
Bu nedenle, vesayet tüm unsurlarıyla ve tam olarak yenilinceye ya da vesayet rejimi kök devleti tam olarak alt edinceye kadar Türkiye’de sular durulmaz.
Türkiye’nin kısa tarihi bir film şeridi gibi gözden geçirildiğinde, söz konusu analizin gerçekliği açıkça ortaya çıkar.
Otoriterliğin sınırlarını aşmaması ve düzenin totaliter bir rejime dönüşmemesi, devletin en büyük sınavıdır.
Sonuç
Anlaşılıyor ki;
Toplum bir süre daha İBB olayı gibi birbirinden farklı ve şaşırtıcı sıcak gündemlere uyanıp duracak.
Hiç alakasız görünen sosyal ve siyasal olayların eninde sonunda yazının ana fikrini oluşturan temel çelişkiye bağlanacağına tanık olunacak.
Türkiye siyasetine dair bir kader bu!