Tarihi Çağrı, Bilinç Kırılmaları ve Derin Yanlışlıklar

Ay Altı Evren

Auguste Comte, yaklaşık iki yüzyıl önce sosyal bilimlerde de doğa bilimleri gibi matematiksel kesinliğin olabileceğini düşündü.

Bu nedenle sosyal olayları açıklayan bilim dalı için başlangıçta sosyal fizik kavramını kullandı.

Hatta aydınlanmanın verdiği sarhoşlukla pozitivist bir din inşa etmek istedi.

Sosyolojinin sayısallaştırılamaması Comte’nin girişimini boşa düşürdü.

Sosyal ve siyasal olaylarda beklentilerin, tahminlerin ve önyargıların dışında sıra dışı gelişmelere tanık oluyoruz.

Adam Smith bu dış etkiyi ekonomi bilimi için ‘görünmeyen el’ olarak kavramsallaştırdı.

Meteoroloji gibi sosyal olayların da ‘ay altı’ bir evreni var.

Bu evrende kendine özgü kurallarla işleyen ayrı bir organik düzen var.

O düzen zaman zaman tahminleri, kanaatleri, önyargıları ve komplo teorilerini boşa düşürüyor.

Tüm olayları big brother’in iradesi ile açıklayanlar çoğunlukla yaşadıkları şokla baş başa kalıyor.

Hatta senaryosunu kendilerinin yazdığı filmde aslında ne olduğunu anlamaya çalışan nice yapımcılar görüyoruz.

Ay altı evrenden mülhem Türkiye yeni bir misyona hazırlanıyor.

Uluslararası atmosfer, Türkiye’yi içerdeki kronik sorunları çözmeye mecbur bırakıyor.

Tabi olarak bunu önce Devlet iradesi görüyor.

Böyle olunca devlet öngörülü ve proaktif olmak zorunda kalıyor.

Bu öngörülerden biri, bir bütün olarak kalabilmenin başat şartının iç egemenliğin ivedilikle tahkim edilmesine bağlı olması.

Bugüne kadar iç egemenliğin önündeki en büyük engel Kürt meselesiydi.

Kürt meselesi tek parça olarak kalabilmenin ilk koşuludur.

Kürt meselesi üzerinden var olan terör mekanizması behemehal çözülmelidir.

Defalarca başarısızlığa uğratılmış çözüm arayışı için bu kez devlet bünyesinde en uygun ismin ya da yapının inisiyatif alması doğru olurdu.

İsabetle Devlet Bahçeli ön aldı ve PKK liderine çağrı yaptı.

Siyaset bilimi ters köşeden gol yemişti.

Belki de Bahçeli 1 Nisan şakasını erken yapmıştı.

Dört ay sonra Öcalan, “silah bırakın örgütü feshedin” dediğinde bunun bir şaka olmadığı ortaya çıktı.

İBB olayları bu tarihi olguyu perdelese de olgunun enerjisi, siyasal perspektiften sığ, sıradan ve olağan içerikli İBB olaylarını geride bırakacak ve ana gündem olarak yoluna devam edecek.

Öyleyse bu tarihi olgu ne kadar kritik edilirse yeridir.

Bunun için şimdilik sadece iki noktaya dikkat çekeceğim.

Kavram Bilinci; Milliyetçilik Örneği

Türk aydınları uzun süredir Batılı tercüme kelime ve kavramlarla ve bu kelime ve kavramların Batı iklimindeki anlamıyla düşünüyor.

Bu nedenle Türkiye’de yaşıyorlar Türkçe konuşuyorlar ama hükmen Batıcılığın havuzuna su taşıyorlar.

Bu durum bırakın özgün olmayı engellemeyi, alinasyonu ve kendine yabancılaşmayı derinleştiriyor.

Beri taraftan vesayet rejiminin dışladığı toplumsal kesimlerden İslamcılık ve Solculuk ayrı ayrı kendi cephelerinden yabancılaşmayı artırdı.

İslami hareketler tarihten miras paket İslami kelime ve kavramları sözde cahiliye toplumuna dayattı.

Milliyetçilik bu kavramlardan biri.

Ayet ve hadislerin ikrah ettiği ırkçılık kavramı Türk toplumunda farklı içeriğe sahip olan Milliyetçi olgunun üzerine beton blok gibi bırakıldı.

Altta kalanın canı çıktı.

İslami olarak bile Türkiye’deki milliyetçilik ile küresel klasik ırkçılık, milliyetçilik ve ulusçuluk birbirine eşitlenemez.

Sol hareketler de milliyetçileri sekter sosyalist bakışla yekten faşizmle eşitlediler.

Bu kaba analizlerin maddi manevi maliyeti yüksek oldu.

Tarihi çağrı ile bir olguyu bir daha test ettik ki;

Türk Milliyetçiliği Türkçülük kavramına eşit değil.

Türk tipi Milliyetçilik ulusçuluk kavramına eşit değil.

Türk milliyetçiliği Türk ırkçılığına da eşit değil.

Milliyetçilik Fransız tipi ulusçuluğa ve ırkçılığa eşit olsaydı MHP parti olarak bu tarihi çıkışı yapmazdı, yapamazdı.

Kadrolarında ve tabanında dramatik kayıplar yaşardı.

Çünkü görüyoruz ki her fikir dönüşüyor ama dünyanın her yerinde ırkçılık kendini koruyor ve olduğu yerde kalıyor.

Türk milliyetçiliğindeki bu ilerici ve pozitif dönüşüm onları ırkçılıktan ve ulusçuluktan kökünden koparıyor.

Türkiye’de milliyetçilik ana akım olarak en fazla devletçilikle eşitlenebilir.

Böyle olunca milliyetçiliğin anlam zenginliğini ve özgünlüğünü retrospektif olarak da anlıyoruz.

Türk tipi Milliyetçilik olgusal olarak içinde vatanın, milletin, Anadolu’nun, Balkanların, İslam’ın, Türki coğrafyanın, Atatürkçülüğün, Kızıl Elma’nın, Turan’ın, Selçuklunun, Osmanlının ve diğer toplumsal kesimlerin ve tutumların olduğu bir mozaik.

Milliyetçilik Cumhuriyet’in beka travmasını benliğinde taşıdı. En duyarlı yönüyle yaşadığı travmanın etkisinde sosyal-siyasal hayatta yer aldı. Bu nedenle etnik temelde değil bölünme korkusu üzerinden Kürt sorununa karşı tutum belirledi.

İşte bu mozaik olgusallık toplumsal olarak Türkler ve Kürtler arasında bir uçurumun ya da iki ayrı evrenin oluşmasını engelledi.

Toplum vesayet rejimini en güçlü olduğu cephede yendi.

Devlet ise şimdi bu vasatı taçlandırmaya çalışıyor.

Sürecin nasıl ilerlediği ve yeni anayasa çalışmalarının içeriği vesayetin hala etkin olup olmadığının bir göstergesi olacaktır.

“Türkler ve Kürtler”; Galat-ı Meşhur

İktidardaki ve muhalefetteki çoğu siyasi sıkça ve hala aynı sıralamayla “Kürtler ve Türkler” şeklinde bir tanımlama ile konuşuyor.

Bu tanım hatalı bir tanımlama ve bu dil yanlış bir dildir.

Açalım;

Kürtler Türkiye’de başlı başına bir olgu olarak açık bir realiteyi ifade eder.

Bu realite Türkiye’de Kürtlerin temel hak ve hürriyetler noktasında baskıya maruz kalmasından kaynaklanır.

Bu nedenle Kürtler ifadesi tek başına hem sosyolojik olarak hem siyaseten doğru bir ifadedir.

Ancak Kürtler derken karşıtında Türkler şeklinde bir tanımlama yapmak hem sosyolojik olarak hem de siyasi olarak yanlıştır.

Evet Türkler etnik bir gruptur, bu etnolojinin konusudur ve doğrudur.

Ancak Türk kavramı Türkiye’de etnik anlamı aşan özgün bir içeriğe sahiptir.

Türk milleti Türkleri de içine alan mozaik bir bütündür.

Türkiye’de Türk kavramı bir asır boyunca uluslararası kamuoyunda hukuki ve örfi teknik bir içerik kazanmış, etnik bir tanım olmanın çok ötesine geçerek norm olmuş ve geri döndürülemez anlam zenginliğiyle siyaset üstü bir konum kazanmıştır.

Uluslararası perspektif bu bakış açısının en önemli delili ve referansıdır:

Tüm inanışlar ve tüm etnisiteler dahil Türkiye Cumhuriyeti devletinde yaşayan vatandaşların tamamına defacto Türk denir.

Hukuki olarak da yeni anayasa bu defacto halin teminatı olmalıdır.

Bu nedenle sosyoloji ve siyaset bilimi kriterleri açısından Türklük ifadesi Kürtlük ifadesinin karşısına konulamaz.

Tanıma dair eleştiriyi eşitlik ilkesi ile analiz etmek basiretsizliktir.

Bu analiz ya iyi niyetli değildir ya da bir tür safdilliktir.

Kürtler ve Türkler ifadesi kalıp olarak politik bir ifadedir ve PKK dilidir.

Etno-akademik çalışma haricinde Türkler kavramını indirgeyerek Kürtler kavramı ile yan yana getirmek; bölünmeyi uluslararası kamuoyunda meşrulaştırmak, toplumu ayırabildiği kadar ayırmanın ve iç savaşın kaldırım taşlarını döşemek için tasarlanmıştır.

Bu nedenle iyi niyetli değildir.

Biçim ve içerik olarak aynı olmayan iki şeyi kıyaslamak teknik olarak sorunludur. Bu sorunlu kıyasın adı edna kıyastır.

Edna kıyas siyaseten yapılırsa manipülasyon olur.

PKK etkisiyle oluşan Kürdist terminoloji bu nedenle manipülatif bir karaktere sahiptir.

Bu anlaşılır bir durum.

Anlaşılması zor olan Türkiye’de terörü dışlayan aydınlar, muhalefetteki ve iktidardaki siyasetçilerin de bu tanımı pervasızca kullanmasıdır.

Bu tanım bazen yaranma içerir.

Bu dil bazen safdillik içerir.

Bu kıyas açık cehalet içerir.

Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan sorunun adı Kürtlerin ve Türklerin çatışması değildir.

Hatta bu çatışma devlet ve Kürtler olarak da tarif edilemez ve edilmemelidir.

Bu çatışmanın başlığı Kemalizm ve Kürtlerdir.

Bu çatışmanın en doğru ve en iyi tanımı ise; Askeri Bürokratik Vesayet Rejimi ve Kürtlerdir.

Bu sorun tek başına Kürt sorunudur. Karşısında ise bir topluluk, bir halk, bir millet ya da bir etnik unsur yoktur.

PKK ile aynı dalga boyunda olan mutlak Batı hegemonyası, içerdeki Batıcılık ve Batıdan çok Batı aşkı bu yanlışın sadece PKK evreninde değil PKK dışı evrende de sürdürülmesine neden oldu.

DEM partililer artık bu kalıbı terk etmeli.

Savaş (şerr), düşman (dujmın), TC (tırk) vb. gibi ancak iki düşman devlet arasında kullanılacak kelime ve kavramları içeren konvansiyonel literatürlerinden etap etap uzaklaşmalılar.

Bu galat tanımlamalarla bir ömür geçirdiklerinden hızlı bir geçiş realiteye uygun görünmese bile bu farkındalık içinde olmaları önemli olacaktır.

Kendi kitleleri önünde konuşurken stratejik olarak bir süre daha benzer dili kullanmaları gerektiği savunusu belki mazurdur.

Daha sonrası ve daha fazlası makul ve mazur olmaz.

Hem muhalefetin hem de iktidarın metin yazarları hazırladıkları metinlerde özenli olmalı hem sürece uygun bir dil kullanmalı hem de fasit kıyas içeren ezber deyimlerden uzak durmalılar.

Türkler ve Kürtler deyimi galatı meşhurdur.

Bu deyim entelektüel yetersizliği nedeniyle Türk sosyolojisi ve Türk siyaset bilimi literatüründen çıkarılmalıdır.

Ana dilde çokluk anlamsallıkta ortak dil.

Vatandaşlık temelinde eşitlik.

Ülke ve toplum temelinde sonuna kadar özgürlük, adalet, hukuk ve demokrasi!

Yorum bırakın