“On iki ayın birisinde
Biraz mühlet ver bana
Kesin tarih sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman”
(Abdurrahim Karakoç)
I. Bölüm:
Rasyonel Kader ve Vesayetin Ontolojik Kökeni Giriş
28 Şubat 2026’da başlayan İran Savaşı, bir asır boyunca uluslararası ilişkilerin ABD merkezli şekillendiğini çarpıcı biçimde güncelledi.
Devletler üzerindeki ABD vesayeti, istihbarat raporlarının ya da ideolojik yorumların ötesine geçerek uluslararası kamuoyunun ortak kanaati hâline geldi.
Bunu bu kadar açık eden ise, Trump’ın pervasız tavrıyla kapalı kapılar ardında yapılan konuşmaların artık açıktan dile getirilmesi oldu.
İran’da oyun planı başarısız olunca ABD, “vasiliğini” üstlendiği devletlerden bedel istedi.
Japonya’nın tam teslimiyet içinde olduğu, Körfez ülkelerinin de facto mandater devlet statüsünde kaldığı ve Avrupa’nın ise Birleşik Devletler’in velayetiyle yönetildiği bir kez daha tescillendi.
Huzistan civarında düşürülen ABD F-15E uçağının İngiltere merkezli bir filoya ait olduğu yönündeki ifşalar, kamuoyuna sunulan resmi beyanların gerçeği yansıtmadığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Böylece son yüzyılın küresel vasi mekanizması, bir anlamda malum olanı ilan etmiş oldu.
Yazının Ana Tezi
Bu yazı, Türk devleti ile Batı blokunun iki asra yayılan vesayet ilişkisine odaklanıyor.
Devlet iradesi ile süper güçler arasındaki mücadeleyi, Carl Schmitt’in “Egemen, istisnaya karar veren kişidir” tezi ışığında inceleyeceğiz.
Türk siyasi tarihinde istisna yetkisi defalarca Batılı güçlerle ya da onların yereldeki vekilleriyle paylaşıldığı için organik devlet sürekli bloke edildi.
Süper güçlerin diğer devletlerle tarihsel ilişkisini anlatan “kapitülasyon, mandaterlik, yarı-sömürge, derin devlet, çift devlet, paralel devlet, vesayet demokrasisi” gibi kavramlar, bu toprakların da en köklü ve kalıcı desenlerindendir.
Bu yazıda vesayetin tarihini, vesayetin sadece Cumhuriyet dönemi askeri-bürokratik yapıya bağlamanın bir yanılsama olduğunu, eski düzen-yeni düzen tartışmalarının başladığı ilk evreyi ve homojenliğin nasıl bozulup dikotomiler ülkesine dönüştüğümüzü mercek altına alacağız.
Cumhuriyet döneminde başlayan ve günümüze dek uzanan pratikler, kökü Osmanlı döneminde olan uzun ömürlü bir ağacın dalları ve meyveleridir.
Kavramsal Çerçeve: Kısıtlı Eda Ehliyeti
Vesayet kelimesi köken olarak “bağlamak, emanet etmek, birinden bir işi üstlenmesini istemek” anlamlarına gelir. Vasiyet, tavsiye ve vasilik gibi sözcükler de aynı kökten türemiştir.
Vesayet önce özel hukuk alanında kullanıldı, sonra idari ve siyasal bir içerik kazandı. Eda ehliyeti bulunmayan veya kısıtlı kişilerin mallarını koruma ve yönetme kuralları, vesayet başlığı altında ele alınır.
İdari hukukta ise merkezi idarenin yerel yönetimler, özerk kurullar veya taşra teşkilatları üzerindeki yasal denetim ve müdahale mekanizmalarını anlatır.
Uluslararası planda, Milletler Cemiyeti dönemindeki ‘mandacılık’ sisteminin yerini alan ve Birleşmiş Milletler Şartı’nda da kurumsallaşan vesayet kavramı, 1945’ten itibaren sömürge çağrışımından uzaklaşmak için bizzat “vesayet” terimi tercih edilerek tanımlandı.
Pasifik Adaları Vesayet Toprakları bünyesinde yer alan Palau’nun 1994’te bağımsızlığını kazanmasıyla BM Vesayet Konseyi askıya alındı.
Siyaset biliminde kavramın akademik formülasyonunu Amerikalı sosyolog Edward Shils yaptı. Shils, “Vesayet Demokrasisi”ni siyasi olgunluğa ulaşmamış toplumları modernleştirmek için zorunlu bir ara rejim olarak tanımlamıştır.
Kelimenin kökeni itibariyle bir “karşılıklı onay ve rıza” anlamı içerdiğini bilmek, vesayetin aynı zamanda çift taraflı işlediğini göstermek açısından hayati önem taşır.
Teorik Çerçeve: Rasyonel Kader Ontolojisi
Vesayet olgusunda asıl fail kimdir? Vesayet nasıl oluşur? Ve ondan gerçekten kaçınmak mümkün müdür?
Ülkemizdeki vesayet sürecinin asıl dinamiği, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemi miydi, yoksa yeni Batı’nın yükselişi mi?
Bu tür sorulara cevap arayan klasik tarih teorileri, lineer ilerleme fikrine yaslanarak genellikle indirgeyici, evreci ve fatalist programlar sunar.
Braudel’in longue durée’sinden Hegel’in diyalektik Geist’ına, Comte’un üç hal kanunundan Marx’ın sınıf mücadelesine, Toynbee’nin uygarlık döngülerinden Wallerstein’ın merkez-çevre modeline uzanan yaklaşımlar, insanı dış ve yapısal şartların tutsağı hâline getirir.
Biz ise cebriyecilikten ve pesimizmden arınarak görüşümüzü şöyle açıklıyoruz:
İnsanın henüz var olmadığı bir dünyanın hiçbir haber değeri yoktu.
Masumiyetini henüz kaybetmemiş insanın da haber değeri yoktu.
İnsan, ötekiyle ilişkiye girerek kirlenip bedel ödemeye başladığı andan itibaren tarih doğdu.
İşte tarihin ontolojik miladı budur.
Esasında insan öncesinde tarihsel bir karşılığı bulunmayan evren ve yerküre, ancak insan ile birlikte anlam kazanarak tarihin nesnesi oldu.
Tıpkı buharın göğe yükselip kaybolmayarak bir döngüye dâhil olması gibi, yer ile gök arasında insana dair hiçbir olgu da enerjinin korunumu kanunu uyarınca kaybolmaz; bir döngüye dâhil olur.
Döngü, tekil olgulardan değil, bütün olguların bileşiminden doğan makro bir organizmadır.
Makro organizma, kendinden doğan daha küçük yeni organizmalara da etki eder.
İnsan türü, somutlaştıramadığı ama sezinlediği bu çevrimi tarif etmek için farklı tanımlamalar yapar.
Bu tanımlamalar genellikle dışarıdan ya da yukarıdan aşağıya, aşkın bir faile bağlanır.
Determinizm, fatalizm ya da kadercilik, böylece bir ön yargıya ve metafizik bir inanca dönüşür.
Oysa bu döngü dışarıdan ya da yukarıdan değil, aşağıdan yukarıya var olan rasyonel bir kaderi ifade eder.
Yaşanan ve yaşanacak tüm olayların en büyük faili, bu rasyonel kader ontolojisidir.
Tarihe yön veren ise, insanın diğer organizmalarla kurduğu ilişkinin toplam bileşimidir.
Bu kompleks varoluş, olguları tekil nedenlere bağlamamızı engeller ve sorumluluğu insanın kendisine yükler.
Şimdi bu bakış açısını konuya doğrudan bağlayalım:
Türk tarihinde vesayet, Osmanlı’nın duraklamasından yeni Batı’nın inşasına, nüfus artış hızından iklim koşullarına, henüz keşfedilmemiş kıtaların varlığından astronomiye kadar tüm varlığın sayısız bileşiminin doğurduğu rasyonel bir sonuçtur.
Bu rasyonel kader, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan vesayetin hem temelini hem de sayısız bileşenden oluşan organik yapısını oluşturur.
Not: Bu çalışma, 18. yüzyıldan günümüze kronolojik bir akışla kurgulanmıştır ve bölüm bölüm yayınlanmaya devam edecektir.