30 Mart: Herkes İslami ‘vesayete’ hazır olsun!

30 Mart 2014 yerel seçimleri, demokratik bir seçim değil.

Ontolojik bir seçim.

Bu seçimle birlikte ülkedeki her sosyal-siyasal varlık yaşamsal bir sınav vermiş oluyor.

Bütün politik yapılar “ne kadar varım” sorusunun gerçek cevabını bu seçimde alacak.

Siyasal partiler, çok uzun yıllar 30 Mart 2014 seçim sonuçlarını referans alarak yollarına devam edecekler.

Bu seçimde aslında Ak Parti yok, Ak Parti seçime kendi fiili varlığı ile katıldığını düşünürse yanılır.

Bu seçimde dava mefhumu yarışıyor.

Vatanının, ülkesinin, milletinin, bayrağının, ümmetinin maslahatını, bekasını her şeyin önünde tutan, bu makro değerler olmadan diğer mikro maddi ve duygusal unsurların olamayacağını bilenlerin..

Batılı değerlerle özdeşleşmeyenlerin, Batı değerlerini merkeze alan eski devlete karşı muhalefet edenlerin davası.

Gelinen noktada, sosyoloji ülkeyi bir yere taşıdı: 30 Mart seçimleri bundan böyle İslamlık-anti İslamlık temelinde yürütülecek hiçbir siyasal davranışın sonuç alamayacağının ispatı olacak.

Demokratik koşullarda İslami değerlerle gizli-açık savaşarak bu ülkede iktidar olunamaz.

Silahlı mücadele yöntemleri de denense, sivil muhalefet yöntemleri ile de hareket edilse İslam’la karşıtlık her örgütü marjinalleştirir; 30 Martta bu öğrenilmiş olacak.

Bu topraklardaki her sosyal ve siyasal varlık öncelikle büyük İslam havuzunda yüzdüğünü kabul edecek.

İslamlık, Müslümanlık, İslami oluşumlar, İslami değerler gibi kavramlarla barışacak.

Bunun olduğu her yerde öfke nöbeti geçirmeyi terk edecek.

Arkaik ve gerici “biz Cumhuriyeti niçin kurduk” savunusunu artık bırakacak.

30 Mart seçimlerinden sonra CHP bile Öcalan gibi kendini revize edecek üstelik sessiz, sakin, rahat bir geçiş ile gerçekleşecek bu.

Yeni dönemde, Yeni Türkiye, öngörülü ve akılıca davranarak İslami ‘vesayetin’ içeriğinin nasıl olması gerektiği tanımlanmalarıyla ve tartışmalarıyla meşgul olmalı sadece.

Bir tür determenizm bu, bir tür sosyoloji, bir tür toplumsal kanun, kim bilir belki, en azından çağrışımıyla bir Sünnetullah.

Ülkenin siyasal partileri, sivil toplum kuruluşları, bürokratik unsurlarının tamamı isteseler de istemeseler de İslami bir ‘hegemonya’ altında yaşayacaklar.

Ancak izleniyor ki, bu ülkenin gerici aydınları bu sosyolojik hatta daha ajitatif bir kavramla bilimsel gerçeği toplumları ile paylaşma cesareti gösteremeyecekler.

Zira onlar, İslam karşısında nedense histerik hatta şizofrenik bir kişilik arz ediyorlar.

O nedenle toplulukları ilerleyecek, normalleşecek ve sürece ayak uyduracak ama çok net ki aydınları agresifleşecek, melankoliye düşecek ve militanlaşacaklar.

İçlerinde belki bazıları silahlı muhalefetler kuracak ya da onlara katılacak ya da tanık olacağız ki bunun altyapısını hazırlamak ve meşruiyet çerçevesini çizmek bağlamında yazılar kaleme alacaklar.

Berkin Elvan’ın ölümü olayı bu anlamda oldukça manidardı.

Berkin Elvan’ın ölümü olayını herkes bir yönüyle değerlendirdi, aslında en güçlü mesaj şuydu: Yeni Türkiye ile mücadele etmek isteyenler, daha fazla kitleyi; demokratik yöntemlerle hiçbir yere varılamayacağını, eski tarz solculuğun silahlı, gizli, illegal ve sokak esaslı çatışma, kent gerillası vs. yöntemlerinin devreye sokulmasına ikna etmek istediler.

Aslında açıkça söyleyemiyorlar ama yeni tip sosyoloji Ertuğrul Özkök, Uğur Dündar gibi sıralamanın en alt isimlerini bile bu biçimselliğin ortasına bıraktı, ya da onlar bir sabah kendilerini böyle buldular.

Yeni müstevada, Türkiye’nin en güçlü ve en reel çelişkisi Alevicilik olarak kodlandı.

Eski devlet unsurları ve gerici oligarşik sermaye sınıfları; Alevicilik üzerinden radikal silahlı ve silahsız çok sert bir muhalefet yaratmak istiyorlar.

Fethullah Gülen bu oyuna gönüllü girerek, Berkin Elvan’ın ölümünü oportünizmle “Alevilerin kaybı” olarak tanımlayıp projeyi de deşifre etti.

Bu ülkede radikalizmi Alevilik üzerine yıkarak, onun koçbaşlığında kendi özel siyasetlerine yol bulmaya çalışan habis politik yapıların ve gerici, mürteci aydınların sayısı az değil.

Gerici Siyasal hareketler, mürteci Türk ve Kürt aydınları eğer gizli silahlı bir örgüt kurarak ya da onlara katılarak devleti konvansiyonel solun mücadele ve devrim yöntemleriyle yıkmak ya da askeri darbe yapmak istemiyorlarsa Müslüman Demokrasi mantığı içinde kendilerine yer bulmaya çalışmalılar.

Bundan böyle Türkiye ve bölge jeopolitiği bu gerçeğin inşası ile zaman geçirecek.

Türkiye’de siyasal ayrışma Müslümanlık, ‘Müslüman sol’, ‘Müslüman sağ’ ve “diğer” marjinal unsurlar olarak şekillenecek.

Bunun doğruluğunu, yanlışlığını, iyiliğini, kötülüğünü, yararlılığını ya da zararını tartışmak bir fayda getirmez.

O nedenle ve sadece mezkûr İslami vesayetin pozitif bir İslami ‘vesayet’ olmasına çaba sarf etmeli.

Tartışmayı bu temele taşıyanlar ön almış olurlar. Herkesin sadece bir unsuru olduğu büyük “zaman nehri” şimdi bu tarlayı suluyor. Bu nehir yatağını kabul etmeyerek ve taşarak yeniden eski yatağına dökülüyor, yatağın değiştirildiği yerden akmaya devam ediyor.

Bunu kimse de engelleyemiyor.

Müslüman Demokrasi olgusunun iki dinamiği var: İç ve dış dinamikler.

Dış dinamiklerin Müslüman Demokrasiyi fazlasıyla besleyeceği tarihsel, siyasal ve jeopolitik bir evreye giriliyor.

30 Mart 2014 seçimi ve sonrasında Demokratik Türkiye’ye, normalleşen ülkeye karşı muhalefet eden bütün yapıların arkasında aynı şeni odağın olduğunu somutlaşacak.

Karikatürize ederek anlatılmak istenilen sonuca hızla ulaşılabilir; Türkiye’de Gülen hareketi de yenilince İsrail devleti ya da Siyonizm bütün maskelerini bir kenara bırakıp Zoro karakteri gibi atıyla meydana atılacak. Atlantikçiler, yerli işbirlikçilerin kendilerine verdiği büyük umutların 1 Nisan 2014’de tükendiğini gördüklerinde arkasına saklandıkları perdelerin tamamını açıp Rambo karakteri gibi belki kolları sıvayacaklar. Pelerinli, Anglo-Sakson bir şövalye Yeşilçam filmleri sahnelerinde izlendiği şekliyle “durun bir dakika oyun henüz bitmedi bu ülkenin tapusu ben de” diyecek. Bütün işbirlikçi güçlerini kaybeden ve sürekli başarısızlığa uğrayan, psikolojisi bozuk küreselciler Türkiye’yle ‘yüz yüze’ savaşa girecekler.

Dün, 27.03.2014’ de onlar, devletin en üst düzey yapısının ortamını dinleyip You Tube’a yükleyerek bunun işaretini verdiler.

Gerçek düşman kendini yabancı yüzünü, gâvurluğunu, farklı dokusunu ve ayrı gen yapısını gösterdikçe Müslüman demokrasi güçlenerek daha yaygın bir gerçeklik olacak.

Kimse bu hakikatten kaçamayacak.

Şimdi geç olmadan Müslüman Demokrasi’nin kendisini değil içeriğini, biçimini ve gelecek projeksiyonunu tartışma zamanı.

Gerici aydınların ve laik yapıların kıskançlıktan çatlamak, beyhude çabalamak ve çatal değneği yere çakmak yerine yeni siyasal yapıya katılarak daha pozitif çözümler bulmaya katkı sağlamaları daha yararlı olur.

Yapmaya çalıştıkları çok büyük işti ama çaprazı bozuk olduğu için başarısızlığa uğratan kaderin cilvesi karşısında, Donald D. Besore’un “Tarihi Değiştiren Başarısızlıklar” adlı kitabı ile yeni bir dinamizm bulabilirler.

omeraltass@gmail.com

twitter.com/omraltas

http://www.facebook.com/Ömer Altaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s