Ülkeyi Kendine Çağıran Büyük Vizyon

Şehitlerin ruhuna hürmeten-II
Son yıllarda âlemşümul amme efkârı pür dikkat bir şecaat izliyor.

Küresel statüko yeni nesil bir itiraz biçimine muhatap oluyor.

Siyasi konvansiyonel devreler ısınıyor.

Öfkeleniyorlar!

En az emperyalizm kadar eski, ezilmiş halkların hafızasında tazeliğini koruyan III. dünya teorisi hayat buluyor.

Proleter milletler, dominyon statüsünden kurtulamayan ülkeler, rehin alınmış devletler ve tüm uygarlık-zedeler alternatif sese kulak kesilmiş durumda.

Devlet, serinkanlı ve kontrollü.

Bölgesel ve ulusal stratejilerde bilinçli ve kararlı hareket ediyor.

Dünya beşten büyüktür demek, El- Bab’a inmek, AB’yle restleşmek, Şangay beşlisini konuşmak… Bunların hiç birisi romantizim değil.

Türkiye’nin, Fransa ve Rusya’nın her fırsatta ortaya koyduğu gibi imparatorluk kompleksini tatmin etme hevesi yok.

Yaşanan; yeni Osmanlıcılık da değil, İttihad-i İslam siyaseti de.

Hedeflenen, geçmişle bağı kopuk sıfırdan bir “yeni Türkiye” değil, “yenilenen” Türkiye.

“Yenilenen Türkiye”, ne Osmanlı ve Selçukluyu yok hükmünde gören ifrat mantığıdır ne de tersinden Cumhuriyeti yok hükmünde gören tefrit mantığıdır. “Yenilenen Türkiye”, hepsini, “devlette devamlılık esastır” hükmüyle içselleştiren bir siyasetin adıdır.

Bugün aynı kökten beslenen ardıl, rasyonel bir akıl devrede.

Devlet, derin Amerika’yı dahi oyun dışına iten bir ‘zamanın ruhu’ okuması yapıyor.

Binlerce yıllık deneyimin kazandırdığı “yabani” bir önseziyle gelecekteki ‘yerini’ tespit etmiş bulunuyor.

Devlet, kafasının dikine gitmiyor,  gerçekleşeceğinden emin olduğu doğal bir “vusule” hazırlanıyor.

Bunun için enerjisini iki temel noktaya odaklıyor.

İç barış ve küresel pozisyon.

III. dünya devletlerinin temel çelişkisi, eskiden olduğu gibi dışarda değil içeride.

1800’lü yılların ikinci çeyreğinden itibaren “nitelik” değişti, “denge” aleyhimize bozuldu.

Osmanlı Batı blokunun altına düştü.

O günden bugüne değişen yöntemle Batı; Kuzey ve Güney yarım küre ülkelerini aralıksız sömürüyor.

Bir kere ligden düşünce; paradoksal olarak her kıpırdama, her çaba, her itiraz ve hatta her asil karşı mücadele Batıcı nüfuzun derinleşmesine neden olur:

Kapitülasyonlar sözde mütekabiliyetti Batı’ya yaradı.

Tanzimat imtiyaz, Meşrutiyet öykünmeydi. Cumhuriyet öz olarak antiemperyalist bir itiraz olarak doğdu. İnönücülük gönüllü iltihaktı. Ama hepsi bir kadere mebni dramatik olarak Batı’yı güçlendirdi.

Şimdi “nitelik” lehimize değişiyor.

Belli ki tarih, geleceğin derinliğinde Batıya seyirci konumunu uygun görüyor.

Dünyanın ağırlık merkezi artık Batı değil.

Ne iktisadi olarak ne de moral değerler olarak.

Batı kendi derdine düşecek.

Şiddet Ortadoğu’dan yavaş yavaş çekilecek, kendine yeni mecralar arayacak. Oluşan boşluklara Türkiye’nin nüfuzu girecek.

Dünya bir fetrete girdi.

Fetret kaos demek.

Devlet bu fetretten güçlenerek çıkmayı hedefliyor.

Biliyor ki, yeni yüzyılın siyasetini; ekonomik veriler domine edecek.

Dünbugünyarın, ekonomik durum, tabiatıyla siyasi ve moral durumun yaratıcısı, referansı ve belirleyicisi.

Devlet, “yeni Türkiye” hamlesini başlatmadan önce 2001’deki büyük ekonomik krizin silindir gibi ezip geçtiği ülkede, önce ekonomik alt yapıyı inşa etti.

Alt yapı olmadan üst yapı inşa edilemezdi.

Kemal Derviş’in “ümit yok!” dediği bir atmosferde, yapılan reformlar ve kanuni düzenlemeler; bir yazar-kasanın altüst ettiği ülkeyi, devletin şah damarlarının bombalandığı zamanlarda bile sarsılmayacak noktaya getirdi.

Türkiye son beş yılda neler yaşadı ama Türkiye ekonomisi sarsılmadı.

Zira devlet “oradaydı!”

Yeni Türkiye, salt siyasal bir sıçrama değil asıl olarak yerli ve milli ekonomik bir kurgudur.

Devlet, batının politik üstünlüğünü, akılcı bir konuşlanmayla böyle boşa düşürdü.

Şimdi üst yapıyı/siyaseti inşa ediyor.

Zira devlet şimdi “burada!”

Yenilgi ve çöküş döneminin siyasi maliyeti yüksek olmuştu:

Ülkenin etnik zenginlikleri birbiriyle uzlaşmaz bir vasata taşındı. Mozaik, birbirine karşı kan davalı hale getirildi. Sıradan insani olgular durup dururken katı ve sekter ideolojik kimliklere dönüştürüldü. Normal ve fıtri her potansiyel, devlete karşı konumlandırıldı.

Ötekilik ve ötekileştirme yaşam tarzı oldu.

Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman, Alevi, Abdülhamit, Enver Paşa, Mustafa Kemal, Türk, Kürt, Arap, Sosyalist, Laik, doğa ve çevre duyarlılığı her ne varsa sonuna bir “cılık”, “culuk” ulanarak bölücülüğe ve kamplaşmaya hizmet ettirildi.

Batıcı olmayan hiçbir olgu akredite olamadı.

Bugün Devlet “gitmekte olana” el sallıyor.

“Gelmekte olana” kucak açıyor.

Kendi iç dinamiklerinin yanında milletleşmenin esas mimarı;  yeni küresel ve bölgesel şartlardır. Bu rüzgâr uzun yıllar esmeye devam edecektir.

Dünya lehimize kasılıyor.

Batının görece geri çekilişi, uzak Asya’nın izafi iddiasızlığı Türkiye’ye koşacağı geniş bir koridor açıyor.

Devlet var etmiyor, var olanı yönetiyor.

Bugün sosyal ve siyasal alanda yaşananları, her şeyin daha kötüye gittiği şeklinde yorumlayanlar ‘devletin rolünü’ fark edemiyorlar.

Olan biteni bir parti üzerinden okuyanlar yanıldıklarını çok geçmeden anlayacaklar.

Devlet bir şuurla yol alıyor:

Kurtuluş savaşı koşulları tekrar ediyor.

Yerli ve milli demokratik bir devrim olan Kurtuluş Savaşı, egemen küresel İngiliz düzenine karşı ve rağmen bir başarıydı.

Doğrusuyla yanlışıyla bir vasata oturdu.

Ed-Devlet bu vasatta devrimin içini boşaltmaya çalışan Batıyla bilek güreşi tutup durdu.

15 Temmuz’u yaşatan süreç de, küresel Angelo Sakson düzenine karşı ve rağmen gerçekleşen yerli ve milli demokratik bir devrimdir.

Hiçbir ideoloji topyekûn milletin devrimini kendi bohçasına atmaya çalışmamalı.

Gerçeklik, “beleşçileri” ezer geçer.

Yerli ve milli bir karakter etrafında konsolidasyon için her dava ve her yapı kendine düşeni yapmalı.

Devlet bir tanım yapmalı. Yaptığı tanımı tarihi, lineer, kesintisiz bir ortak hatta oturtmalı. Geleceğe bu teorik mirası yüklenerek yürümeli:

Batının Tanzimat hamlesine devletin cevabı Cumhuriyet idi.

İkinci post modern işgale devletin cevabı ise 15 Temmuz ruhu oldu.

Şimdi Sağ, Sol, Kürt, Türk ve İslamcılığın namuslu mütefekkirleri; günümüzden Kuvayı Milliye ruhunun teorik mirasına bağlanarak günün Türkiye’sini anlamlandırmalılar.

İlahi bir metodolojiden ufuk açıcı bir ilham alalım.

“Deki ey ehli kitap, sizinle bizim aramızda ortak bir sözde buluşalım: Allahtan başkasına tapmayalım, ona ortak koşmayalım, kimse kimseyi Rab edinmesin!”

Ey entelektüeller!

Ortak bir söz, ortak bir tutum, ortak bir ülkü bulmalıyız.

Daha öncesine ve 1920’ lere referansla, mizan ve turnusol kağıdı; “yerlilik” ve “millilik”  üst değerimiz olsun.

Ecnebiler adına çalışmak temelinde Natoculuk, Batıcılık, Avrasyacılık, Rusçuluk, İrancılık, Çincilik, Suutçuluk bütün bunlar alçaklık olsun.

Ajan, komprador ve gâvur kişilikler, yapılar ve ideolojiler tek tek ayıklansın.

Namus olgusu da bu referanslarla kalibre edilsin.

Yenilgi dönemi ideolojileri, soğuk savaş yapılanmalarının tamamı kendini lağvetsin.

Herkes kendi “orta çağından” çıksın!

Teorik düzlemde yerli bir İslamlık, Dindarlık, Solculuk, Komünistlik, Kürtlük, Türklük, Alevilik, Laiklik, Atatürkçülük, liberallik, Ulusalcılık yeniden tarif edilsin.

Hepsi için ihtiyaç var, aciliyet kazansın.

Kimse tüm bu doktrinasyonların yenilenmesini ve yan yana gelmesini kendi davasına ihanet ve revizyonizm olarak algılamasın.

Ne İslamcılar ne Ülkücüler ne de Solcular dogmalarla hareket etsin.

Mir Said Sultan Galiyev müteharrik misal olsun.

O, her birinin özgün tanımıyla hem Türk milliyetçisi hem komünist hem de Müslümandı.

Kimse kayırılmasın, hem Kürt milliyetçisi, hem Solcu hem Müslüman bunlar da bir arada olabilsin.

Herkes kimliğinin tüm segmentleriyle barışsın.

Bu devlet; hem Müslüman, hem gayr-ı Müslim, hem Laik, hem Ateist, hem Türk, hem Kürt, hem Arap, hem Sol, hem Sağ, hem Batılı, hem Doğulu, hem Enver, hem Abdülhamit, hem Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Ortalamamız kimliğimizin ne olduğunun en reel göstergesidir.

Yıldız, kalpak ve hilal (Attila İlhan) üçü de bizimdir.

Bu kontekste Sol’a özel bir parantez açmalı.

Yeni Türkiye’den en fazla rahatsızlık duyan ideolojinin Sol olması esaslı bir öz eleştiriyi hak ediyor.

Bazı Solculuklar, vatanın her köşesinde yıkıcı ve ayrımcı muhalefetleri örgütlemek için daima ayakta.

Batıcılıkla eşitlendiğini umursamaması, objektivitesinin seküler ajanlık oluşu, kendini inkâr etmesi dikkate değer.

Sol, dönüşen devrimci, özgür ve bağımsız Türkiye iradesine rağmen batılı ideoloji adına promotörlük yaptığını bilmeli.

Öyle ki bu açı FETÖ’yle işbirliğini bile gözlerine meşru gösterebiliyor.

Sol; Kemal Tahir’i, Mustafa Suphi’yi, Hikmet Kıvılcımlı’yı, Attila İlhan’ı, ilk dönem Sosyalist kanaat önderlerini yeniden okumalı.

Yerli bir Komünizm, milli bir Sosyalizm mümkün.

Müslümanlığın kendilerine bir zararı olmadığını bilmeliler.

İslamcılığın milliyetçiliklerle, Ülkücülükle, Sosyalizmle, Laiklikle; Türkçülüğün Kürtlükle, Kürtçülüğün Türklüğün etnikten öte anlamıyla, Solun Müslümanlıkla empati yapması ve birlikte yaşamayı kabullenmesi varoluşsal bir gereklilik.

Yüzyıl önce başardık, akamete uğrattılar.

Şimdi başka bir determinizm ve sünnetullah hepimizi bir kez daha ortak çatı altına çağırıyor.

Hayya alel’felah!

Şer güçler, bu kez yeni ittifak ve insicamı akamete uğratacak gücü kendilerinde bulamayacaklar.

Bundan sonra tehlike nefsimizden, tefrika hakkaniyetsizliğimizdenkaynaklanacak.

Ancak bu konudaki ümitsiz tüm göstergelere rağmen ülkeyi kendine çağıran büyük vizyon, kendi iç tehlike ve tefrikalarımızı bir bir absorbe edecek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s