Ayrılık Sevdaya Dahilse…

Batı’da çöküş yok, ağırlık merkezi değişiyor.

Uzak Asya’da inkişaf yok, temerküz sürüyor.

Türkiye’de mucize yok, devlet evriliyor.

Dönüşüm yine kök devlet eliyle oluyor.

Bu kez ne aydını ne de kadrosu var!

Başlangıç noktası devlet olan paradigma, başlangıç noktası toplum olan bir paradigmaya yöneliyor.

Uluslararası gücün; bürokratik rejimin tüm kademelerine ve iktidarı arzulayan tüm ideolojilerin içine nüfuz ettiği görüldü.

Sistem değişikliğinin, geleneksel olarak tepeden tabana yapılması riskli.

Yeni sistem, yine güvenlik refleksiyle uygulamaya konuluyor.

Milli ve yerli konsepti hakkıyla var etmek için; Avrasyacılık’ın, Avrupacılık’ın ve Atlantik’in elinin uzanamadığı insan kaynaklarından yararlanılmalı.

Aksi halde yerlilik ve millilik; özünü yitirmiş, yeni bir dış proje olur!

Bugün yeninin ne olduğu bilinmiyor.

Gayp ürkütüyor.

Batı’da yapı söküldü.

İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerinin ürettiği siyasal sistemlerin tarihsel ve teritoryal olduğu görüldü.

Demokrasi el değiştiriyor!

Batı’da henüz yeni bir küresel referans üretilemedi.

Sermaye çıldırma hali yaşıyor: Tüm çabalarına rağmen istediği kusursuz yeni dünya düzenini kuramadı.

Din, ideoloji, tarih, gelecek ve her şeyi satın aldılar ancak kontrolü sağlayamıyorlar.

Dünyanın dokusu plastiğe ve plastik değerlere uyumlu değil!

Sermaye ne iktidarından vazgeçiyor ne de el değiştirmesine izin veriyor.

Aleyhine gördüğü bir kıpırdanmayı bile yok etmeye kararlı.

Burjuva devrimi sonlanamaz!

Batı’da finans kapitalin en üstte olduğu bir yönetim sistemi olarak doğan demokrasiye, hür dünyanın son ve ebedi nizamı olarak iman edildi.

Gelinen noktada anlıyoruz ki Francis Fukuyama’nın tarihin sonu tezi aslında; geleceğe önermesi olmayan Batı’nın bilinçaltını tatmin için geliştirmiş!

Görüldü ki; bu kendine Magna Carta (1215) imiş.

Bu kendine Vestfalya (1648) imiş.

Ne Pozitivizm Vahdet-i Vücut ne Demokrasi Vahdet-i Mevcut’muş.

1492’deki keşfin ardından Google’ı, Facebook’u, Twitter’ı icat ettiler.

Yunan mitolojisinden mülhem her duruma uygun bir tanrı var etme geleneğine sahipler.

Referans, yeni küresel düzen tanrısını da kendileri icat etmek istiyorlar.

Promete’nin ateşi zayıfladıkça sermayenin ateşi yükseliyor.

Farklı desenlere tahammülleri var ama alternatife asla!

Bugün, sorunun Türkiye olduğunu düşünüyorlar.

Israrla bir lider üzerinden okuma yapıyorlar.

Ülkeyi uçurumdan aşağı atmakla tehdit ediyorlar.

Türkiye elitist ortalama; asker, -bürokrasi, aydın ve kanaat önderleri- saklı dünyalarında buna inanıyor ve korkuyor!

Startı verilen büyük sistem değişikliğiyle devletin ne yapmak istediği tam olarak anlaşılmış değil.

Devletin yeni döngüye dair öngörüsü, kısa zaman sonra özgün bir siyasa, literatür, edebiyat ve sanat var edecek.

Ara okumalar ciddiye alınmayacak, ısrarla yeni düzenin inşası sürecek.

Bundan bir asır evvel koma halindeyken bile bir kurucu lider çıkaran devlet, bu vartada da liderini teslim etmedi, etmeyecek.

Yeni yüzyıla uyum ertelenemez!

Sermayenin kontrolünde olan bir demokrasiden, toplumun kontrolüne girecek demokratik bir model inşa ediliyor.

Uyum yasaları pratize edildiğinde, model bir ülkenin yükselişine tanıklık edilecek.

Toplumu  iç-düşman gören Batıcı TC Devleti konsepti, devleti baş-düşman gören Batıcı ideolojik iç konseptler sona eriyor.

Devlet hadim-u millet oluyor.

Siyaset; layusel makamdan, toplum ile devlet arasında aracılık rolüne dönüşüyor.

Öyle dişil bir yola girildi ki toplumculuk, millilik ve yerlilik her ihtiyaçta kendini yeniden var edecek.

Ulusal ve küresel bağlamda merkez-çevre ilişki tarzımız değişiyor.

Siyaset, milletten merkeze yürüyor.

Bundan böyle toplum, kendi ortalamasını iktidarda tutacak.

Dünyaya Batı’dan değil, Vatan’dan bakan bir evre bu.

Devlet; devlet başkanını dahi, riskli, kritik, bıçak sırtı seçim konseptiyle ayarda, zinde ve istikamette tutuyor.

Devlet, yeni bir doğuma ebelik ediyor.

Sağlıklı bir doğum için eski ideolojilerin dönüşmesi şart.

Birbirini tasfiye etmeye çalışan yeni lobilerin pespayeliklerinin büyük fotoğrafta hükmü yok.

İdeolojik mıntıka temizliği; 15 Temmuz mefkûresine alan açıyor.

15 Temmuz, yeni düzenin ana rahmi; inşa için daha iyi bir imkân bulunamaz.

Bundan böyle; Hilmi Yavuz’un “ve/ya da” çözümlemesi15 Temmuz mefkûresinin felsefi temellendirmesi için kullanılabilir.

Bu tespit için kendisi Gilles Deleuze ve Walter Andrews’ten esinlendiğini söylüyor.

Yavuz; bu topraklara dair konuşmalarda “ya da” bağlacını sevmediğini “ve”bağlacının tercih edilmesi gerektiğini ifade ediyor.

Örneğin “Doğulu ya da Batılı” yerine “Doğulu ve Batılı” denilmesini öneriyor.

Zira  “ya da” içinde hem bir toptancılık ve oportünizm hem de bir reddiye var.

Türkiye’de ortalama birey tanımlanırken araya “ya da” kelimesi gelmemeli.

İlerici ya da Gerici, Laik ya da Dindar, Solcu ya da Ülkücü, Türk ya da Kürt…

Elbette ayağımızı bastığımız bir zemin olacak. Herkes kendi inancında en iyi olsun. Evet’i ve Hayır’ı olmayanda kişilik olmaz.

“La” mız, Türkiye’ye dışarıdan bakan zihniyete, el adına çalışmayadır.

Bu felsefi formülasyonun mücessem hali “Fetöcülük”tür.

Türkiye düşmanlık ufkunu tanımlamıştır.

“İlla”mız, Türkiye’ye içeriden bakmaktır..

Türkiye, Müslüman ve Atatürkçü ve Türk ve Laik ve Modern ve Demokrat ve Dindar ve Solcu ve Komünist ve Sağcı ve Liberal ve Ülkücü ve Kürt ve Alevi ve Mutasavvıf ve İslamcı ve Rum ve Ezidi ve Ermeni ve Yahudi; mürekkep, makro bir toplumdur.

Biri yok edilemez diğeri dayatılamaz.

Kalıcı çözüm inkâr, ret, aşağılama değil “benlik ve kimlikle” barışmaktır.

Fellix Guatari ve Gilles Deleuze’nin birlikte geliştirdiği Rizom felsefesinden esinlenerek;

Bu toprakların her bir öğesi, ed-devlet ağacının dalları, yaprakları, meyveleri, kök uçları, kabuğu, öz suyu, sakızı hatta kurtçuklarıdır.

Ayrılık nasıl sevdaya dahilse farklılıklar hatta aykırılıklar da “bize” dahildir.

Kamplaşmaya, kutuplaşmaya, kompartımanlara ayrılmaya dair;

Bütün öykümüz; aslında Batı’yla ilişkiyi yorumlama farkından ibaret.

Fena fi Batı olmaktan anti-batıcılığa tüm düşünce disiplinleri ve siyasal hareketler; aynı çizgisellik üzerinde yer alıyor.

Bilinçaltlarında Batı tarafından muhatap alınma güdüsü var.

Önceki düzenin ürünü olan; anti-Kemalist Liberallerin, kimi devrimci sol entelektüellerin ve bazı İslamcı elitlerin anti Batıcı iradeyi gördükleri an dönüşümden yüz çevirmelerinin nedeni budur.

Bir an Batı vesayetinin üzerimizden kalktığını düşünün!

Boğaz boğaza olduğumuz tüm farklılıkların ateşi söner.

Melezliğimizin aslında ne büyük bir zenginlik olduğunu ve yaratıcılığımızın temelinin bu olduğunu söyler dururuz.

“Müslümanlık” üzerinden kavga ediyoruz.

İki taraf da kendine yazık ediyor.

Tarihsel, izafi ve bir yerde hasbelkader Müslümanlık sıfatı kendilerinde kalan topluluklar temelsiz, abartılı bir motivasyon içindeler.

Tarihsel ve izafi nedenlerle modernliklerini Müslümanlık dışı bir algıyla üretenler, benliğini parçaladığının farkında değil.

Bu kavganın temeli Müslümanlık değil, asırlık yenilgi ve değişim olgusu.

Sosyal dalgalar, toplumun her kıyısına aynı vurmaz.

Kimi yukarı, kimi aşağı alacağı kestirilemez.

Önceleri dindar kesimler değişime direniyordu.

O dönem ilericiliğin ve gericiliğin değişim üzerinden değil de din üzerinden okunmasına, alan da veren de razı oldu!

Bugün ise laik kesimler değişime direniyor.

İlerici-gerici ayrımı ters yüz oldu.

Davranış kalıplarımız aynı.

Cemaat toplumu olma özelliğimiz hiç değişmiyor.

Düalist bakış açısı dışında bir yaratıcılığımız yok.

“Onlar ve biz” dışında ara form mevcut değil.

İslam ve cahiliye – İlericilik ve gericilik,

Tevhit ve şirk – Atatürkçülük ve yobazlık,

Hak ve batıl – Çağdaşlık ve mürtecilik,

Durum ne olursa olsun, olguyu ortadan ikiye bölüp birini melek diğerini şeytan yapmak ruhumuzun nişanı.

Oysa ahval; bol varyantlı, dallı budaklı, tek tip yargılara sığmayacak kadar çeşitli.

Sermet Sami Uysal, Yahya Kemal’e soruyor:

“Efendim siz de Müslümansınız, Mehmet Akif de Müslüman, arada ne fark var?”

Yahya Kemal bu soruya tarihi bir cevap veriyor:

“Mehmet Akif İslam akaidinin şairidir ben İslam şiirinin şairiyim.”

Tek Müslümanlık yok; tek Laiklik, tek Türkiye, tek Batı da yok.

İki tarafa aynı tonda seslenmeli:

Politikadan kültüre, edebiyattan müziğe bu menhus çaprazdan çıkın!

Yalçın Küçük, “Alın Kemal Tahir’i verin Peyami Safa’yı!” diye çıkışıyor! Artık bu ve benzeri giyotin çözümler geride kalsın.

Bugün John Venn’in, Venn diyagramları teorisi güncellenmeli.

Bağımsız sosyal kümelerin, normalde fark edilmeyen ortaklıklarını esas alan matematik öne çıkmalı.

Bir dindar, belleğinden kesip attığı Cumhuriyet dönemi hafızasını geri getirmeli.

Mustafa Kemal uzaydan gelmedi; bir Atatürkçü, 1881-1923 arası ve öncesiyle de barışmalı.

Türkiye Cumhuriyeti devleti; İttihat-Terakki ve Osmanlı dönemi belleğini geri çağırmalı.

Selçuklu ve Eyyübiler ve Romalılar ve Asya steplerindeki hafızanın tüm unsurları korkusuzca geri çağrılmalı.

Benlik bir asabiyedir.

Kimlik bir imtidattır.

An mazidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar;

“Yaratmanın ilk şartı devamdır” der.

Kırılışlar ve kopuşlar ancak yaratış ucubeleri meydana getirir.

Milli hayat devamdır.

Son cümlesi yeniyi entelektüel temellendirmenin ser levhası olsun:

“Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek…” (Yahya Kemal sh.25)

Kemikleşmiş alışkanlıkları değiştirmek iki dayanağa ihtiyaç duyar:

Meşru bir müteharrik amil.

Destansı bir öykü.

Ülkenin iki ihtiyacını da karşılayan bir büyük anlatı var: 15 Temmuz.

Çanakkale’de “ya da” yoktu 15 Temmuz’da da “ya da” yok.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s