ÜÇ ‘BEN’

“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği”

Aşktan siyasete bazen bütün fiiller ana bir nedene bağlı olarak şekillenir.

Yunus Nadi Abalıoğlu I. Dünya Savaşında, İngiliz İmparatorluğu’nun iki temel hedefi olduğunu söyler:

Boğazlar ve Musul petrolleri.

Diğer hamlelerinin tamamı, bu bağlamda bir manevra.

Mondros, Sevr ve Lozan hepsi aynı hedefe ulaşmanın araçlarıydı.

O yıllarda, sadece Küçük Asya olarak adlandırılan Orta Anadolu işgal edilmemişti.

Bu bölge, Pontus Devleti ile Karadeniz’den güneye daha da daraltılacaktı.

Bu idealle İzmir’e çıkıldı.

İngiltere, Türkiye üzerinden Rusya’ya komşu olmak üzereydi.

Ümitler tükeniyordu.

Taksim anıtında Atatürk’ün arkasında heykeli bulunan Lenin’in Generali Frunze, o döneme bizzat şahit olmuştu:

“Durum çok ağır, Mustafa Kemal’in işi çok zor” diyordu.

Tarih, hoyrat bir şekilde koca bir imparatorluğu daha yeryüzünden siliyordu.

Birden;

Ed-Devlet kendini üçe böldü.

Tümden yok olmamak için “biz” bilincini, refleksle, üç farklı “ben”e ayırdı.

Padişahlık, İttihat Terakki, Mustafa Kemal Paşa.

Konvansiyonel rejim, Meşrutiyet rejimi ve Kuvayı Milliye rejimi.

Büyük sıkışmayı böyle açtı.

Padişah İstanbul’da kaldı. Enver Paşa Kafkaslara konuşlandı. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümetinin görevlendirmesiyle Anadolu’da kongreler düzenledi.

Toplantılarında zapta geçirilmeyen gizli gündemler vardı!

İttihad-ı İslam’ın misyonu nöbetçilikti.

Pan-İslam, Pan-Türk; bir maceradan çok uzak bölgelerde küresel güçleri oyalamaya matuf bir stratejiydi.

İtilaf devletleri, birbirine karşıt iki Osmanlı gücüyle meşgul olurken üçüncü irade, Anadolu’yu örgütlüyordu.

Devlet beklenmedik bir yerden filiz verecekti!

Anadolu direnişi güçlendikçe küresel devletler kendi aralarında çıkar kavgalarına girdiler. Güçlerin iç çatışması, direnişin önünü açtı.

Öyle ki İzmir’in Yunana verilmesinden rahatsız olan İtalya, ittifakı bozdu. Hatta İngilizlerin güç temerküzünü fark eden Fransa, Türkiye’yle gizli bir anlaşma yaptı ve Sevr’in altındaki imzasını annüle etti.

1917 devrimiyle Çarlık yıkıldı, yeni düzen Türkiye’yle dost oldu.

Savaşın seyrini değiştiren bu gelişmeyle Türkiye’nin Doğu cephesi rahatladı.

Ankara-Moskova ilişkisi üst seviyeye çıktı.

O dönem ülkede güçlü bir Sovyet sevgisi ve lobisi oluştu.

Devlet bu lobiyi o günden bugüne daima korur ve kollar.

15 Temmuz gecesi Rus lobisi de Türkiye lehine sahadaydı.

Ancak onlar şimdi fazladan pay istiyor!

Öyleyse İsmet İnönü’nün sözlerini kendilerine hatırlatmakta fayda var.

Lozan’da, rolünü abartan Sovyet hükümeti, Türkiye’ye kendi hesaplarını dayatmaya kalkıştı.

Ankara, Moskova’nın bu aşırı ısrarı karşısında, siyasetinin özünü ve kırmızı çizgisini hatırlattı.

Diplomat Semyon Ivanoviç Aralov’un, İsmet İnönü’den duyduğu şok açıklama şuydu:

“Biz Mustafa Kemal Paşa ile de aramızda konuştuk.

Türkiye ancak kendisiyle savaşta olan devletlerle barış konuşması yapar. Sovyetler’in bizim adımıza barış görüşmelerine katılmasını kabul etmeyiz. Sovyetler’in barış görüşmesine katılması Türkiye’nin bundan önceki eski yarı-sömürge durumuna düşmesine neden olur.

Alınyazımız belirlenirken orada sadece biz olmalıyız.”

Bağımsızlık bu toprakların doğası ve karakteri.

Derin siyaset, bugün de dipten yoluna devam ediyor.

O gün Ed-Devletin tek amacı, “beka” idi.

Dönemsel siyasi tutumların tamamı bu bağlamda bir manevra.

Bugün ise Ed-Devletin tek amacı, “coğrafi bütünlüğü” korumak.

Almanya, Avrupa, İsrail, Barzani, “Kürdistan referandumu”, Irak, İran, Kıbrıs, Suriye, Fırat Kalkanı, HDP, PKK, FETÖ gibi ulusal ve bölgesel tüm konular, devletin bu derin siyasetine mebni.

Ana saik budur.

Siyasetçilerin çoğunlukla abartılı ve müstağni üst perde davranışları bu özgüvenden kaynaklanır.

Zaman zaman eksen kayması ya da bir başka gücün yörüngesine girme algısı oluşabilir.

Ancak Devlet, hiçbir zaman sömürge, yarı-sömürge, manda ya da dominyon statüsüne razı olmaz.

Türkiye, güçler arasında denge politikası temelinde hareket etmektedir.

Bunun içindir ki her ideolojik yaklaşım bu ülkede en az bir kez devletin tsunamisine maruz kalır.

Siyasetin ve devletin doğasını idrak edenler bu durumlarda travma yaşamazlar.

Ülkenin parçalara bölünmesi tehlikesi geçerliliğini hiçbir zaman yitirmeyecek.

Bu hedefe ulaşıncaya kadar devreye sokulan ara siyasetler bir o kadar tehlikeli.

Türkiye’yi siyaseten NATO içinde dengede tutmak,

Ekonomik olarak Doğu’dan uzak,  Batıya bağımlı kılmak.

İçerideki tam bağımsız iradenin başını ezmek.

Terörü bizzat ve bilfiil örgütlemek.

Çöküş döneminde benliğini üçe bölen devlet,

Bugünkü kumpasta bütünlüğünü korumanın formülünün,

Birlik olmak,

Ve ara siyasetlere karşı etkili hamle yapmak olduğunun farkında.

Parlamenter sistemden yeni sisteme geçişin stratejik arka planı budur.

Devlet, yeni sistemle, siyaseti zorlu bir sınava soktu.

Bu imtihanın süresi ne iki saat ne de iki yıl.

Politik aktörler; devletin stratejisini anladıkları, gereğini yerine getirdikleri ve bu cevhere uyum gösterdikleri oranda itibar görürler.

15 Temmuz’un imkânı ve ideasına rağmen çatışma kültürünün sürmesi uluslararası güçleri cesaretlendirecektir.

Muhtemel çift yönlü büyük bir sıkışmada ise Ed-Devlet yine refleks gösterecektir.

Bunun nasıl bir yaratıcı manevra olacağı önceden bilinemez.

Sosyal birlik ve barış elzemdir.

Bölünmüşlük emperyalistlerin arzusudur.

Neredeyse tüm aydınlar ve kanaat önderleri bu oyuna geldiler.

Çatışmayı azaltmak ve bitirmek yerine alevlendirdiler.

Hâlâ aynı mantık ve üslubun devam ettiğine tanık oluyoruz.

Kimsenin kimseden bir üstünlüğünün olmadığı bugün anlaşıldı.

Felsefi bakışlarımız farklı olsa da siyasi karakter olarak hepimiz aynıyız.

Böbürlenmelerin hükmü yoktur.

Soğuk savaş dönemi ideolojileri ve yapıları iflası etti.

Bu yeni bir toplum ve birey tipinin şekillenmesine neden oluyor, olmaya da devam edecektir.

Kısa vadede günü kurtarmak adına siyasi bencillikler sürecek.

Orta ve uzun vadede iç barışın inşası; önce siyaseten, sonra kültür olarak devreye girecektir.

Ayrışmanın tedavisi, ayrışmanın kökenine ve ilk evresine bakış açısında saklı.

İlber Ortaylı’nın önerdiği gibi Tükidides tarzı, nesnel, yüzleşen bir tarih okuması yapmak şart.

Çöküş dönemi tortuları, sınıfsal öfkeler toplumsal damarları tıkıyor.

O dönemden kalma ön kabuller, dogmalar, sınıfsal analizler ve ideolojik katılıklar yumuşatılmalı.

Mahallemizden sürgün ettiklerimiz, kardeşlerimizdir.

İdeolojik perspektiften uzak serinkanlı bir tarih felsefesi, birlikte yaşama isteğinin ve umudunun temeli olacaktır.

Konu Türkiye ise bu çatı altında;

Laiklik ve dindarlık

İslamcılık ve Atatürkçülük

Türklük ve Kürtlük

Alevilik ve Sünnilik

Ümmetçilik ve Milliyetçilik

Solculuk ve Ülkücülük

Çoğunluk ve Azınlıklar

Bir ve aynı şeydir!

Bu bir ideolojiden vazgeçiş önerisi değildir.

Aksi ise bir özgüven sorunudur.

Gayrısı ennihaye bölücülüktür!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s