İkinci Bölüm:
Tedrici Zeval İlkesi ve Vesayetin İlk Tohumları
Birinci bölümde özetle şu hususların altını çizdik.
ABD’nin İran’a hukuksuz saldırısı ile birlikte küresel vasi mekaniği somut bir olguya dönüştü.
Eda ehliyeti kısıtlı olan ülkeler bundan sonra da süper güçlerin vesayetine maruz kalmaya devam edecektir.
Bu, modern ulus devletlerin en büyük sınavıdır.
Türk siyasi tarihinde egemenlik yetkisi Batılı güçlerle ve yereldeki vekilleriyle paylaşıldığı için organik devlet sürekli bloke edildi.
Vesayetin tarihini, sadece Cumhuriyet dönemi askeri-bürokratik yapıya bağlamak bir yanılsamadır.
Vesayetin tarihi derinliği 18. yüzyılın başlangıç yıllarına kadar uzanmaktadır.
Klasik tarih teorileri olgu ve olayları birtakım determinist ve kaderci şablonlara mahkûm ederek insan faktörünü en aza indirmektedir. Oysa tarihsel döngüler dışarıdan ya da yukarıdan değil, aşağıdan yukarıya var olan rasyonel bir organizmayı ifade eder. Bu ontoloji olguları tekil nedenlere bağlamamızı engeller ve sorumluluğu insanın kendisine yükler.
Bu perspektifle Türk tarihinde vesayet, yeni Batı’nın oluşumundan Osmanlı’nın duraklamasına, nüfus artış hızından iklim koşullarına, küresel ticaret yollarından iç idari kırılmalara kadar sayısız dinamiğin bileşiminin doğurduğu rasyonel bir sonuçtur.
İmparatorluk Çağı ve Tedrici Zevalin Dinamikleri
Doğuş anlarında zaman sıfıra eşitlenir ve yeni bir kronometre çalışır.
Zeval ile yüzleşmeyen varlık yoktur.
İmparatorluklar, insanlık tarihinin yaklaşık beş bin yıl boyunca temel örgütlenme biçimi olmuştur.
Bu uzun imparatorluklar dönemi, izah ettiğimiz rasyonel kader ontolojisinin makro organizmalarından biridir.
İmparatorlukların hikayesi, siyasal ve sosyal olguların da bir ömrü olduğu telakkisini pekiştirmiştir: doğar, zirveye ulaşır ve tükenir. Ancak bu süreçler ani değil, asırlara yayılarak merhale merhale gerçekleştiğinden daima bir umut var olur.
Bir imparatorluğu imparatorluk yapan temel dinamikleri tespit etmek aynı zamanda imparatorluklar döneminin kapanmasının gerekçelerini de ortaya koyar. Bu temel dinamikler şunlardır:
- Coğrafi genişleme ve fetih iradesiyle ayakta duran ekonomik düzen,
- Metafizik meşruiyete dayalı mutlak hükümdarlık rejimi,
- Ortak ülkü, inanç, mitoloji ve efsanelerle beslenen entelektüel asabiye,
- Tebaa, reaya ve millet teorileriyle sağlanan iç egemenlik düzeni,
- Saldırmazlık anlaşmaları, denge politikaları ve Vasallık benzeri mimarilerle kurulan dış egemenlik düzeni.
Kendi döneminde bir imparatorluğun yok olması, ancak rakip bir imparatorluk tarafından yıkılması ya da teslim alınmasıyla mümkün olurdu.
Ancak 16. yüzyıldan itibaren tarihsel döngü, imparatorluğun bu temel dinamiklerini dış ve iç etkenlerle aşındırmaya başladı.
Tarihin dehlizlerinde başlayan dönüşüm ilk olarak Avrupa kıtasında uç verdi. Kral, aristokrasi ve kiliseden oluşan üçlü mutlak iktidara yeni, paradigma değiştirici bir güç ortak geliyordu: Önce İtalyan şehir devletlerinde kendini gösteren, sonra tüm Avrupa kıtasına yayılan bir tüccar sınıfı (burjuvazi). Artık bundan böyle tarihsel döngü her geçen gün daha fazla burjuva sınıfının önünü açacaktı.
Bekleneceği gibi günü geldi; burjuva sınıfı mutlak iktidarlardan pay istedi ve kısa sürede sosyal, siyasal ve iktisadi düzenin motoru hâline geldi. Böylece imparatorluk etosu kristalize olmaya başladı; mutlak iktidar, ekonomik düzen ve asabiye şeklindeki sıraladığımız imparatorluğu var eden temel dinamikler ilk kez tartışılır hâle geldi.
Burjuvazi temelinde gelişen yeni düzenin de etkisiyle Fransa’da ihtilalin patlak vermesi ve sonrasında Napolyon’un Avrupa’yı kasıp kavurması, Batılı imparatorlukları derin bir buhrana soktu. Bu yeni düzen-eski düzen çelişkisi, çatışması ve savaşı önce Avrupa’da başladı ve çok kanlı bir süreç yaşadı.
Dolayısıyla bazı ideolojik anlatıların yanıldığı şekliyle ulusçuluk ve modernizm, diğer toplumları hegemonya altına almak için Batı’nın masada teorize edip fiiliyata soktuğu bir olgu değildir.
Yeni düzen önce Batı’yı yıktı.
Avrupa “imparatorlukları” zeval ilkesiyle yüzleşti.
İşte bu büyük altüst oluşun ardından, Viyana’da apar topar bir araya gelen Avrupalı büyük güçler ve Rusya 1815’te Viyana Kongresi’ni düzenlediler. Kongrenin ana fikri baştan belliydi: Eski düzenin devamını garanti altına almak ve yeni düzen arayışlarının önünü kesmek.
Ancak bu set, rasyonel akışı durdurmaya yetmeyecekti.
Çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğu da Nizam-ı Kadim ile Nizam-ı Cedit (eski düzen-yeni düzen) tartışmasıyla ortadan ikiye bölünecekti.
Osmanlı devleti zevalini, güneşin altında belli belirsiz eriyen devasa bir buz dağı gibi izleyecekti.
Öyleyse önce küresel dönüşümün ilk laboratuvarı olan Avrupa’ya projektör tutalım.
Yeni Avrupa’nın İnkişafı ve Küresel Merkezin Kayması
Türkiye’yi imparatorluktan bugüne taşıyan sürecin anlatısında öncelik ne fetihlerin durması ne de gerileme dönemidir.
Asıl kırılma, 15. yüzyıldan itibaren Batı’da filizlenen “yeni Avrupa’nın” inkişafıdır.
Bu dönüşümün ilk somut göstergeleri; Akdeniz ticaretini domine eden Venedik ve Cenova gibi İtalyan şehir devletleri ile Kuzey Avrupa’nın ticari omurgasını oluşturan Hansa Birliği’nde ortaya çıktı.
Bu bölgelerde ticaretle zenginleşen şehirli zümreler, aşama aşama bütün kıtayı her yönden dönüştürecek olan burjuva sınıfının öncüleriydi.
Bu yeni sınıf; toprak mülkiyetinin statik gücüne dayalı feodal sistemi, nakit gücüne dayalı dinamik bir sermaye rejimine dönüştürdü. Sermayesini sadece lüks yaşama hapsetmeyen burjuvazi; Rönesans, Reform ve modernleşmenin tüm altyapısını oluşturacak rasyonel pratiklere de yöneldi.
1450’de matbaanın icadıyla birlikte bilgi, bir ayrıcalık olmaktan çıkarak tabana yayıldı ve kurumsallaştı. Bu teknolojik kırılmayla birlikte sözlü kültüre dayalı dünya yerini, yavaş yavaş ampirik, sayısal ve ölçülebilir bir zihniyetin egemenliğine teslim etti.
Yeni deniz ticaret yollarının ve kıtaların keşfi, burjuvaziyi yerel bir aktör olmaktan çıkarıp küresel ölçekte baş aktör haline getirdi.
Askeri işgallerle okyanus ötelerinden gasp edilerek getirilen altın, gümüş ve ucuz hammadde Batı’ya azgın ve agresif bir ruh üfledi: “Sömürgecilik”.
Kıtalararası ticaret ve trajik köle ticareti, baş döndüren bir zenginliğin yanı sıra; klasik düşünce biçimlerinin parçalanmasını, sınırsız bir hırsı ve seküler bir özgüveni besledi.
Mutlak iktidarların ekonomik tekelinin çözüldüğü bu ortamda, 16. yüzyılda Martin Luther’in kiliseye meydan okuması, eski dünyanın dini ve kanonik temellerini derinden sarstı.
Bu hızlı ve asimetrik zenginleşme, sömürge yollarında yapılan katliam ve soykırımları bile rasyonalizm uğruna meşrulaştıran bir zihniyet doğurdu.
Kral, feodalite ve kiliseden oluşan üçlü konvansiyonel hegemonyaya dördüncü bir ortak olarak katılan burjuvazi, artık mutlak iktidardan pay istiyordu.
Bu güç paylaşımı gerilimi, yeni düzenin en büyük dinamiği hâline geldi.
Galileo, Kepler ve Newton gibi bilim insanları ile Descartes, Bacon ve Hobbes gibi düşünürler, bu yükselen düzeni çözümleyerek teorik ve felsefi altyapısını inşa ettiler.
Aynı dönemde klasik askeri yapılar da bu sermaye gücüyle modernize edilerek rakip medeniyetleri saf dışı bırakacak güce koşuyordu.
Üç yüz altmış derece tüm geleneksel yapılar radikal bir dönüşüme maruz kalıyor, katı olan her şey buharlaşıyordu.
Bu makro organizmanın yarattığı büyük fırtına; 17. yüzyılda İngiliz Devrimi’ni, 18. yüzyılda ise Fransız İhtilali’ni, Sanayi Devrimi’ni ve Aydınlanma dönemini doğuracaktı.
Temelde burjuvazi, merkantilizm, sömürgecilik ve kapitalizm olgularının domine ettiği Avrupa, tüm dünyayı sarsacak geriye dönülmez yeni bir çağın kapılarını aralıyordu.
Osmanlı’da İçe Kapanma ve Tersine Akış
Avrupa’da bu köklü dönüşümler yaşanırken, Osmanlı İmparatorluğu Kanuni Sultan Süleyman sonrası dönemde klasik kurumlarını koruma ve krizlerle baş etme içgüdüsüyle giderek statik bir reflekse teslim oluyordu.
Bu dönüşüm sürecinde padişahların gücü azaldı, Sadaret (hükümet) güçlendi, Harem’in siyasete etkisi arttı ve Yeniçeri ağaları dönemi başladı.
Merkezî otorite aşınırken, ayanlar güç kazandı. Tımar sistemi çözülmeye başladı, sipahi ordusu zayıfladı, disiplin bozuldu. Celali isyanları, taşradaki karışıklıklar, veba salgınları, yangınlar ve kıtlıklar sosyo-ekonomik nizamı derin bir bunalıma sürükledi.
Ters yönde ilerleyen iki büyük düzen, işte böyle biri ilkbahar biri sonbahar olan karşıt atmosfer altında Viyana’da ikinci kez karşılaştı.
Osmanlı ordusu 1683’te II. Viyana Kuşatması’nda ağır bir yenilgi aldı.
İmparatorluk daha önce de askeri kayıplar yaşamıştı; ancak bu travmatik bozgun, Osmanlı’nın mutlak üstünlük döneminin kapandığını gösteren referans yenilgi oldu.
Kısıtlı Eda Ehliyetiyle Yüzleşme: Eşit Statü Travması
İşte vesayetin makro-tarihsel serüveni de tam bu eşikten itibaren yazılmaya başladı.
1683 Viyana bozgununu takip eden on altı yıl, Osmanlı için büyük bir yapısal çözülme dönemi oldu.
Kutsal İttifak’a (Avusturya, Venedik, Lehistan ve daha sonra Rusya) karşı dört cephede birden savaşıldı.
Özellikle 1697 Zenta bozgunu Osmanlı ordusunu ve hazinesini tüketti.
Bu askeri ve mali tükeniş karşısında İmparatorluk, 1699 yılında barış istemek zorunda kaldı. 1200 kişilik heyetle bugünkü Sırbistan sınırları içindeki Karlofça’ya gitti.
Barış görüşmelerinde protokol tartışmaları yirmi gün sürdü. Osmanlı, geleneksel üstün konumunu korumak istiyor, kurulan barış masasının orta noktasında oturmayı talep ediyordu. Kutsal İttifak bu teklifi reddetti.
Tam yetkili Reis-ül Küttab Rami Mehmed Efendi’nin ısrar etmesine rağmen sonunda yeni diplomatik gerçekliği kabule zorlandı. Bu arabuluculukta İngiliz ve Hollandalı diplomatların rolü etkili oldu. Rusya ise gözlemci olarak masadaki yerini almıştı.
Bu görüşmeler diplomasi tarihine damga vurdu.
İlk kez bir uluslararası anlaşmada yuvarlak masa kullanıldı. Protokol krizi şöyle çözüldü: Müzakere çadırına dört giriş kapısı yapıldı, taraflar aynı anda çadıra giriş yaptı.
Sonraki dönemde bu çadırın yerine inşa edilen ve bugün hâlâ ayakta olan şapel de yine dört kapılı bir yapıdır.

Karlofça Barış Şapeli (Chapel of Peace, Sremski Karlovci). Kaynak: goce / Getty Images
İşte bu Karlofça Antlaşması’yla Osmanlı, klasik üstünlük konumunu kaybedip eşit statüde müzakere etmek zorunda kaldı.
Psikolojik ve hukuki açıdan ise bu eşitlik, aslında kısıtlı bir eda ehliyetinin ilanıydı.
Batı’nın ve büyük güçlerin Osmanlı’nın iç işlerine ve diplomatik kaderine “hakem/vasi” olarak dahil olmasının ilk işaretiydi.
Böylece rasyonel kaderin Osmanlı topraklarına serpiştirdiği vesayet tohumlarının kabuğu çatlayacak ve radikula, kararlılıkla toprağa tutunmaya başlayacaktı.
Gelecek Bölüm:
Vesayetin tohumları toprağa tutunurken, Osmanlı kendi içinde asırlık bir hesaplaşmanın fitilini ateşliyordu. Geriye dönüşü olmayan yol açılmıştı:
“Yeni Düzen (Nizam-ı Cedit) Fikrinin Doğuşu”