İki Asırlık Vesayet Tarihi

Dördüncü Bölüm

Jeopolitik Stresin İlk Tezahürü: Nizam-ı Cedit

Giriş

Osmanlı Devleti’nin zeval ilkesine muhatap olma süreci, geleneksel tarih yazımında “duraklama, gerileme, yıkılış” sınıflamasıyla mekanik bir biçimde anlatılır.

Ancak sadece kronolojiye ve askeri sonuçlara odaklanan bu anlatı; sürecin hayati öneme sahip çok boyutlu dinamiklerini bütünüyle gölgeler.

Zeval diyalektiğini bir de “yapısal yozlaşma, kurumsal bozulma, kimlik bunalımı” şeklinde kategorize etmek aynadaki resmi tüm berraklığıyla görünür hale getirir.

İç ve dış nedensel dinamiklerin kesişimiyle gerçekleşecek olan zevalin ilk somut çıktısı, iki asırlık vesayet tarihimizin anahtar kavramı olan Nizam-ı Cedit’tir.

“Yeni düzen” anlamına gelen Nizam-ı Cedit kavramı yalın sözlük anlamının çok ötesinde bir muhtevaya sahiptir.

Nasıl ki altı harfli fonetiğiyle tek seferde söylenen “karpuz” kelimesi; kendi varoluşunun tüm koşullarını, tohum halini, toprağını, hasadını ve sonrasındaki evreleri içeren kapsamlı bir anlam bütünlüğüne sahipse, Nizam-ı Cedit de dâhilî ve haricî çelişkilerin imbiğinden süzülerek tek seferde söylenebilen, batimetrisi on altıncı yüzyıla kadar uzanan referans bir terkiptir.

Terkibin Sürekliliği

Derinliği oranında ileri sıçrama kapasitesine de sahip olan Nizam-ı Cedit; tarihsel bir süreklilik çizgisiyle Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, İttihat, Terakki, Musâvat, Hürriyet, Cumhuriyet, Çağdaş Uygarlık Seviyesi ve Yeni Türkiye gibi kavramsal ardıllarında görüleceği üzere soyağacını genişletmeye devam etmektedir.

Nizam-ı Cedit’in yüzlerce yıllık soyağacı; ancak ülkenin bir bütün olarak kendi omurgası üzerinde ayakta durup küresel vesayet tasallutunu tamamen bertaraf ettiğinde, maruz kaldığı iklim değişikliği nedeniyle kendiliğinden kuruyarak tarihsel misyonunu tamamlayacaktır.

Kesişme Diyalektiği

Turan Oflazoğlu, Kılıç ve Ney adlı tragedyasında III. Selim’i konuşturarak Yeni Düzen olgusunun kaçınılmaz doğuşunu şu replikle özetler: “Eski düzenle kazandığımız yerleri eski düzenle tutamıyoruz elimizde.”

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1697 Zenta yenilgisiyle açığa çıkan “eda ehliyetindeki zafiyetin” koca bir asra yayılarak kronik hale gelmesi ne geleneksel nasihatnamelerle ne de vasiyetnamelerle çözülebildi.

Çünkü sorun; tek başına Osmanlı’nın irtifa kaybetmesi değildi. Aksine Batı etosunun vites yükselterek diğer medeniyet havzalarıyla arasına koyduğu kapatılamaz mesafeydi.

Osmanlı Devleti, gecikmiş bir refleksle Batı’nın kodlarını bünyesine dahil etmeye karar verdiğinde; bu müdahalenin yukarıdan aşağıya, Hanedan eliyle yapılması iç bünyede büyük fay hatlarının kırılmasına yol açtı.

Söğüt asabiyesinden başlayarak, kamplaşmalarla kronikleşen bu yapısal ikiliklerin izlerini sürmek ve Nizam-ı Cedit’e bu gözle odaklanmak; modern vesayet mekanizmalarının da şifrelerini çözmeye yardımcı olacaktır.

Vatan Coğrafyasını Sıkıştıran Tektonik Levhalar

Batı kendi içinde her ne kadar çoklu iç çelişkiler barındırırsa da Osmanlı karşısında tek bir yapısal blok halinde yükseldi.

Avrupa ve Osmanlı medeniyetleri, birbirini iten ya da çarpışan ve her biri kendi içinde sayısız fay hattı barındıran iki tektonik levhayı andırmaktadır.

Bilindiği gibi yeryüzü, eriyik ve akışkan bir magma tabakasının üzerinde yüzen yedi ana tektonik levhadan oluşur. Yapboz parçaları gibi birbirinden bağımsız olan bu levhalar sürekli bir devinim halindedir.

Anadolu Levhası; kuzeyden Avrasya Levhası, güneyden Afrika Levhası ve güneydoğu yönünde Arap Levhası tarafından sürekli sıkıştırılmaktadır.

Öyle ki Arap Levhası, her yıl yaklaşık iki santimetre kuzeye doğru ittiği Anadolu Levhası’nın üstüne biner. Afrika Levhası ise her yıl yaklaşık bir santimetre Anadolu Levhası’nın altına dalar.

Bu çift yönlü basınç neticesinde Anadolu, her yıl yaklaşık üç santimetre batı yönüne doğru ilerler.

Türkiye’yi baştanbaşa saran fay hatlarının grafiği, bu üç levhanın uzun süreli Anadolu Levhası’nı sıkıştırmasından kaynaklanmaktadır.

Tektonik levhalar gibi Osmanlı kimliğini sıkıştıran sosyal, siyasal, teolojik, etnik hatta tinsel makro blok olgular da söz konusudur.

Payitaht’ı Sıkıştıran Hâricî ve Dâhilî Blok Olgular

III. Selim yirmi sekiz yaşında tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu’nu Şimşirlik’teki izole hayatında hayal ettiği gibi bulmadı.

Şimşirlik; taht kavgalarını ve kardeş katlini önlemek amacıyla potansiyel varis şehzadelerin kapatıldığı, sosyal ve siyasal hayattan tecrit edilmiş kafes tipi yaşamın mekânsal adıdır.

On üç yaşından itibaren Şimşirlik’te kafes hayatı yaşayan III. Selim, tahtının statükocu makro bloklar arasında sıkışmış olduğunu fark etti.

İktidar dönemini bir bütün olarak incelediğimizde, III. Selim’in tahta oturduğu gün tanık olduğu kaotik manzara karşısında dehşete kapıldığını söyleyebiliriz.

Bu iç korku onun Nizam-ı Cedit’in ilanı ve inşasında sürekli geri çekilmesinin ve nihayetinde Nizam-ı Cedit’i kendi fermanıyla iptal edişinin psikoanalitik kodlarını verir.

Harici ve dahili makro streslere maruz kalan III. Selim dönemi, iç vesayet ve dış vesayet olgusunun kuluçka dönemi olacaktır.

Payitaht’ı Sıkıştıran Hâricî Olgular

  • Jeopolitik Kuşatma

Sürekli Batı yönüne doğru hareket eden Âl-i Osman içgüdüsü Viyana’da bloke edildi.

Savaşlarda yenilgiyi alışkanlık haline getiren Osmanlı, her geçen gün Batı bloku tarafından Söğüt ve Domaniç beşiğine doğru coğrafi olarak daraltıldı.

Sömürgeci ruhla hareket eden Batı, Akdeniz havzasını ve İpek Yolu’nu bypass ederek Osmanlı’yı Batı yönünden olduğu gibi güney denizleri üzerinden de kuşattı.

Kuzey yönünde jeopolitik agresif bir aktör olarak yer alan Rus Çarlığı, Osmanlı coğrafyasını işgallerle aşarak ivedilikle Akdeniz’in sıcak sularına ulaşmaya çalışıyordu.

Bu blokaj, Osmanlı Devleti’nin asırlık genişleme mekaniğini durdurarak imparatorluğu kendi içine doğru sıkıştırdı.

Bu sıkıştırma; içerideki sosyal, siyasal ve entelektüel fay hatlarında, stresin boşalacağı o kaçınılmaz kırılma anını tetikledi.

  • Modern Ordu

III. Selim’in tahta çıktığı dönemde Batı’da ve bu dönüşüme hızla entegre olan Rusya’da; ateşli silahlar, lojistik ağlar ve peş peşe reformlar ekseninde askeri bir devrim yaşanmaktaydı.

Osmanlı askeri yapısı bu doktrinel modernleşmeye uyum sağlayamadığı gibi merkezde gücünü tahkim eden Yeniçeri Ocağı ve taşrada imtiyazını korumak isteyen âyanlar gibi statükocu dâhilî iktidar odaklarının rehini haline geldi.

Askerî alanda ortaya çıkan teknolojik asimetri, Osmanlı ordusunun yabancı güçlerle giriştiği her karşılaşmada alınan sarsıcı yenilgilerle somut bir gerçekliğe dönüştü.

Bu yapısal zafiyet, Batı bloku ve Rusya’nın kendi aralarındaki güç dengesi marifetiyle Osmanlı’yı tamamen tasfiye etmek yerine vesayet altına alma stratejisine yöneltti.

  • Kapitalist Ekonomi

İngiltere merkezli Sanayi Devrimi kısa sürede bütün bir Batı’yı sararak kas gücüne dayalı geleneksel üretim modellerini geride bırakıp makineleşmeye dayalı yeni bir üretim rejimi doğurdu.

Bu endüstriyel kapasite, zaman içinde Osmanlı’nın geleneksel iktisadi yapısını dejenere ederek egemenliği altına aldı.

İmparatorluk, Batı’ya hammadde ihraç eden ve mamul ürün ithal eden bir açık pazar haline dönüştü.

Bu iktisadi pres askeri ve idari ıslahatların ihtiyaç duyduğu iç sermaye birikiminin oluşmasını engelledi.

Sermayesi tükenen Hazine-i Hümayun, nakit ihtiyacını karşılayabilmek adına klasik Osmanlı devlet düzeninin bel kemiğini oluşturan Tımar sistemini aşama aşama tasfiye etmek zorunda kaldı.

III. Selim’in Nizam-ı Cedit’in finansmanını sağlamak için kurguladığı yeni mali düzen olan İrad-ı Cedit kapitalist presle oluşan deformasyonun bir sonucudur.

Gözden kaçırıldığı üzere Osmanlı devlet düzeninin çözülmesi kapsamındaki en temel ve en rasyonel neden Tımar sisteminin dejenerasyonudur.

Bu iktisadi dejenerasyonun tebaada ve bir kısım bürokraside oluşturduğu rahatsızlığın kendini doktrinel isyanlar olarak dışa vurması Osmanlı’nın zeval gerçekliğini manipüle etti.

İktisadi düzenler arasındaki bu asimetrik karşılaşma Osmanlı’daki dâhilî ve hâricî vesayet olgusunu var eden en kurucu nedendir.

Vesayet; kapitülasyon, açık pazar ve Hamilik gibi sistemlerle imparatorluk topraklarına önce ekonomik damarlardan sirayet etti ve zamanla zehirli sarmaşık gibi her yeri sararak egemenlik alanlarını genişletti. 

  • Seküler Yaşam Tarzı

III. Selim’in tahta çıkışı ile Fransız İhtilali’nin patlak vermesinin aynı yıla (1789) denk gelmesi, dönemin ruhunu ve rasyonel kader ontolojisini anlamlandırmak açısından yeterince dramatiktir.

Fransız İhtilali; insanlığın asırlar boyu arzuladığı koşulsuz hürriyet arayışına hitap ederek muazzam bir sosyo-politik enerjiyi açığa çıkardı.

Bu enerji, tüm çokuluslu imparatorlukları farklı periyotlarda zevale sürükleyecek avangart bir dinamo işlevi gördü.

Batılı imparatorluklar yaklaşan tehlikeyi öngörüp ihtilali bir “virüs” olarak nitelendirse de bu kaçınılmaz zeval yasasından kurtulamadılar.

Klasik bir “imparatorluk devleti” olan Osmanlı da bu yapısal genetiği hasebiyle söz konusu küresel fırtınanın önünde duramayacaktı.

Şüphesiz, imparatorlukların yapısal çözülme yasalarına dair bu nesnel gerçeklik ışığında yapılmayan her tarihsel analiz, sığ bir ideolojik okumadan öteye geçemeyecektir.

İmparatorluk olgusunu göbekten parçalayan söz konusu hürriyet arayışı, radikal bir yaşam tarzına dönüşerek Osmanlı’ya ulaştığında; Padişah-Halife, Din ü Devlet, Mülk ü Millet gibi geleneksel meşruiyet mekanizmalarını da tartışmaya açtı.

İhtilalin en baskın iki çıktısından Ulusçuluk kadim millet (ümmet) olgusuna, Sekülarizm ise geleneksel din algısına doğrudan zıt konumlara yerleşti.

Bu rasyonaliteye rağmen Türk modernleşme tarihi, asli nedenlerin ıskalanıp tali unsurların asli meselelermiş gibi tartışılmasıyla bir kördüğüme dönüştü.

İki asırlık Türk tarihi, öncelikli olarak yumak olmuş psikoanalitik bir vakadır.

Kök nedenden uzaklaşıldığı ölçüde yapılan münazaralar hakikiliğini yitirecek; kemikleşmiş önyargılarla beslenen kronik ideolojik kamplaşmalar ülkenin entelektüel geleceğine ipotek koymaya devam edecektir.

  • Rasyonel Evren Tasavvuru

Modern evren tasavvuru, masa başında tasarlanmış soyut bir teori değil; Batı dünyasının kendi içinde asırlara sâri son derece sancılı ve kanlı determinasyonlarla disipline ettiği kümülatif bir zihniyet sıçramasıdır.

Bu tarihsel iklimde; Batı bilincinin sıçradığı güneşli alana Aydınlanma, Aydınlanma’nın ideolojisine Pozitivizm, yaşam biçimine Modernizm, iktisadi düzenine Kapitalizm, bu iktisadi düzenin rasyonel-hukuki zırhına Liberalizm, idari sistemine Demokrasi, “kızıl elma” arayışına Uygar Dünya ve nihayet Uygar Dünya’nın küresel ideolojisine Emperyalizm denilecektir.

Emperyalizm, Batı uygarlığının kurucu ve taşıyıcı mekaniğinin sömürgeciliğe dayanması nedeniyle doğal ve kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.

Aydınlanma; asimetrik zenginleşmenin, burjuva sınıfının ve sanayi devriminin maddi altyapısı üzerinde yükselen pozitif bilim devriminin etkisiyle oluştu.

Dolayısıyla, uygarlığı aydınlanma değil; aydınlanma sürecini o birikmiş maddi uygarlık var etti.

Aydınlanma idealist bir çıktı değil, Marksist teorideki altyapısal birikimin üstyapıya yansımasıdır. Bu yansıma küresel pazara tükenmez bir asli ışık kaynağı olarak pazarlanacaktır.

Aydınlanma, kapitalizmin inşası önünde duran çift başlı mutlakiyete (krallık-feodalite ve kilise) başkaldırıyı teorize etti.

Biz bu gerçeği, aydınlanma dönemini finanse eden burjuvazi realitesiyle ve Hegel ile Kant gibi zirve filozofların da dahil olduğu ana akım metinlerde kodlanmış olan Avrupa merkezci ırkçılıkların sürekliliğiyle test edebiliyoruz.

Nihayetinde Pozitivizm, dinin tasfiye edilen boşluğuna yerleşerek seküler bir inanç sistemine dönüştü.

Böylece metafizik, aşkın ve geleneksel tüm bilgi kaynakları lağvedilerek rasyonalist akla dayalı yeni bir evren tasavvuru inşa edildi.

Bu dönüşüm, insanı ve doğayı algılama biçimini kökten değiştiren, kadim dünyayı bütünüyle hükümsüz kılan kütlesel bir uygarlık akımına dönüştü.

İşte III. Selim; Batı uygarlığını oluşturan tüm alt unsurların, yeni bir evren inşa etmek hedefiyle tek bir blok halinde hızla birbirine yaklaştığı o amansız on sekizinci yüzyılın sonunda iktidara geldi.

İmparatorluğun kutsal referanslarla örülü varlık zemini, bu sekülerleştirici devasa presle sarsılmaya başladı.

Bu yeni ontoloji, zeval anksiyetesi yaşayan Osmanlı bürokratik elitinin ve yeni yetişen aydın kuşağının zihninde trajik bir yanılsama doğurdu.

Osmanlı kimliği, duygusal ve zihinsel olarak kendi tarihsel ontolojisinden kopmaya başladı.

Bu kopuş psikolojisi, devleti kurtaracak “reçeteyi” Batı’yı anlamanın ötesine taşıyarak, Batı’yı taklit etmeye dayalı çok uzun bir maratona dönüştürdü.

Bu maraton, teorimizin kurucu unsurlarından olan gönüllü vesayetin kaldırım taşlarını döşeyecektir.

İşte bu tümel sıkışmışlığın bir tezahürü olarak III. Selim, yirmi iki devlet adamından ivedi ve kapsamlı raporlar (layihalar) talep etti. Diplomasi tarihimizde kurumsal bir kırılmaya imza atarak Batı başkentlerine ilk daimî elçileri atadı.

  • Modern Devlet Modeli

Avrupa merkezli tarih teorisyenlerinin; Fransız İhtilali’ni tarihin yatağını değiştiren tek, özgün ve bağımsız bir özgürlük hareketi olarak sunan ideolojik propagandası, ne yazık ki Osmanlı entelektüel havzasında da maya tutacaktı.

Ticareti iyi bilen ve yöneten Batı burjuvazisi, sadece maddi meta üretimini değil; finanse ettiği entelektüeller aracılığıyla ürettiği her felsefi olguyu da hediye paketlerine sararak küresel pazara sunma yetkinliğine sahipti.

Üretim bandından geçirilerek çarpıcı bir ideolojik mamule dönüştürülen en pahalı olgusal ürün ise yeni devlet modeliydi.

Oysa Paris burjuvazisi tarafından evrensel bir kurtuluş reçetesi gibi pazarlanan bu hazır entelektüel gıdanın üretim yılı aslında 1776, menşei ise Philadelphia’ydı.

Yeni düzen modeli, Amerikan Bağımsızlık (!) Savaşı’nın kazanılmasının ardından “Amerikan Devrimi” etiketiyle küresel siyaset pazarına arz edilmişti.

İletişim imkânlarının sınırlı olduğu bir çağda, dünyanın öte yakasında on üç yıl boyunca kuluçkada bekleyen bu idari ürün, nihayet Paris pazarına ulaşarak oradan tüm dünyaya ihraç edilmeye başlandı.

Esasen Amerikan Devrimi, romantik bir bağımsızlık mücadelesi değil; ırkçı, kolonyalist, yerli halklara karşı sistemli bir jenosit yürüten, eli kanlı ve pragmatik bir iç savaştır.

Ne manidardır ki, İngiliz Kralı’na karşı isyan bayrağı açan burjuva grupların başında George Washington bulunmaktaydı.

Washington’ın Kral’a karşı hazırladığı 27 maddelik ayaklanma bildirgesinin en çarpıcı gerekçelerinden biri aynen şuydu: “Kral, sınırlarımızda yaşayan acımasız, vahşi Kızılderilileri üzerimize kışkırttı.”

İngiltere, 1763 yılında koloni sınırlarının batıdaki Kızılderili topraklarına doğru genişlemesini yasaklamıştı.

İsyancı burjuva sınıfının asıl hedefi, yerli halkların asırlık topraklarını yağmalamanın önünde duran bu İngiliz devleti barajını yıkmaktı.

Çatışmanın özü, sömürgecilerin kendi aralarındaki iktidar mücadelesiydi ve kim kazanırsa özgürlük heykelini o dikecekti.

İsyanın beyni ve finansörü olan George Washington, Thomas Jefferson, John Hancock gibi isimler; devasa topraklara ve yüzlerce köleye hükmeden plantasyon sahipleri, büyük tüccarlar ve avukatlardan ibaretti.

Nitekim bu sermaye elitleri bağımsızlık sürecinde bizzat örgütledikleri “Kavrulmuş Toprak” (Sullivan Harekâtı) katliamıyla kırk yerli kasabasını haritadan sildi ve milyonlarca dönüm ekini acımasızca yaktı.

Sözde Bağımsızlık Bildirgesi’nde “Her insan eşit doğar” maddesi yer almaktaydı; ancak bu burjuva komitacıların şatolarında ve tarlalarında kırbaçlanan siyah köleler can çekişiyor, çoluk çocuk demeden yerli halklar katlediliyordu.

“Temsil yoksa vergi de yok” sloganıyla hareket eden Amerikalı burjuva elitlerinin bu hamlesi, esasında acımasız, kapitalist bir ihtilaldi.

Kendi sınıfsal iktidarlarını kurmak ve bunu yasal güvenceye almak için rasyonel bir hukuka (anayasal bir mekanizmaya) ihtiyaçları olduğunu fark ettiler.

Kitleleri cepheye sürmek için de bu iç savaşı “krallık karşıtlığı ve kutsal hürriyet” mottolarıyla konsolide ettiler.

Avrupa’dan Amerika’ya göç etmiş burjuvazinin bu iktidar arayışını, Fransız Kralı XVI. Louis, İngiltere’yi zayıflatmak uğruna tüm gücüyle destekledi.

Bu ittifaktaki asimetrik savaş harcamaları Fransa’yı ekonomik olarak tamamen iflasa sürükledi; tıpkı Osmanlı’daki Tımar düzeninin bozulması gibi, Fransa’da da ağır vergilerin artmasına ve nihayetinde 1789 ihtilalinin patlamasına neden oldu.

Böylece Fransız monarşisi, kendi sermayesiyle kendi ecelini finanse etti.

Fransız İhtilali, kendi kralına, kendi kilisesine ve kendi bin yıllık köklü feodal sosyolojisine karşı yapılmış radikal bir iç patlamadır; bu yüzden çok daha kanlı, jakoben ve yıkıcı bir karakter taşır. Kendi kimliğine sabotaj yapan bir devletin diğer sömürgelerinde ve devletler arası ilişkilerde merhametten eser olmayacak şeklide robotik davranacağı açıktır.

Fransız ihtilali, Kıta Avrupası’nın soyut ve felsefi aydınlanma kodlarıyla beslendiği için hürriyet arayışını sınır tanımaz, 360 derecelik radikal bir seküler inanca dönüştü.

Amerikan devrimi ise iktidarı ele geçirdikten sonra sadece kendi sömürü alanını kapsayan pragmatik bir anayasal mekanizma inşa etti; geleneksel dini değerlerle mücadele etmesini gerektirecek yapısal bir neden olmadığı için daha müsamahakâr davrandı.

İşte III. Selim, Atlas Okyanusu’nun iki yakasındaki bu tarihsel pratikle rafine edilmiş yeni devlet modeli mirasına muhatap oldu.

Amerikan burjuvazisinin ürettiği pragmatik anayasal devlet aygıtı, Kıta Avrupası’nda (Fransa’da) katı bir laiklik ve agresif bir ulusçulukla birleşerek en nihayetinde Bâbıâli’nin kapısına dayandı.

Batı’nın anayasal rejim, Meşrutiyet ve Cumhuriyet kavramlarıyla blok halinde meydan okuması, hanedanın mutlak egemenlik alanını daraltmaya yönelik derin bir iç stres üretti.

Etkisi azalan padişahlar karşısında iktidar alanı genişleyen Sadaret makamı ve Bâbıâli yüksek bürokrasisi, paradoksal bir meşruiyet krizinin içine yuvarlanacaktı.

Sultan ile Bâbıâli arasında iki asır sürecek olan “vesayet ve egemenlik” çatışmasının kurumsal fitili böylece ateşlendi.

III. Selim, Osmanlı’yı sıkıştıran bu çatışmanın ürettiği klasik düzeni ıslah etme iradesi ile radikal yeni düzen arayışı arasındaki o tarihsel arafın ilk modern kurbanı olacaktı.

Sonuç

On sekizinci yüzyılın sonu ve III. Selim döneminde Osmanlı İmparatorluğu;

Atlas Okyanusu’nun iki yakasında (Philadelphia ve Paris laboratuvarlarında) rafine edilmiş sömürgeci, pozitivist ve kapitalist yeni bir evren tasavvuru bloğunun bütüncül presi altında kaldı.

Jeopolitik kuşatmadan modern ordunun getirdiği teknolojik asimetriye, Tımar sistemini tasfiye eden o kapitalist ekonomiden Fransız İhtilali’nin geleneksel meşruiyet mekanizmalarını göbekten parçalayan seküler yaşam tarzına kadar uzanan haricî olgular; meşruiyetini mukaddes referanslarla sabitlemiş kadim Âl-i Osman devlet aklını varoluşsal bir anksiyeteye sürükleyerek sarstı.

Şimşirlik’in travmatik tecrit dünyasından çıkıp cihanın en ağır yükünü devralan III. Selim’in yaşadığı o psikoanalitik iç korku, devletin kurtuluş arayışını Batı’yı anlamanın ötesine geçirip adeta bir taklit maratonuna dönüştürecekti.

Maratonun başlangıç çizgisindeki III. Selim’in dik ve kararlı duramayacağı daha en başından kendini belli ediyordu.

Nihayetinde tümel sıkışmışlık psikolojisi, Türk modernleşmesini asli nedenlerinden koparıp ideolojik tartışmalarla zaman kaybettiği bir kördüğüme çevirecek olan “gönüllü vesayetin” ilk kaldırım taşlarını döşedi.

Tıpkı Anadolu’yu Batı yönüne doğru kaçış rotasına zorlayan o jeofizik levhalar gibi, haricî olguların ürettiği bu devasa jeopolitik stres de kaçınılmaz olarak iç bünyedeki oyun kurallarını değiştirebilen fay hatlarını tetikleyerek Batı yönüne doğru yapılan göç içgüdüsünü daha da kamçıladı.

Âl-i Osman Devleti’nin ontolojik göç içgüdüsünün sırtına meşru paydaş iddiasıyla yerleşen “çağdaş uygarlık göç iradesi” bugün de yoluna devam ediyor.

(Devam edecek)

Yorum bırakın