Lise ikinci sınıfa başlayacak olan Ali, baba dostu Hakan amcasının yanına yaklaştı ve babasıyla yaptığı sohbeti bölercesine sordu:
– Hakan Amca, Tom Barrack’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Beştepe’deki görüşme sonrası yaptığı açıklamayı gördün mü?
Hakan, Ali’nin zehir gibi işleyen zekasının ne tür çıkarımlar yaptığını merak ettiği için gülümseyerek cevap verdi:
– Hayır görmedim.
Ali, X platformunu açarak Barrack’ın yaptığı paylaşımı İngilizceden Türkçeye tercüme etti.
“Bugün Beştepe’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya gelmekten onur duydum. Bu yıl Amerika’nın 250. yıl dönümünü kutlarken ve Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin bir asırlık geleceğine bakarken şunu söyleyebilirim: Bu ittifak hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Türkiye ve ABD, NATO müttefikleri, ekonomik ortaklar ve on yıllara dayanan ortak tarih boyunca birbirlerine destek olmuş dostlar olarak derin bağlara sahiptir. Bugünkü görüşme, bölgesel güvenlik, ekonomik iş birliği ve iki ülke arasındaki kalıcı ortaklığa yönelik ortak taahhüdümüzü bir kez daha teyit etti.”
Hakan, “Tamam. Peki ne olmuş ki?” diyerek üsteledi.
Ali, “Sence Hakan amca” diye karşılık verdi.
Hakan, bir yorum yapmazsa yakasını Ali’den kurtaramayacağını anladı:
– Bak Ali, kaynağı henüz tam tespit edilememiş bir ırmak düşün.
Selçuklu bu ırmağın görünen ilk bölümünün adıdır.
Osmanlıyı ise bu ırmaktan beslenen ama kendine ayrı bir su yatağı belirleyerek yoluna devam eden yeni bir ırmak kolu olarak tasavvur et.
Cumhuriyeti de Osmanlı ırmağından ayrılan ve kendine ayrı bir su yatağı arayan yeni bir ırmak kolu olarak düşün.
Bu kolların, iradi olarak değil doğa olayları sonucu metazori gerçekleştiğini zihninde canlandır.
İşte bu ilk kaynağa olgusal olarak “referans devlet”, hepsinin Fırat ve Dicle gibi sonradan birleşmesi amacının gerçekleşmesi idealine ise mücerret olarak “Devlet” diyoruz.
Bu referans kaynak bilincine ve birleşme idealine sahip olan, süreci tamamlama mesuliyeti taşıyan siyasilere ise “devlet adamı” diyoruz.
Bugün bizler bu ana kaynaktan ayrılmaları bir araya getirerek hem iç hem de dış egemenliği tam manasıyla tahkim etmeye çalışıyoruz.
Bunun henüz tamamlanmamış bir süreç olduğunu iyi bil.
Öncelikle şunu tespit edelim: Bugün Devlet’in sadece ABD ile değil dünyanın tüm diğer devletleriyle iyi ilişkileri var.
Tom Barrack’ın bilmesi gereken ilk ders bu.
Bu aynı zamanda bize dair organik iradeyle gerçekleşen bir “özün” kurulmaya çalışıldığını gösteren en güçlü karinedir.
Barrack madalyonun sadece kendi tarafından baktığı yüzünü anlatıyor.
Biz madalyonun her iki yüzünü birden görüyor ve etkilerini fiilen yaşıyoruz.
Vaktin var mı biraz geriden alayım?
– Var Hakan amca, siz anlatın!
– Uzatmayacağım merak etme. ABD temeli soykırım ve katliam olan, bunun bedelini ödemeye yanaşmayarak ve günahını kilisede bile itiraf etmeyip üstüne kata kata en yüksek emperyalizm mertebesine ulaşmış sözde bir özgürlük ülkesidir!
Barrack’ın övünerek anlattığı 250 yıl önceki hikaye iddia edildiği gibi bir hürriyet ve eşit yurttaşlık ihtilali değildir.
Bunu zihninde serlevha yap.
ABD’yi var eden dinamik; yerli katliamı tamamlandıktan sonra kıtada palazlanan eli kanlı burjuvazi ile aynı toprakları uzaktan sömürmek isteyen İngiliz devleti arasında gerçekleşen bir iktidar mücadelesi idi.
Neticede kıtadaki Burjuvazi zafer(!) kazandı ve kaynağı halen İngiliz emperyalizmi olan yeni bir devlet kurdu.
Bu yeni devlet toparladıktan sonra ilk fırsatta Akdeniz’e açıldı ve 18. yüzyılın sonlarından itibaren deniz ticaretine ağırlık verdi.
Çekişme içinde olduğu İngiltere ve diğer Avrupa devletlerine karşı Osmanlı ile sıcak ilişkiler geliştirdi.
Osmanlı, özellikle 1827 Navarin Baskını’nda yakılan donanmasını yeniden inşa edebilmek ve Batı kuşatmasını dengelemek adına bu ilişkiye stratejik bir zorunlulukla olumlu tepki verdi.
Nihayetinde 1830’da Osmanlı ve ABD arasında Seyrüsefain Anlaşması imzalandı.
Bu anlaşma ile Osmanlı ABD’ye “en ziyade müsaadeye mazhar millet” statüsü verdi.
Osmanlı devlet ricali, bir denge arayışıyla attıkları bu adımın, çok uzun bir vesayet mekaniğinin ilk somut halkası olacağını elbette öngöremezdi.
Zaman ilerledikçe ABD, 19. yüzyılda kurduğu misyoner okullarıyla Osmanlı coğrafyasını zehirli sarmaşık gibi bir baştan diğer başa sararak siyasi ve kültürel vesayet altına almaya çalıştı.
Aynı yüzyılda, Batıyla yaşadığı geçmişteki sorunlu ilişkilerin üzerine sünger çekerek Osmanlı’ya karşı pozisyon aldı.
Tom Barrack mesajında, “Türkiye ve ABD, on yıllara dayanan ortak tarih boyunca birbirlerine destek olmuş dostlar olarak derin bağlara sahiptir.” diyor ya… Gel, bu retoriğin arkasında nelerin maskelendiğine arşivden birkaç örnekle bakalım.
Jüpiter Füzeleri Krizi:
ABD, Sovyetler Birliği ile yürüttüğü Küba Füze Krizi pazarlıklarında Türkiye’nin rızasını alma gereği dahi duymadan topraklarımızdaki Jüpiter nükleer füzelerini sökme kararı almadı mı?
Johnson Mektubu:
ABD Başkanı Lyndon Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’taki soydaşlarını korumak amacıyla müdahale hazırlığı yaptığını haber alınca, Başbakan İsmet İnönü’ye diplomatik teamülleri aşan hadsiz bir tehdit mektubu yazmadı mı?
Kıbrıs Barış Harekâtı ve Silah Ambargosu:
Türkiye mektuba boyun eğmeyip adaya barış götürünce ABD ağır bir askeri ambargo uygulamadı mı? Türkiye buna misilleme olarak İncirlik dâhil ülkedeki tüm ABD üslerinin kontrolünü Türk Silahlı Kuvvetlerine devretmedi mi?
Çekiç Güç ve PKK Desteği:
Birinci Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ta oluşan otorite boşluğunda konuşlanan ABD Çekiç Gücü, PKK’nın bölgeye kök salmasına zemin hazırlamadı mı?
Ankara’nın tüm itirazlarına rağmen bu desteğin sürdüğünü dünya kamuoyu bilmiyor mu?
1 Mart Tezkeresi:
ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde Türk topraklarını kullanmasını öngören tezkere TBMM’de reddedilince Washington bunun bedelini yıllarca Türkiye’ye ödetmeye kalkışmadı mı?
Çuval Olayı:
Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde konuşlanmış bulunan Özel Kuvvetler mensubu askerlerimizin, başlarına çuval geçirmek suretiyle müttefiklik hukukunu ayaklar altına almadılar mı?
Ali kaşlarını hafif çatarak araya girdi:
– Yani Hakan amca, onlar her ‘stratejik ortaklık’ ve ‘kadim dostluk’ dediğinde ardından bize bir fatura kesilmiş, öyle mi?
– Aynen öyle Ali. Ama liste burada bitmiyor, yakın tarihe doğru devam edelim:
Rasmussen Krizi:
Türkiye, Hz. Muhammed (AS)’a hakaret içeren karikatürler krizindeki tutumu nedeniyle Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğine şerh koyduğunda, ABD Türkiye’nin hassasiyetlerini hiçe saymadı mı?
Tahran Deklarasyonu:
Türkiye ile Brezilya, İran’ın nükleer programına diplomatik çözüm ürettiğinde, varılan mutabakatı bizzat ABD sabote etmedi mi?
Ermeni Soykırım Tasarıları:
ABD Kongresi’ndeki Ermeni tasarısı tartışmaları ve Obama’nın söylemleri, her Nisan ayında diplomatik bir krize dönüşmedi mi?
Suriye Krizi:
Obama yönetimi Suriye’de kimyasal silah kullanımını “kırmızı çizgi” ilan edip katliamlar bu eşiği defalarca aştığı halde kılını kıpırdatmadı; Türkiye’yi milyonlarca sığınmacı ve sınır tehdidiyle baş başa bırakmadı mı?
Mısır Askeri Darbesi:
Seçimle işbaşına gelen meşru hükümet kanlı bir askeri darbeyle devrilirken, Ankara dik duruş sergilerken Washington darbeyi “demokrasinin tesisi” kılıfıyla meşrulaştırmaya çalışmadı mı?
Hava Savunma İhalesi Krizi:
Türkiye’nin uzun menzilli savunma sistemi ihalesinde teknoloji transferi teklif eden alternatif üreticilere yönelmesi, NATO ve ABD baskısıyla engellenmedi mi?
YPG/PKK Otonom Bölgesi:
ABD, DEAŞ ile mücadele gerekçesiyle YPG’yi ana ortak ilan edip silahlandırarak güneyimizde fiili bir tampon devlet kurmadı mı?
15 Temmuz Darbe Girişimi:
Kanlı darbe girişiminin elebaşının Pensilvanya’daki ikametine ve iade dosyalarına karşı Washington yönetimi üç maymunu oynamadı mı?
Vize Ambargosu:
ABD Konsolosluğu’ndaki FETÖ irtibatlı yerel çalışanların yargılanmasını bahane edip Türk vatandaşlarına vize hizmetini askıya alma cüretini göstermediler mi?
Rahip Brunson Krizi ve Ekonomik Baskılar:
İzmir’de yargılanan Brunson üzerinden dönemin ABD Başkanı Trump, Türk ekonomisini açıkça hedef alıp “mahvetmekle” tehdit eden tweetler atmadı mı?
F-35 ve CAATSA Yaptırımları:
Türkiye meşru savunma ihtiyacı gereği S-400 sistemini tedarik edince, kurucu ortağı olduğu ve parasını ödediği F-35 programından hukuksuz biçimde çıkarılıp hasım ülkelere uygulanan CAATSA yaptırımlarına maruz bırakılmadı mı?
Gazze Soykırımı:
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma ve katliamlara uluslararası hukuku çiğneyerek sınırsız askeri, lojistik ve diplomatik kalkan sağlayan bizzat ABD değil mi?
– Gördüğün gibi Ali, madalyonun diğer yüzünde asıl bunlar var.
Devlet de Tom Barrack da bu arşivin satır satır farkında.
Uluslararası politikanın teamülleri gereği konuklarımızı elbette diplomatik nezaketle ağırlarız; ancak bu hafızayı diri tutarak hamlelerimizi ona göre yaparız.
Ali merakla sordu:
– Bundan sonra nasıl olacak peki?
– Devlet; ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesini küresel güç merkezleriyle eşitleyene ve tam bağımsız bir aktör olana dek kamuoyuna yansıyan ve yansımayan organik kadife stratejilerle yoluna devam edecek.
Devleti, büyük güçlerin kendi çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde kıymet verdiği bir kenar müttefik ya da pasif bir jeopolitik nesne görenler yanılgılarıyla yüzleşecekler.
Söz konusu bu organik iradenin varlığı; büyük ırmağın yüksek debisinin teminatı altındadır.
Devlet’in sadece ABD ile değil onun kendine hasım olarak gördüğü diğer devletlerle de dostluk ilişkilerinin gayet iyi olması herkes için yeterince manidar olmalı!