Yozlaşmayı ve Yolsuzluğu Elbirliğiyle Nasıl Ürettik?

Kötülük arızidir, öze sonradan dâhil olur.

İyilikler kötülükle sınanan bir imtihan düzenine tabidir.

Bu çatışmanın faturası, er ya da geç önümüze gelir.

Bugün Türkiye’de, mevzuat boşlukları, ideolojik kamplaşmalar, çarpık kentleşme ve sosyal mecralar kötülüğü çoğaltan en temel enstrümanlardır.

Sınıf Metaforu

Bir sınıfta öğrencilerin çoğu kopya çeker; öğretmen onlardan yalnızca birini yakalar.

Öğretmen, kendi disiplin zaafını ve vazifesini layıkıyla yapmamanın özeleştirisini yapmak yerine, tedbirsiz davranan acemi öğrenci üzerinden teselli bulur, hatta gururlanır.

Kopya çeken diğer öğrenciler, yakalanan arkadaşlarının değil öğretmenin tarafını seçer ve kopyacının zavallı haline gülerek tepki verirler. Arkadaşlarının yakalanması kendi cürümlerini örttüğü için rahatlar hatta kendileriyle gururlanırlar.

Kopya çekmeyen başarılı ya da iyi terbiye almış öğrenciler ise bu duruma üzülürler.

Ancak bilmezler ki bir sınıfın çoğunluğu kopya çekiyor, geride kalanlar da sadece seyrediyorsa; kötülük gelip geçici olmaktan çıkar, bir düzen haline gelir.

Yahşihan Örneği

Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı eserine 43 ilin geçiş noktasında bulunan Yahşihan’ı ekleyerek anlatsaydı Kızılırmak’ın ikiye böldüğü mümbit topraklarına atıf yaparak Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’nin askeri lojistik üslerinden biri olduğunu, Mühimmat Ana Depo Komutanlığı, askeri fabrikalar ve Makine ve Kimya Endüstrisi tesislerinin yer aldığını, Kurtuluş Savaşı’nda cepheye mühimmat taşınan tarihî Tren Garı’nın varlığı ile II. Abdülhamid döneminde Kızılırmak üzerine inşa edilen Anadolu’nun ilk demir köprüsünü harika betimlemelerle kayda geçirirdi.

Ardından Kırıkkale il merkezine sadece 6 km mesafede bulunan ilçenin, Kırıkkale Üniversitesi’ne ve yurt komplekslerine ev sahipliği yaptığını belirterek bugün yüzleştiğimiz akıl almaz arsa ve konut rantının temel sebebini buna bağlar; çözülen benliğin iki yüzyıllık psikanalizini gün görmemiş tanımlamalarla ortaya koyardı.

Kırıkkale’nin Yahşihan Belediyesi’ne yönelik adli soruşturma dosyasına yansıyan aktörlerin, akrabalık ağlarının ve el konulan varlıkların net dökümü şöyledir:

Belediye Başkan Yardımcısı: Üzerine kayıtlı 1.630 tapu,

Başkanvekili: Üzerine kayıtlı 11 tapu,

İki Encümen Üyesi: Toplam 54 tapu.

İmar Müdürü’nün durumu ise daha vahim: Eşi üzerine 83 tapu, kayınvalidesi üzerine 122 tapu, baldızı üzerine 122 tapu ve 1 lüks otomobil, eşinin teyzesi üzerine 9 tapu ve 1 lüks cip kayıtlı bulunuyor.

Devletten yaklaşık 100 bin lira civarında aylık maaş alan aynı İmar Müdürü’nün şahsi serveti ise Bodrum’da bir villa (300 milyon TL), Bodrum Marina’da bir yat (110 milyon TL) ve lüks araçlarla (Mercedes-AMG dahil 131 milyon TL) resmî kayıtlara geçmiş bulunuyor.

Düşünün ki taşradaki bu büyük yolsuzluk bile, makro ölçekteki fon skandallarının etkisiyle satır aralarında kayboldu.

Yozlaşmanın Anatomisi

Yozlaşmanın ve yolsuzluğun insan zafiyetine bağlanması gibi haklı bir gerekçenin dışında bu bozulma süreçlerini kolaylaştıran, önünü açan ve yayan teşvik edici alt nedenler olmalı.

Biz bu nedenlerden yalnızca dördüne odaklanalım:

Mevzuat Boşlukları

Kentlerin betonla işgali, yolsuzluk ve hızlı yozlaşma Türkiye’de yerel yönetim mevzuatının tarihsel süreçte ranta yasal koridorlar açmasının yapısal bir sonucudur.

Bu mekanizmanın yasal kırılma noktalarını kronolojik olarak ele almak, şapkayı öne koyup düşünmeyi zorunlu kılıyor.

İlk olarak 1984 yılında yürürlüğe giren 3030 sayılı yasa, rantın parselleşmesine olanak tanıdı.

Bu kanunla büyükşehir modeli kurulurken, ilçe belediyelerine parsel bazında imar tadilatı ve ruhsat yetkisi verildi.

Bu durum parsel bazlı zenginleşmenin ve bugünkü çarpık kentleşmenin tarihsel ve felsefi temelini attı.

Neredeyse her ilde gördüğümüz çirkin yapılaşma, esasında modernleşmeyi hedefleyen bu yasanın, organize olmuş beyaz yakalı şebekelerce pervasızca istismar edilmesinden kaynaklanıyor.

Vatana ve vatandaşlara karşı işlenen bu “suçu” durdurmayı amaçlayan 2004 tarihli 5216 sayılı yasa ise aynı saiklerle bu kez rantın merkezileşmesine yol açtı.

Bu yasayla büyükşehir belediyelerine ilçe planlarını veto ve denetleme yetkisi getirildi.

Ancak bu düzenleme aynı şehveti taşradan büyükşehir meclislerine ve torba yasalarla Ankara koridorlarına taşıdı.

Nitekim Yahşihan gibi büyükşehir vesayeti dışındaki taşra ilçelerinde, denetimsiz kalan imar müdürlükleri adeta bağımsız birer tapu dairesi gibi çalışmaya devam etti.

2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı Bütünşehir Yasası ile binlerce köy mahalle statüsüne alınarak büyükşehir sınırlarına dahil edildi.

Kent merkezlerinde doyuma ulaşan gayrimeşru koalisyonlar enerjilerini köylere, meralara ve tarım arazilerine teksif ettiler.

Bu arada tabi ki denetim mekanizmalarını layıkıyla işletememenin de aynı suçtan pay aldığını hatırdan çıkarmamak gerekir.

İdeolojik Meşruiyet Zırhı

Kutuplaşmanın bu ülkedeki kadar merhametsiz, izansız ve ölçüsüz yaşandığı başka bir iklim var mıdır, araştırmaya değer.

Politik fay hatlarında stres ne kadar derinse, yozlaşma ve yolsuzluk o kadar derindir.

Geçmişte maruz kalınan haksızlıklar ve Kemalist baskı tecrübesi sebebiyle kimlik mücadelesi meşru bir ihtiyaçtı; ancak “ihtiyaç fazlası” kimlik mücadelesi; politik evrende aynı zamanda en korunaklı meşruiyet kalkanı haline geldi.

Zaman zaman politik zümreler, ahlaki zaaflarına yönelik eleştirileri bile “bize çekilen bir operasyon” olarak kodlayıp akladılar.

Her kesimden “bizimkilerin” usulsüzlüğü; dava için yürütülen “ya devrimci ya kutsal ya da çağdaş bir mücadele” olarak rasyonalize edildi.

Bu durum, ahlaki düşüşü durdurabilecek yegâne sivil ve vicdani refleksleri de zamanla yozlaştırdı.

En çok da yolsuzluk yapan kişilerin, toplumun fay hatlarını ve kimliksel korkularını birer zırh gibi kuşandığına tanık olduk.

Böylece bütün sınıf bu kirli oyuna ortak edildi ve kopyacıların düzeni hiçbir engele takılmadan deveran etti.

Hoyrat ve Çarpık Kentleşme

Kontrolsüz nüfus hareketleri ve göçler bütüncül bir yabancılaşmayı ivmeledi.

Makro bir plana bağlanmadan kentlere yönelen nüfus akınları, geleneksel iç denetim mekanizması olan mahalle kültürünü tasfiye ederek öz benliği dejenere etti.

Koruyucu toplumsal zırhtan mahrum kalan vatandaşlar, yaşadıkları köksüzlüğü ve boşluğu ikame edebilmek adına serseri bir dünyevileşmeye sürüklendi.

Nüfus baskısının dayattığı barınma mecburiyeti yasal boşluklardan faydalanan, sinyal almayan ortamlarda buluşan şebekeler için muazzam bir pazar alanı sağladı.

Kentsel yağmalar “hızlı konut üretimi” illüzyonuyla meşrulaştırılırken, kitlelerin bu beton stoğuna yönelik hırslı talebi de çarkı tabandan besledi.

Turgut Cansever’in de dikkat çektiği gibi, şehir imar edilirken neslin ihyası ihmal edildiğinde; ihmal edilen nesil, imar edilen şehri tahrip etti.

Unutulan bu yalın hakikatin faturası bugün masamızın üzerindedir.

Gelinen noktada bu yarım asırlık kentleşme serüveni; devasa kültür-sanat kurumlarını, dinî yapıları ve kamu kurumlarını bile kendi cüssesi içinde küçültecek amorf, estetikten yoksun bir büyüklüğe ulaştı.

Sosyolojik Silah

Tahribat uzun süreye yayılınca kurumsallaştı, kurumsallaşınca da cesaretlenip kendi ekosistemini inşa etti.

Sosyal medya, bu yozlaşma evrenini bir cazibe merkezine dönüştürme rolünü üstlendi.

Medya, hücre yapısını dönüştüren bir biyolojik silah gibi yozlaşmayı norm haline getiren kitlesel bir “sosyolojik silah” işlevi görüyor.

Elindeki telefondan ve sosyal medya mecralarından ayrılamayan birey, dijital enfeksiyonun farkına varmaksızın ahlaki genetiğinin mutasyonuna rıza göstermeye zorlandı.

Bu sosyolojik silahın etki gücü, kolektif değerler evreninin uğradığı erozyonla doğrudan ilişkilidir.

Çünkü toplumun farklı katmanlarını ayakta tutan organik, kültürel ve ahlaki referans noktaları eş zamanlı olarak silikleşti.

Müslüman kimlikler adalet ve helal hassasiyetinden, sol kimlikler adil bölüşüm iddiasından, sağ yahut milliyetçi kimlikler geleneksel ahlaki değerlerinden koparak bambaşka bir ufka savruldu.

Siyaseti terbiye etmek ya da denetlemek yerine siyasetle eşitlenme şehveti, her meşrepten resmî yahut gayriresmî sivil oluşumu minder dışına itti.

Nihayetinde bir saadet zincirine eklemlenme, hızla zenginleşme hırsı, nüfuz elde etme ve ne pahasına olursa olsun paraya ulaşma arzusu açık ya da örtük temel referansa dönüştü.

Bu durum, zaman içinde yozlaşmayı pragmatik birer “başarı” hikayesi olarak tescilledi.

Daha önceleri kapalı kapılar ardında yapılan ya da toplumsal ayıplanma korkusuyla gizlenen tefessüh, dijital algoritmaların yardımıyla toplumun kılcal damarlarına kadar sızdı.

Bu mecra; lüks yaşamı ve kaynağı meçhul muazzam servetleri estetize ederek kitlelerin gözünde birer ikona dönüştürdü.

Ahlaki nihilizmin idealize edildiği bu yeni düzen; marjinallikten kurtularak, iyilerin çaresizce seyirci kaldığı hâkim bir kültür haline geldi.

Mazeret Beyanı

Bu sonuçları, yozluğu ve yolsuzluğu elbirliğiyle ürettik.

Bugün ve yarın bu tefessühün bedelleriyle yüzleştiğimizde mazeret beyan etme hakkına sahip değiliz.

Başakşehir’de devlet okulunda okuyan on yaşındaki kızını kendi üretimimiz olan on beş yaşındaki bir katile kurban veren annenin feryadı dahi bizi sarsıp kendimize getirmiyorsa, bundan sonra hiçbir trajik hadise bizi kendimize getiremez.

“Bilakis o gün insan kendini görür. Birtakım mazeretler ileri sürse de.” (Kur’an-ı Kerim, 75/14-15)

Bir Cevap Yazın