Cevat Özkaya Ağabeyin Ardından
Bu yazıda; 12 Eylül sonrasından bugüne, geleneksel cemaat yapılarının yanı sıra monoblok bir gövdeden uzak, ülkenin dört bir yanında filizlenen mikro oluşumların; çay ocakları, kitabevleri ve izbe odalardaki ders halkalarından kamusal alana taşan şuurlu Müslüman kimliği inşa çabasını, sosyolojik anlamıyla ‘İslami hareket’ olarak adlandıracağız.
İşte bu İslami hareketin münip kanaat önderlerinden Cevat Özkaya’nın cenaze namazı, Üsküdar Marmara İlahiyat Fakültesi Camii’nde kılındı.
Musalla taşının önünde beklerken, akıl ile kalp arasında orta bir yere önce bir ayet yerleşti:
‘İman edip salih amel işleyenler için Rahman, gönüllerde bir sevgi yaratacaktır.’ (Meryem Sûresi, 96)
Bu, Cevat Özkaya’nın hakkıydı. Onu uğurlamaya gelen topluluğun gözlerindeki ışıltılı hareler ve ardından yazılanlar bu hakikati mühürlüyordu.
12 Eylül sonrası yeşeren İslami hareketin kendi mecrasında ayrışmış, zamanla birbirine selam dahi vermez hâle gelmiş sivil yapıları ve ülkenin dört bir yanından gelen bağımsız fertleri; İstanbul’u vuran sel felaketinin ikinci gününde, saçları sırılsıklam eden o iri taneli sağanağın altında yüksünmeden musallanın önünde saf tuttular.
Özkaya için ne büyük bir hüsn-i şehadet, ne kutlu bir onurdu bu.
Şairin, aniden gelen bir ilhamla hafızasına mıh gibi işleyen o ilk anahtar mısraıyla şiirine başlaması gibi, öze tek bir kelime düştü: ‘Nokta.’
Buradaki nokta ifadesi; hayatın ilahi bir ecel takvimiyle nihayete ermesi ve artık yalnızca vefat haberinden vefat haberine hatırlanan o fani dünya gerçeğini betimlemek için değildi sadece.
Özkaya; asr-ı saadet ruhuyla yaşanan bir dönemin ana akımda geride kaldığını anlatan bol virgüllü, upuzun cümleye âdeta nokta koydu.
Bu adanmış ruh zaten uzun bir süredir ancak münferit kişiliklerde ve çeperde kalan mikro adalarda istisnalar halinde kaim oluyordu.
Külli İslami hareketin siyasal renginin öne çıktığı bir eşikti bu.
İslam; içerdiği hiçbir umdenin diğerine galebe çalamayacağı organik bir bütünken, içinden cımbızlanan tek bir unsurun doktrinleştirilmesi sosyal bir mühendisliğe işaret eder. Bu mühendislik ise behemehal virüs üretir ve bünyeyi hastalandırır.
İlk dönem; Anadolu’nun dört bir yanından gelerek İstanbul’un coşkusuna katılan, bir öğünle ertesi günün tek öğünü arasında günlerini geçiren genç kitlelerin dönemiydi. Buluşma mekânlarının vücutta iz bırakan sert hasır iskemleleri üzerinde sabah akşam yalnızca davasını konuşan, emek verdikleri dergileri ceplerinde gezdirip tekrar tekrar tartışan ve her türlü dünyevi nimetten müstağni bu dinamik kitle içinde, davayı hakkıyla temsil edemeyenler ancak bir istisnaydı.
Bu süreçte üç dinamik dinî alan vardı: Demokratik siyaset zeminini tercih eden partili mücadele, gönül dünyasını esas alan tasavvuf evreni ve her iki kulvarın dışında kalarak radikal yöntemlerle alternatif bir nizam arayışında olan bıçkın yapılar.
Bu üç hareketli havza, toplamda birbirini besliyor ve büyütüyordu.
Manidar olan şuydu ki; bu üç büyük şemsiye altında yürüyen farklı yapıların tamamı, o zamanki adıyla Gülen cemaatinin habitusunu sezgisel olarak samimiyetsiz buluyor; ortada henüz somut bir delil olmasa bile onların gizli bir ajandası olduğunda kalben ittifak ediyordu.
Türkiye İslami hareketinin debisi ve ahlaki denetimi öyle güçlüydü ki; radikal çevrelerde kurban derisi toplamada yolsuzluk yapanlar, politik mücadelede ahlaki zaaf gösterenler yahut tasavvufi çevrelerdeki şaz örnekler kendi mahallelerinde kendiliğinden dışlanıyordu.
Peki ne oldu?
Önce; İslami hareket içinde yer alan Doğu’daki bir kolun, derin katmanlarda kurgulandığı belli olan akıl almaz şiddet eylemlerine bulaşması, bütünlüklü bir İslam nizamı arayışındaki kesimlerin üzerinde şok etkisi yaratarak zihin ve ruh dünyalarını tahrip etti.
Bu iç parçalanma derin bir içe büzülmeye, bu büzülme ise yetişmiş insan havzasında ağır kayıplara yol açtı. Ancak debisi düşse de nehir kendi yatağında akmaya devam etti.
Ardından 28 Şubat süreci başladı.
28 Şubat; özellikle uçurum kenarında savunmasız ve henüz asabiyesi oluşmamış bağımsız İslami çevrelerin şeffaf gövdesine çarpan koca bir kaya parçası etkisi yaptı.
Bilinci travmalar ve umutsuzlukla bilenmiş bu kitlelerden ayakta kalanlar, bu ağır sınava rağmen yola devam ettiler. Ancak sayısız üniversiteli genç, tam da bu dönemde mahallesini terk ederek geride iz bırakmayacak kadar uzaklaştı.
Buradaki kopuş, sayfalar dolusu romana, sezonlar sürecek dizilere sığmayacak kadar çok katmanlı bir dramdır.
Sebatla içeride kalanlar ile bütünüyle uzaklaşanlar ikileminin ortasında pek çok psikanalitik ara durak da vardı.
Bu iklimde yetişmiş nice insan mezun oldukça ya işe girdi ya iş kurdu; kravat taktı, takım elbise giydi, kapalı devrenin dışına taştı, evlendi, çoluk çocuğa karıştı.
Toplumsal hayatın çeperinde kurulu o steril kapsüllerinden çıkarak hayatın çıplak realitesiyle yüzleşme sürecinde de nice savrulmalar ve kayıplar yaşandı.
İşte tam bu evrede, demokratik mücadele yöntemini benimseyen ‘bilinçli dindarlar’ iktidara geldi.
Önce yerelde, ardından merkezde kurulan iktidarın devasa kadro ihtiyacı; İslam’ı merkeze alan diğer bağımsız yapılara da alan açmasını beraberinde getirdi.
O günün sosyal ve siyasal manzarası üç ana sacayağına oturuyordu: Darbe rejimi tarafından istizaf edildiği için bilinci diri kalmış geniş bir toplumsal taban ve bu tabanı tahkim eden muhafazakâr siyasi liderlik… Yıllara yayılan profesyonel örgütçülükle Ankara’nın en kritik bürokratik mecralarına sızmış Gülen hareketi… Ve irticanın tasfiyesinden başka hiçbir ajandası kalmamış Kemalist oligarşi.
İşte bu büyük ve kaotik arena; bütüncül İslami hareket için çetin bir imtihan eşiğiydi. Üstelik hareket, en mahir olduğu alandan sınanıyordu.
Her ‘entelektüel’ Müslüman zihin, bireysel olarak iktidar ikliminin cazibesiyle yüzleşmeye başladı. Diğer yanda kolektif gövde, mayınlarla döşeli bir sahaya sürüldü.
İmtihan hem her bir aydının hem de o bütüncül yapının kendine en çok güvendiği, en iddialı olduğu yerden başlamıştı.
Kemalist vesayetin nobran pratikleri, sokaklara taşan ‘kahrolsun şeriat’ sloganları ve her İslami tezahürü aşağılayıp yok etmedeki fütursuzluk; düne kadar devlete mesafeli duran radikal çevrelerin dahi kadro düzeyinde sistem içine yerleşmesine meşruiyet sağladı.
Özellikle Gezi olayları sürecinde kendini gösteren o amasız anti-İslam refleks, ulusal çapta derin bir kutuplaşmayı tetikleyerek İslami çevrelerin kitlesel biçimde iktidarla eşitlenmesinin önünü açtı.
İslami hareket sosyolojisi, ana akımda iktidarı omuzlayan siyasi liderliğin arkasında tereddütsüzce saf tuttu.
Politik eksendeki bu iç içe geçmiş, amorf ideolojik çatışmalar sürerken; sistemin devasa diğer çarkları derinde gürül gürül işlemeye devam ediyordu.
İşte bu ideolojik çatışmaların gölgesinde kalan ve denetimsiz işleyen çarkların ürettiği derin marazlar; İslami hareket tarafından kâh varoluşsal kaygılarla kâh bir körleşmeyle görmezden geliniyordu.
Fıtratı vahşi kapitalizmin tüm kodlarını taşıyan, rant, nüfuz ve konfor alanı üzerine kurulu yerleşik devlet düzeni; süren çatışmaya rağmen pozisyon üstünlüğünü koruyor, içine çektiği zayıf İslami kimlikleri hızla erozyona uğratıyordu.
Ön cephedeki ideolojik kavga öylesine sertti ki, geride yaşanan büyük ahlaki aşınma ancak sular durulduğunda gün yüzüne çıkacaktı.
Geriye dönüp bakıldığında; İslami hareketin kadrolarının, az sayıdaki hasbî istisna hariç, benliklerini bu hoyrat çarklar arasında tükettiğine tanıklık edilecekti.
İslami hareketin beklentilerinin çok üzerinde bir siyasal performans sergileyen muhafazakâr liderliği hedef alan tasfiye korosuna, bir kısım İslami aydın ve kadro da dahil oldu.
Bu kırılmanın hemen ardından, vaktiyle sistemin içine çekilen o kadrolar tek tek ayıklandı. Yaşanan büyük tasfiyenin ardından doğan boşluğa; İslami tedrisattan geçmemiş, devlet aygıtını sınırlı bir hizmet alanı kadar hızlı bir zenginleşme basamağı olarak gören seyyal kadrolar yerleşti.
Bu ‘ortada duran politik kişilikler’ (OPK); kapitalist düzene, yeni nesil emperyalizme ve Kemalizm’e yalnızca retorik düzeyinde tepki verecek, iç ve dış vesayete karşı verilmesi gereken sahici mücadelede ise tutuk davranacaktı.
Yuvasına biri gizli iki delik açan bir porsuk gibi ikili oynayarak, olası bir yenilgide ödeyecekleri bedeli asgaride tutmak için her kapıyı aralık bıraktılar. İşte bu psikoloji; günümüzün ‘kraldan çok kralcı’ yarışının en verimli tevellüt alanı ve asıl yakıtı oldu.
İşte tüm bu süreçlerde bilinçli olarak politik mecralardan uzak kalarak, gelen teklifleri nezaketle geri çeviren ve kendi mütevazı dünyasına razı olan insanlar da vardı.
Cevat Özkaya’nın tabutunu saran kelime-i tevhid örtüsüne bakarken, zaten tamamlanmış bol virgüllü uzun bir cümlenin sonuna bir nokta sembolü yerleşti.
Reel, somut ve tarihsel İslami hareket ana akım olmaktan çıkmış; organik İslami algının tahribatına bizatihi neden olmuştu.
Buradan bir öze dönüş çağrısı ancak nostalji olur.
Nokta, geriye dönüp cümleyi tashih etmek ya da baştan yazmak için değil her şeyden önce bu uzun cümlenin bittiğini kabul etmektir.
Değil mi ki;
En küçük dilsel sembol olmasına rağmen ‘Nokta’, hiçbir dış şartın etkisinde kalmadan gerektiği yerde kendiliğinden hükmünü icra edebilen kozmik bir iradedir.