Şerif Mardin; Batıcı kemalist sosyoloji, the end

Taraf gazetesinde Neşe Düzel’in Profesör Şerif Mardin ile yapmış olduğu röportaj dikkatli bir okumayı hak ediyor. İki bölüm halinde yayınlanan (10-11 Ekim 2011) konuşmaların, erken sabah saatlerinin suya sabuna dokunmayan makaleler serisinden biri olmasını istemiştim. Ama öyle olmadı. Yazıdan kopamayarak defalarca gözden geçirme ihtiyacı hissettim. Mardin’in meraklı sorulara vermiş olduğu cevaplardaki analizleri derinine düşünmek değil, kendi ağzından verdiği cevapların bende yarattığı tepkiydi bu.

Susamış topraklara yağmur damlası sevinci yaratan mahalle baskısı kavramı ile bir katman daha popüler olan Mardin’in cevaplarında bir terslik vardı. Şaşırtıcıydı. Yazıyı okuduğunuzda Şerif Mardin bir sosyolog, alan çalışması yöntemlerini herkesten iyi bilen bir insan, yazılanlar ona mı ait acaba? demekten kendinizi alamıyorsunuz. Mardin’in görsel medyanın büyülü ekranının şehvetine evet demesi ve bana göre bir bilim adamı için fazla olan görünme sıklığı ve izlediğim zamanlardaki performansı kafa(lar)mdaki Şerif Mardin imajını olumsuz etkiledi.

Neşe Düzel’in çok çarpıcı cevaplar aldık dediği konuşmalar da geçen birçok yüzeysel ve basit analiz var. Mardin’den beklenmeyen izahları; Ali Bulaç, Taha Kıvanç, Yusuf Kaplan, Salih Tuna, İbrahim Kiras ve hatta onu pek seven Taha Akyol bey de irdeleme ihtiyacı hissetti. Ta ki şu cümleye gelinceye kadar benim için de sabredilebilirdi. Profesyonel yazarların kaleminden herhangi birinin tepkisi bana da yetecekti. Ancak aşağıya alıntıladığım kısma dikkat çekilmeyince çağrışımlarımı sizinle paylaşmak istedim. Hatırlayalım:

Neşe Düzel: Niye Nakşibendîlik bugün bu kadar yaygın?

Şerif Mardin: İki şey var: İman ve ağ. İkisi birden çalışıyor. Ağ, mümkün olduğu kadar insanı tarikata getirmeyi ve onlarla bir tanışıklık veya bir ilişki kurmayı sağlıyor. Yani iş ilişkisi de var bunun içinde. Zaten bütün İslamî kuruluşlarda imanın yanı sıra bir iş ilişkisi oluyor. Bir iman meselesi olarak para ile imanın birbirine nasıl yapıştığını ben bilmiyorum. Kuran’da bunların yan yana gelebilmesi söylenmiş. Ekonomik olarak kendini ayakta tutabilen insan değerli insandır denmiş. İşte oradan her zaman devam edebiliriz…

Bu açıklamada geçen ve Kuran’da söylenmiş diye verdiği denmiş diye de tamamladığı cümle nedir? Kuran’da böyle bir ayet var mı? Bu muradı kasteden herhangi bir sure var mı? Hatta böyle bir tefsir okudunuz mu? Kur’anı Kerim’i harfine kadar bilen ve bir telefonla ulaşılabilen nice araştırmacı bilgin var ülkede. Sorma ihtiyacı hissetmiyorsanız ve okumuyorsanız bile niye kitap adına konuşursunuz?

Kuran, inananlar için derununda değer ölçütlerinin temeline tek bir aşkın nitelikkoyar. O insanı, kamil insan yapan tözdür: Takva; İlahi Sığınım Bilinci diyebiliriz buna. Mardin’in, ekonomik olarak kendini ayakta tutabilen insan değerli insandır, tanımlaması Kuran’ın farkın temeline koyduğu öğretilere ne kadar da uzak bir önermedir ve nasıl da kapitalist bir bakış açısıdır?

Aydınından siyasetçisine bu ülkede elitlerimiz son tahlilde popüler kültür refleksleri veriyor. Bu, arzuyla yaşadıkları modern hayat tarzının herkes tarafından son değer olması isteminden kaynaklanıyor. Dine bu sınır tanımaz liberal aşıyı yaptıklarında toplum hızlı atlamalar yaparak post modern sürece uyumunu tamamlayacaktır. Bugün kendini ekonomik olarak ayakta tutamayan milyonlarca insanın kendilerinden başka bir sahibi olmasın istiyorlar. Bu organize gizli zihinsel altyapının deşifre edilmesi gerekiyor. Kendini ekonomik olarak ayakta tutmak hangi çağlardan bu tarafa insanın bizatihi kendi elinde olan bir ahlak öğesine dönüştü bilemiyoruz. Kimse fakir sevici değil, ama öncelik fakiri fakir yapan paradigmalara verilir. Varlıklının yoksula sınıf üstünlüğü sadece dini de içinde soğurtmak isteyen kapitalist simyacıların arzusu. Başarıp başaramayacaklarını birlikte göreceğiz.

Elbette ki Ş. Mardin bağlamında, altın yere düşmekle pul olmayacaktır. Ancak birikimine rağmen alanı ile ilgili antropolojik önermelerin en temel kaynağını, Kuran’ı teğet geçmesi ne ile açıklanabilir? Ömrünü sosyoloji dünyasının varlığına adamış bir bilim adamının olmayan bir şeyi varmış gibi göstermesi affedilir bir şey olsa keşke! Size göre doğru olan şeyi peder gibi Kuran da zaten söylemiştir diye mi düşünüyorsunuz? Öğrencilerinize döne döne öğrettiğiniz Wishful thinking girdabı sizi de içine almış olabilir. Bir düşünün.

Her aile büyüğünün olduğu gibi babamın da bir entelektüel eşiği var; ilkokul mezunu olan babam bildiği ve inandığı doğruları Kuran’ın ve bazen de hadislerin diliyle vermeyi tercih eder. İnandığı bir şeyin etkinliğini maksimize etmek amacıyla Kuran da böyle der Peygamber de der. Dediğim konuda haklıyım, Kuran’da da her şey var, öyleyse sorun yok diye düşünür sanırım. Aynı örneklem üzerinden devam edeyim, 13 yaşından itibaren alarak babamın dinlediği Cuma ve Bayram namazlarındaki vaazları topladığımda bugüne kadar 3240 defa dini ileti dinlemiş oluyor. Ya siz, bu Neşe Düzel’in pek merak ettiği ve sanki bir uzaylı analizi kıvamıyla tanımladığı esnaf insanların dini bilgilerini nasıl öğrendiklerini sanıyordunuz? Hiç sıradan vatandaşın sosyolojisini ve psikolojisini izlemeye alma aklınıza geldi mi? Üzülerek belirteyim ki, röportajınızdaki bilgiler bu vatandaşın dini seviyesinin altında.

Ayrıca büyük halk kitlelerinin mobilizasyonu tam istediğimiz gibi olmadı gibi cümlelerinizle bütün içgüdülerinizi de açığa çıkarmış oluyorsunuz. Toplum yanlıştı, siz doğruydunuz. Yanlışı düzeltemediniz, şimdi onlar sizi dışlamaya başlayınca tedirgin oluyorsunuz. Hatta ve hatta hala bunu anlamış değilsiniz! Tırnak içine alarak tarikat kardeşliği dediğinizde çok önemli bir tespit yaptığınızı düşünmeniz normal çünkü sosyolog kimliğinizle birlikte toplumun dışındasınız. Sahaflara gidin önerisi ise şaka gibi, algıda seçiciliği en üst noktaya çıkan düşünce adamlarımızın sanıyorum hızlı bir şekilde biz nerede yanlış yaptık demeleri gerekmektedir. Türkiye’de nispeten az rağbet gören Alfa Romeo marka bir araba satın alın ve ailenizle dolaşıp durun. Çocuğunuzun bir gün baba her taraf bizim arabadan dolu diyecektir. Sizin şaşkınlıkla izlediğiniz sahaflarda ki dini kitaplar kuruluşundan bu yana hiç değişmedi.

Acı ve muhatapları için ağır olan gerçek şu ki söz konusu İslami referans kaynakları olunca Türkiye aydınları o çok irdeledikleri alt kültür gruplarından daha sığ oluyorlar. Ailelerimiz dinini samimi yaşar, büfeci dinine saygılıdır, hademe başörtüsüne sıkı sıkıya bağlıdır ve bunlar bildiği kadarının müminidir. Ama bizim entelektüellerin onlar kadar bile dini bilgiye sahip olmadan onları içine alan toplum analizi yaptıklarını görmek kahreder insanı. Hem ne pişkin! Yeni taşındığı mahallede sabahları şafak sökerken her gün aynı saatte gelen gürültü nedir diyen ve hala ekranlarda din ile ilgili konuşmalar yapan akademisyenlerin bulunduğu bir ülkedeyiz.

Türkiye’deki İslamcılığın serüvenlerini bile batılı kaynaklardan takip ederek bulgu raporlaması yapan aydınlarımız nevi şahsına münhasırdır. Üniversitelerdeki eğitim dokümanlarına baktığımızda, Türkiye’yi ilgilendiren makro ve mikro düzeydeki sosyolojik araştırmalarda Türkçe yazılmış ya da Türkiyeli akademisyenlerin eserlerinin ihtiyacı karşılamadığını görürsünüz. Gençler hala batılı kaynaklardan öğrenimlerini tamamlamak zorunda. Taha Akyol’un Ali Bulaç’ın açıklamalarına karşı, bilimsel yöntemlerin evrensel olduğu tezinde, batılı bilimsel yöntemler evrensel mi diye sorulduğunda herhangi bir düzenleme yapar mı? Biz de iken arkaik ilişkiler ve aşılmış değerler yumağı olan İslam, batılı kalemlerde işlem görüp gelince neden birdenbire bu kadar alıcı bulur. Ah bizdeki İslamlığa karşı o iflah olmaz aşağılık kompleksinin oluşturduğu makul, lüzumlu ve nesnel mesafe!

Röportajın kendisi bana kalırsa geçiş dönemi temel referanslarından birine dönüşecektir. Böyle kısa bir yazı konusu olmaktan çok, kendisi değerli bir bilim adamı olduğu için kaynak gösterilerek ve diğer eserleri de dikkate alınarak hak ölçülerinde detaylı olarak irdelenmelidir.

Yazının en çarpıcı yanlarından biri kendini ele veren batıcı Kemalist sosyoloji tutumlarının ayak izleri. Kürtleri, Alevileri, Ermenileri ve dindarları yokmuş sayan Kemalist ideolojiye birileri kendini fazlasıyla kaptırmış durumda olabilir. Onlara diyeceğimiz yok. Ancak bu ideolojiye eleştiri getiren nice aydının da aslında o rejim ülkülerinin içinde kalmaktan kurtulamadığını görüyoruz. Konumuz ile ilgili olanı ele alalım. Şerif Mardin cumhuriyet ideolojisi gibi masum bir isimlendirme yaparak kafası karışık bir şekilde onunla aynı cenahta olduğunu yazıda defalarca ifade ediyor. Özetle; “Halkını yok sayan bu proje sorunları ile birlikte iyiydi. Çünkü batıcıydı. Batı ise insanlık tarihinin en iyilerinin tekmil bileşiminden oluşan gerçek ve ideal son uygarlık istasyonudur. İslamcılık geri bir ideolojidir, sosyolojik eskime yaşamış olduğu için dışlanması ve zaman zaman istenmeyen yöntemlerin uygulanması kötü bir şey değildir. Toplumu gerilikten ileri aydınlık seviyeye çıkarmak her entelektüelin boyun borcudur.

Anlayış kodları bu olduğunda, Türkiye’nin yeni süreci, bu katı bilimsel ve değişeceği hayal edilemeyen mefkurenin dışına çıkma emareleri gösterince aydınlarımızda bir bulanık görme dönemi başladı. Söz konusu röportajın tamamında bu sosyal psikolojinin deşifrasyonunu izleyebilirsiniz.

Yoksa kral mı çıplak?

Hatırlar mısınız bir zamanlar ülkemizde bazıları bir lisede namaz kılan çocuklar için Namaz Kılıyorlaar! diye başlık atmışlardı. Merada annelerinin memesinden süt emen kuzuları gören Necmi’nin bu olaydan kaynaklanan sinirle Annelerinden Süt Emiyorlaar! diye çığlık atması gibi. Ya da sokaktaki insanlara bir muhafazakarın Kot Giyiyorlaar! demesi gibi ters bir durum. Son zamanlara kadar Kemalist oligarşinin dayatmasıyla iyice çığırından çıkan bir yabancılaşma. Kişisel olarak, aydınların bu yabancılaşmasını öncelemiyorum hatta anlıyorum, asıl sorun onları da buna mecbur eden yapıyı kuran ve geliştiren batıcı totaliter resmi ideoloji. Manzara şu, sanki kendileri aynı toplumda yaşamıyorlar. Konuştuklarında sanırsınız ki Nepal’den bahsediyorlar. Bir açıdan doğru, iki Türkiye vardı: Türk Devleti Seçkinleri ve Taşra Halkı. Bu yabancılaşma doktrinel, ideolojik militaristlerden gelirse savaş hali nedeniyle problem olmaz. Ama sosyal ve siyasal bilimlerle ilgilenen aydınlar tarafından benimsenirse tuz da kokarsa halimiz nice olura döner.

Konu şu ki, Türkiye’deki sosyal ve siyasal dönüşümler süreci Şerif Mardin gibi hakkında sıra dışı olduğu konusunda kalıplaşmış bir yargının oluştuğu kişileri bile altına alarak ilerliyor. Adeta bir sel gibi yol alan ve komplo kurucuları bile geride bırakan yapı bozucu değişimin debisi altında kalan ve bu nedenle oluşan bir çığlık onunkisi de. En önde olduğunu ve yönlendirdiğini düşündüğü yurdum sosyolojisinin itibari kabullerini altüst eden dönüşüm hızının sesi bu. Nice siyasal ve sosyal gözlemci olaylar dizisini izlerken, herhangi bir rol üstlenmedikleri bir film sahnesinin önünde buldular kendilerini. Kuşbakışı izledikleri fotoğrafa ne olmuştu? Hangi dinamikler nedeniyle tartışılmaz kabuller, alt üst olarak yeni bir fotoğraf oluşumunu gerçekleştirmektedir?

Albenili etiketler arkasında, içinde olmadıkları (ve gelmedikleri) halde batılı beylik değer yargılarıyla yaratılan suni bir toplum algısını gerçek zannedip onun üzerinden taşralıları döven ve büfecilere hakaret eden sırça köşklü beyaz elitin, nehrin kenarında yer alan seyirlik yeni makamlarına geçerken paçalarına bulaşan bir avuç nehir suyunun, onların asıl deri renginin beyaz olmadığını açığa çıkarması hadi tesadüf olsun!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s