Aynadan Yansıyan Kürt Sorunu – II

“İslami Hareket”

Kürt sorunu ile ilgili yapılan tartışmalar gösteriyor ki, kamuoyunda Türkiye sınırları içindeki İslam referanslı hareketleri tanımlama ve anlamanın detaylarında bir kısırlık var. Bu eksiklik aynı zamanda Türkiye’deki sosyolojik yapıyı reel değerler üzerinden analiz etmenin önünde bir engel olarak durmaktadır. Konuyla ilgili bir veri çözümlemesi yapmak faydalı olacaktır.

Necmettin Erbakan’ın 27 Şubat 2011 tarihinde gerçekleşen vefatının ardındaki yorumlarda bahse konu olan kısırlığın varlığına açık bir şekilde şahit olmuştuk. Milli Görüş camiasına göre, Türkiye’deki İslami potansiyelin tamamı kendi çatısı altında yer almaktadır. Diğer ülkelerdeki İslam dünyasının genel geçer ve hazır verileri kullanma kolaycılığı da onların sorunlu anlayışını pekiştirdi. Osmanlı bakiyesinde kalan ve yüzü hala Türkiye’ye dönük olan milyonlarca Müslüman’ın gözünde Osmanlı’nın İslamcı çizgisini sürdüren tek hareket Necmettin Erbakan hareketidir. Arap dünyası ve Balkanlarda kendi gözlemlerimizle de bunu test etme imkanı bulduk. Demokratik sistemin politik bir figürü olarak organize olmayı kabullenmiş bir yapıdan bu anlamda adil bir çerçeve çizmesi beklenemez. Değil mi ki, Makyevelist karakterli politikanın prim yapan değerlere dört elle sarılmak gibi bir refleksi vardır.

Cemal uşşak’ın birinci yazımıza konu olan biz dindarlar Kürtlerin ıstırabını hissetmedik önermesi de aynı şekilde sorunluydu. Uşşak, özeleştirisindeki “dindarlar tanımı ile kimleri kastettiğini kendisi açmıştı. Ona göre Dindarlar demek, Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve Tasavvuf eksenli yapılar demekti. 13 Kasım Pazar sabahı Ülke TV’de yaptığı açıklama ile bu gruplar haricinde ancak bazı bireysel dindarların olabileceğini söyledi.

Yine, İslamcı olarak tanınan bazı yazarlar Uşşak’ın tanımının kapsamına eleştiri getirdiler. Kürtlerin ıstırabını hissetmedik önermesinin; bu kalabalık cemaatler dışındaki yaygın ve dinamik İslamcı grupları içermediği ve bu çevrelerin yazıları, kitapları ve sempozyumları nedeniyle kendilerine teşmil edilemeyeceğini söylerken kişiselleşmekten ve yapı savunusu yapmaktan çekinmediler.

Bu itiraz saklanamaz bir gerçeğin perdelenmesinde son halka oldu. Böyle olunca, hem muhafazakarların hem diğer çevrelerin post paradigma yapısı nedeniyle gündemlerinin dışında tuttukları, kütüphane kayıtlarında pek yer almayan, ülkemizin siyaset ve kültürünü anlamada köşe taşı rolü oynama gücüne sahip bir sosyolojik olguyu kamuoyu ile paylaşmak ve bunu tarihe not düşmek gerekti.

Aslında saklanamaz bir gerçek dediğimiz ve yukarıda verdiğimiz yaklaşımlarda yok sayıldığını ifade ettiğimiz olgu, en genel tanımıyla Türkiye devrimci İslami hareketidir. Türkiye ifadesi, evrensel yapısına rağmen kendi öznel koşullarında ve ülkenin dört bir yanında var olması, Devrimci ifadesi, düşünsel ve yapısal paradigmalara kökten ve eylemsel bir tavrı içermesi, İslami ifadesi, sadece o tanımla anılmak istemeleri ve Hareket ifadesi ise söz konusu sosyal olgunun kendini entelektüel bir serüvenle birlikte fikirlerini hayata geçirmek için çeşitli araçlardan ivedilikle yararlanma tutumları nedeniyle kullanılmıştır.

Bu anlamıyla nedenselliğine hiç girmeden Türkiye, 80′ li yıllarda, sarsıcı ve yapı bozucu bir sosyal hareketliliğe tanıklık etti. Mensuplarını “dava adamı”, ülkülerini dava ve eylemliliklerini de İslami hareket olarak tanımlayan bu hareketlenme, söylev olarak, içte Milli görüş çizgisine, Nur camiasına ve Tasavvuf eksenli yapılara, dışta Amerikan emperyalizmine ve Kemalist T.C. rejimine sert eleştirilerle baş kaldırarak kendini gösterdi. Sistem dışı alternatif İslami bir tez olarak kısa zamanda o dönem bütün üniversitelerin ve toplumun entelektüel ve geleneksel organizmalarının en etkin ve en güçlü figürlerinden biri haline geldi. İnançlarına ne Amerikan İslam’ı, ne gelenekçi hurafeci İslam, sadece Kuran İslam’ı ve gerçek İslam şeklinde bir çerçeve çizdiler. İslam’ın önüne ve arkasına, hiçbir kelime, kavram, tanım ve telmih koymadan dertlerini yalın ve dobra olarak ifade ettiler. Sanki İslam dini yeni nazil olmuş gibi heyecanlı bir üslup, kesin bir inanç ve cepheden bir eylemlilik içinde davrandılar. Kendilerini toplumun ve sistemin tam ortasına pervasızca ve sonrasını hiç önemsemeden bıraktıklar.

Yazılı olgusal bilgi eksikliği içinde edindiğimiz veriler ışığında bu çevreler, Türkiye’nin hemen her bölgesinde aynı biçimsellikle kitapevlerini, çay ocaklarını, kendi oluşturdukları mescitleri, izbe ve rutubet kokulu ev ortamlarını faaliyet alanı olarak benimsiyorlardı. Bu yerleri, göçebe kabilelerin meraları sahiplenmesi psikolojisine benzer bir insiyakla kutsanmış ve kurtarılmış bölgeler gibi telakki ettiklerine şahit olunuyordu. Zamanla bu ilk mikro davranış biçiminden, kurtarılmış bölgeleri dairesel halkalarla çoğaltarak bir makro devrim projesi teorisine evrileceklerine şahit olunacaktı.

Yoğun bir kitap okuma, ayet ve hadis ezberleme, sonu gelmeyen dini ve siyasi ağırlıklı tartışmalar yapma, düzene ait olduğu itirazıyla alternatif mekanlarda cemaatla namaz kılma, rejime ve topluma biteviye itiraz etme şeklinde kendini gösteren bir dış görünümleri altında Liselerde ve üniversitelerde derste, koridorda, yemekhanede ve kantinde konuyu bir şekilde İslam’a getirip davalarını anlatırlardı. Bu insanlar durmadan, dinlenmeden ve usanmadan evde, işte, mahallede ve hatta şehirlerarası otobüs yolculuklarında insanlara Allahın dinini ve siyasi bakış açılarını tebliğ ederlerdi. Her fırsatta üniversitelerin ve liselerin meydanlarında forumlar düzenler, paneller organize ederek daha fazla kitleye ulaşmanın yollarını ararlardı. Kendilerine ait askeri kılık kıyafet ve feda nesli edası ile ülkedeki ve dünyadaki neredeyse her gelişmenin ardından Cuma günleri Cuma namazından hemen sonra eylem yapmayı bir gelenek haline getirmişlerdi.

Söz konusu yapı, durmaksızın yayınladıkları bildiriler etrafında dolaşan kendini tanıtma biçimlerini zamanla dergilerle de zenginleştirmeye başladılar. Girişim, İmza, Yeryüzü, Değişim, Hak Söz, Tevhid, Selam, İktibas ve Müslüman Genç v.b. gibi dergiler etrafında düşüncelerini ifade ettiler. Üçüncü ticari sektörleri olarak göze çarpan ve mantar gibi biten yayınevlerinde yoğun bir şekilde dünya Müslüman aydınlarının ve dünya sistemine muhalif her türlü entelektüel ve eylem adamının kitaplarını tercüme ettiler. Her yerde ve her koşulda yoğun olarak devlet nedir, din nedir, özgürlük nedir gibi soyut, İslami hareketin ve devrim projesinin metotları nedir gibi somut bir fikir tartışması aktivitesi içinde olan bu çevreler, o dönemde Afganistan’dan İran’a, Filistin, Bosna, Çeçenistan hatta Moro’dan Eritre’ye dünyanın dört bir yanındaki kurtuluş mücadelelerine aktif destek verdiler. Açe Somatra’daki mücadelenin ne olduğu ise sanıyorum onlar için bile hala bir muammadır!

Kullandıkları terminoloji ve ideolojik kavramlarını anlamadan eksiksiz bir sonuca ulaşılamayacağı için, söyleşi, panel, forum ve yazılarındaki kendi ifadeleriyle bir armoni yapacak olursak; ne batıcı, ne doğucu değildiler ve Kemalist sistemin demokratik ve laik maskeli hiçbir argümanını, yapılanmasını ve düş gücünü referans almadıklarının altını çizdiler. İslami taleplerini takiyeciliğe ve mistik rollere girmeden, teklemeden ve kekelemeden, herhangi bir iç ve dış manipülasyon tezgahına eklenmeden ya da onu içselleştirmeden, bütünlüklü ve koşulsuz adalet arayışıyla, cesaret ve gözü karalılıkla, saklanmadan dile getirdiler. Değerlerini, yenilgi kompleksiyle muharref söylencelere, yüceltilmiş yapay derunilik sistemlere ve teslimiyetçi dini doktrinlere kurban etmediler. Şeyh, üstat, hazret, efendi, hoca efendi, molla, hacı, kutup gibi özgürlüğü kısıtlayan ve tüketen eskimiş yapıları reddettiler. Büyük devletlerin, paktların, projelerin dışında kalarak, uluslararası emperyalist düzene, demokratik faşizme, Yeşil Kuşak’a, BOP’a, Soft Güce, hele toplumu kamplara bölerek kendine yaşam alanı açan Anglo Sakson düzenin işbirlikçi, halkına düşman, ulusalcı ve totaliter rejimine özgüvenle itiraz ettiler. Bunu müesses nizamın araçlarını kullanmamalarına rağmen bir sivil itaatsizlik formülasyonu içinde yaptılar ki bu oldukça dikkat çekici bir veridir.

İlerlemeci gerçek insani proje olarak gördükleri Allahın Elçisi’nin vahye muhatap oluş anlarının sıcaklığını yüreklerinde hissederek, hiçbir maddi ve hatta manevi taltif, apolet, madalya, makam, mevki, iktidar beklentisi içine girmediler. Yeryüzünde mütevazı bir şekilde yürüdüler, kibirlenmediler. Parayı ve iktidar hırsını küçümsediler ve aşağıladılar. Ülkesini, dünyayı özgürleştirme arzusunu bayraklaştırarak ve ideolojilerin, dinlerin, doktrinlerin ve bunların arkasına sığınıp saklanan gerçek büyük şeytanın insanın içindeki anti insanı ifade eden ihtiras ve tahakküm (bağy, tuğyan ve istikbar) olduğunu deşifre ettiklerini ve yetimin, öksüzün, yolda kalmışın, fakirin, muhtacın, açın, zayıf düşürülenlerin, sömürülenlerin, haksızlığa uğrayanların, sesi duyulmayan yığınların ve merkezin bütün mağdurların kimliğine, kökenine, dinine, mezhebine bakmadan haklarını aramaya yeminli olduklarını, bunun için gözyaşı döktüklerini ve yüreklerini yaktıklarını iddia ettiler..

Bağımsızlığın ve reel özgürlüğün Tevhit ile gerçekleşeceğine inanıp ama Tanrı tanımazın da en büyük gerçek teminatı olduklarını deklare ettiler. Ülkedeki grizu patlamalarından vergilerin topluma hizmet olarak dönmemesine, milli gelirin dengesiz dağılımına, ekolojik dengenin hoyratça bozulmasına, insanın kendi elleriyle örfü, kültürü, aileyi ve nesillerin selametini nasıl hoyratça ve habis bir şekilde kirlettiklerine dikkat çektiler.

Başörtülü binlerce genç kızın hayatlarını karartan alçak kararnamelere, kadınların toplum içindeki pasif ve eşitsiz statüsüne, tevhit-adalet inancı ve İran İslam devriminden sonra en fazla gündemde tuttukları konu olan Kürtlerin tabii haklar mücadelesine, askeri diktatörlük rejimin sorunların ana kaynağı olarak toplumun en seçkin beyinlerini tırpanlamasına, Türkiye halklarını iğdiş eden NATO Gladyosu’nun karanlık odalarına vurgu yaptılar..

Sosyalist Sol’un, Ülkücü Camia’nın yürekli evlatlarına, Kürt Hareketi’nin içindeki samimi bizim kendi anne babamızın çocukları dedikleri vatan evlatlarına en içten duygularla kucak açarak bu türden bir saflaşmanın İslam’ın toplumsal dinamizmini tamamen yok etmek amacıyla Derin Batı tarafından provoke edildiğini savundular.

Her fırsatta bir dava tarifi yaptılar; hiçbir üst otoriteye, gruba, cemiyete, partiye, birliğe bağlanmadan özgür yaşam alanları oluşturan ve bu alanlarda kardeşçe ilişki geliştiren ve iyi bir insan olmaktan daha üst bir değere kapılmayı bir zaafiyet olarak telakki eden, sadece Allah’ın hoşnutluğunu arayan bireylerin peşinde oldukları bir dava.. Öze dönüş hareketi şiarıyla saf İslami düşünceyi diriltip evrensel düzeydeki kazanımlara katmayı amaçlayan, evrenin sermaye merkezli yürüyüşünü değer merkezli yürüyüşe yönlendirme ideali ile hareket eden bir dava. Düşmanı sınırlı ve belli bir dava. İnsanın yarattığı hiçbir niteliği küçümsemeyen ama bunların arkasında kendini metodik ve modernist argümanlarla saklayan ve maskeleyen, inançsız, ideolojisiz, karaktersiz, kimliksiz, mücessem iblis olan finans kapitalizmin beslediği şer, fitne ve fesat odaklarına ve bu odakların kullandıkları tüm araçlara kıyam eden bir dava. Herkese saygılı olmayı, avama şuuru, havasa takvayı, iyiye istikameti öneren, kendilerine herhangi bir isim ve sıfat vermeyen, bir tabela takmayan, ısrarla tanımlanmak isteniyorsa Allahın kitabında belirttiği Müslüman kelimesini kullanmayı bir onur bilen insanların davası diye anlattılar.

Müslümanlık öyle müstesna üst bir tanım ki onunla isimlendirilmek bireylerde mahcubiyet oluşturması gerekir, toplum gerici cahiliye çağını yaşamasına rağmen olgusal olarak Müslüman’dır bu nedenle tereciye tere satmak babından Müslümanlara Müslümanlık propagandasından Allaha sığınılmasını, o tanrısal rabbani vasfı taşıyabilmenin başlı başına bir imtihan aracı olduğunu, bir tanım zorunluluğunda ise gururla ve şerefle taşınacak bir değer olduğunu iddia ettiler..

80li yıllarda baskın bir şekilde ortaya çıkıp 28 Şubat öncesi olaylara kadar benzer siyaset tarzlarında iş gören bu tez, ilk başlarda değil, hızla yaygınlık kazanmaya başlayıp çok farklı çevrelerle yüz yüze temas içine girdikten sonra, tek bir merkezden organize edilmemesine ve ortak bir lideri olmamasına rağmen kendini İslami Hareket olarak tanımladı. Türkiye’nin dört bir yanında eşit bir dağılımla gün yüzüne çıkarak, hemen hemen aynı paradigmatik tepkiler veren re organize yapısıyla, fitne ve kötülüğün, kölelik ve ayrımcılığın ana kaynağı olarak gördüğü rejimle mücadeleyi en belirgin siyasal argüman haline getirdi.

Bugün dindarlar olarak tanımlanan çevrelere, Milli Görüş çizgisine, Nur camiasına ve Tasavvuf eksenli yapılara ve ülkücü camiaya eleştiri getirerek sisteme entegre olduklarını, kendilerini gizlediklerini, fitne ve zulümle mücadelenin açıktan yapılacağını ve İslam’a yaklaşım biçimlerindeki olumsuzlukları ayıklayıp baştan aşağı kendilerini gözden geçirmeleri, özlerine dönmeleri gerektiğini ve belli kalıplara bağlılıklarının kendilerini kısırlaştırdığını anlatarak ve ısrarla sağcı, milliyetçi ve gizli devletçi çizgiden kurtulmaların önerdi.

Bugün Türkiye’deki dindarların ve din referansını kullananların kendilerine özgüven duymalarına, cesaret kazanmalarına ve olaylara bakış açılarındaki donuk, atıl ve gerici formasyonlarına; ilerlemeci, gelişmeci, değişimci ve vizyoner format atan bu güç, söz konusu ettiğimiz Devrimci İslami Hareket’tir. Öyle görünüyor ki doğallığı ve evrenselliği öne çıkaran bu İslami hareketin muhalefet etme biçimi, İslami değerlere yaklaşım tarzı ve her ikisindeki içtenliği Türkiye’deki dindar muhafazakar çevrelerin sığ, dar, kapalı ve mezhepçi muhayyilesini galiba sonsuza kadar değiştiren en önemli etkendir.

Milli Görüş camiasının Türkiye’nin tarihi politik serüvenini başkalaştıran bir doğuma mecbur kalması, Nur camiasının cesaret aşısı alıp evrensel İslami düşünce değerleri ve formlarıyla tanışması ve Tasavvufi çevrelerin hurafelerden uzaklaşarak daha salim İslami bakış açılarına ve sosyal, siyasal katılıma zorlanması, ülkücü camianın içinden öteyi düşünen duyarlı kesimlerin, habis bir ur olan kavmiyetçiliğe mesafe koyarak İslam öncelikli yeni bir oluşum içine girmeleri gibi devrimci bir sonuca imza atmalarında, evrensel İslami Hareket’in izdüşümü Türkiye İslami Hareketi’nin öğretici katkısı oldukça büyüktür.. (Ayrıca bugün Ak Parti kadrolarının toplumda, sol, sağ ve liberal kanatlardaki aydınlarda deprem etkisi yaratan söylemlerinin tamamı, bu İslami hareketin oluşturmuş olduğu, kimseye değil herkese ait olduğu söylenen muhayyilesinin ve terminolojisinin ürünüdür ki bu konu son derece önemlidir.)

Bahsi geçen özellikteki dünya İslami hareketinin bir sahibi, tabelası, bütçesi ve ortak yazılı bir diskuru olmadığı gibi, Türkiye İslami hareketinin de öyle bir altyapısı ve organizesi söz konusu değildir. O nedenle hiçbir grup, zümre, klik, oluşum, hizip, cemaat, parti, fraksiyon, platform, mezhep, ekip ya da küme bu İslami hareketi sahiplenemedi, sahiplenemez ve sahiplenmemelidir fikrinin altının ısrarla çizildiği görülür.

İslami hareket, Türkiye’deki ve dünyadaki İslami eğilimlerin tamamının öze ve İslam’ın vahyi aslına bağlantısını gerçekleştiren ortak bir sılaya dönüş yürüyüşüdür. Herkes bu sıla boyunca ihtiyacı, meşrebi, istiab hakkı ve arzusu kadar yolculuk yapar. İslami hareket toplumu Müslümanlık temelinde kampa bölmedi, kendisini bizzat inancın dışında tutmak isteyen olduğu takdirde onu anlamaya çalıştı. Hiçbir dindar ve muhafazakar yapılanmayı dışlamadı. Toplumun, halkın tamamını kendi olarak gördü. İsteyenin ona bakarak dosdoğru yolu bulduğu bir yıldız, bir fener, bir yücelme kaynağı ve bir ortak dildi. Bu yolun varlığını yeniden Türkiye gündemine taşıyanların düşeni, geride kalanı, sapanı, yok olanı, yanlışa düşeni, eklemleneni ve entegre olanı olabilir, vardır ve gayet insani bir durumdur. Şu gün dış bir gözlem yapıldığında, bu yolda, büyük insanlık mücadelesi bilinciyle Simurglar’dan oluşan öyle inanan bireyler göze çarpıyor ki; ne bir ticaretin, ne bir alışverişin, ne bir bürokrasinin, ne bir mevkinin, ne bir ihalenin, ne bir şeytani kulisin ne de canlarına ve mallarına gelen imtihanın onları bu yürüyüşten alıkoyma gücüne sahip olmadığına tanık olunuyor.. Entelektüel içerikli toplumsal kuramların bireylerin yenilenen eylemleri aracılığıyla her türlü tüketici ters edimlere rağmen yeniden üretildiği ve geleceğe aktarıldığı gerçeği bu davanın sonsuza kadar gideceğinin bir kanıtı olabilir.

Türkiye’deki, din adamları, aydınlar, entelektüeller, siyasetçiler, akademisyenler, Sol ve Kürt fikir adamları ve tabi ki gençler tarih içindeki herhangi bir kalıba koyamayacakları bu saklı damarı bilmeden, tanımadan, tanışmadan ve en azından takip etmeden yapıp ettiklerinin hep biraz eksik kalacağını bilmelidirler. Özellikle değer dünyası bazlı bir bakış açısını önemseyen kişi ve oluşumların, İslam’ı, sadece Türkiye’de kapısında tabelası asılı dindar ve muhafazakar kurumsal yapılara bakarak değerlendirmemeleri gerekir. İzleyenine nevzuhur olduğu izlenimi verebilen yapısıyla Devrimci İslami hareket, Türkiye’de kendini Müslümanlıkla refere eden, etmeyen herkese bilinen yapıların dışında başka, üst ve aşkın bir yol daha olduğunu gösterdi.

Bundan böyle, siyaset bilimcilerin, sosyologların ve din araştırmacılarının Türkiye’deki devrimci İslami Hareket temalı bir araştırma gündemlerinin daha olması gerektiği ortadır. Türkiye’de, batılı değer yargılarının oluşturduğu akademik disiplinlerin bir takım gerçekleri perdeleyen yapısı nedeniyle anlamakta zorlanacaklar belki. Ama en iyi araştırmalar aynı zamanda bir bilmece gibi olan olgular üzerinde yapılmaz mı? Bağımsız ve bağlantısız olarak insanın olduğu her yerde özgün yapılanmalar ve bireysel serüvenlerle kendini gösteren yapısıyla orta yerde capcanlı duran bir İslami organizma yeterince ilgi çekici olsa gerek.

Bağlamımıza dönerek, biz dindarlar Kürtlerin ıstırabını hissetmedik çarpıcı deyişine bir de bu perspektiften bakıldığında yapılan özeleştirinin mevzi ve mahalli olduğu, bütünü ve bu bütünün öncü gücünü tanımlayamadığı anlaşılır.

Kürt sorunu, ocağımızda en yakıcı haliyle bir kor yığını üzerinde yana dururken, alevlerinin yüzümüzü, kültürümüzü, inançlarımızı ve geleceğimizi harelediği ve belki iç yangına neden olacak bir kıvılcımı sıçratma olasılığının uzak olmadığı bir vasatta istesek de bu soruna bigane kalamayacak, yazımıza devam edeceğiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s