‘Türk’

Bazen olayları ve olguları dışarıdan izlemek içinde iken fark edilemeyen başka noktaların aydınlanmasına neden olur. Sorunların alışagelmiş konuşulma biçimini ve ele alınış tarzını değiştirmek kimi zaman olayın daha önce gündeme gelmeyen yanlarının ortaya çıkarır.

Bugün, “Türk” kavramının gelişi güzel kullanışının altında saklı duran anlam zenginliğinin gözden kaçırıldığı gözlüyoruz. Bu nedenle yazımızda Türkiye’nin en zor problemi Kürt meselesine daha fazla ışık tutması amacıyla Türk kavramının içerdiği anlamları irdeleyeceğiz.

Türklük olgusu, ülke sınırları dışındaki dünyada dinamik anlamlar içeren bir algıya sahip. Başka bir ifade ile Türklük, bir anlam ve medeniyet dünyasının ve yapı bütünlüğünün ifadesi.

Balkan ülkelerinin tamamında, Kafkaslarda, Türki Cumhuriyetlerde, Rusya’nın sınırları içinde otonom olarak yönetilen topluluklar arasında ve tabi ki Arap topluluklarında Türklük demek aynı zamanda Müslümanlık demektir. Bahsi geçen bölgelerin dışında kalan dünyada da Türk toplumu Müslüman bir toplum olarak tanımlanır. Batı dünyasının Türkiye’ye dönük kültürel ve siyasi değerlendirmelerinin tamamının alt metninde Türk Müslümanlık ile eş anlamlıdır.

Hatta tarihi gerçekler nedeniyle Batı, Türk kavramın içerdiği anlam zenginliğinin aynısını Arap toplumlarında aramaz. Batı, Türk kavramının içerdiği kültürel zenginliğin dünya için hala bir alternatif oluşturabilme potansiyeli taşıdığına inanır. Türk devletinin, teslim olurcasına Batının uygarlık bilincini takipte ısrar etmesi bile bu tedirginliğin dağılmasına yetmez..

Türk kelimesi, Dünya’nın ve Türkiye’nin yaşadığı büyük değişimlere rağmen taşıdığı yoğun anlamları korumakta.

Batılı ve dış dünya için Türk; Kürt, Türk, Çerkez, Arap, Abhaz, Gürcü, Rum, Ermeni, Boşnak, Laz ve Çeçen ile birlikte Türk’tür ve Müslüman’dır.

Batılı ve Doğulu diğer topluluklar için Türk toplumu, İslamcısı, Laiki, Alevisi, Solcusu ve Ateisti ile birlikte Türk ve Müslüman bir topluluktur.

Özellikle Makedonya, Lübnan, Gürcistan, Moldova ve diğer Asya ülkeleri gibi farklı dinlerin bir arada yaşadığı bölgelerde bu durum bütün çıplaklığıyla kendini gösterir.

Üsküp’de Vardar nehrinin ikiye böldüğü şehrin Hıristiyan olmayan bölgesinde kalan Üsküplüler onlara göre etnik yapıları ve hayata bakış açıları ne olursa olsun Türk ve Müslüman’dırlar. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.

Dış dünyanın gözünde bu anlam da Türk toplumu demek dar anlamda tek etnisitenin yer aldığı bir oluşum değildir.

Dünya, özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan konjonktürde uluslararası ilişkileri yeni paradigmalar ışığı altında yürüttü. Buna rağmen Osmanlı’nın yıkılamayan kalesi olarak görülen Türkiye devletini her zaman ayrı bir kategori içinde değerlendirdi. İslamlık ve Hıristiyanlık bağlamında resmi ayrımlar son bulmasına rağmen bu yapıların varlığını bütün canlılığı ile sürdürdüğüne inanıldı.

Türkiye devleti kuruluş yıllarında oluşan yeni dünyaya eklemlenirken bünyesinde hala şu dört ana unsuru taşıyordu. Millet, İslamlık, Kültür ve Liderlik. Türkiye cumhuriyeti resmi söyleminin bu dört ana özelliği dikkate almaması söz konusu özellikleri yok etmedi.

Millet kavramı içinde, bu topraklarda yüzyıllardır süren farklı etnik toplulukların bir arada yaşama bilinci demek olan Ümmet projesini saklar. İslamlık, toplumun sökülüp atılamayacak kadar iliklerine işlemiş bir inanç dinamiğinin adıdır. Kültür, farklı din, dil, örfler ve farklı tarihlerin ( Hitit, Roma, Selçuklu vb.) birlikte oluşturduğu çok zengin bir havzayı ifade eder. Liderlik, iç bünyede bir refleks ve sınır dışında bir özlemin ortak tanımıdır. İçte, Türkiye’nin şuur altına yerleşmiş olan bölgesel liderlik refleksinin, sınır dışında, İslam dünyasını koruma şemsiyesi özelliği ortadan kalkmasına rağmen o bölgelerin toplumsal bilincinde (Pakistan’dan Makedonya’ya, Kırım’dan, Filistin’e) hala bütün canlılığıyla varlığını sürdüren bir öncülük özleminin ortak tanımı.

Batı dünyası, Bir medeniyetin oluşumu için asgari özellikleri bünyesinde barındıran bir toplumun, eski yapısına dönmesini onaylayacak kadar saf değil. Elbette ki , “Türk toplumunu” oluşturan dinamiklerin her birinin parçalanarak iş göremeyecek hale gelmesi en iyimser ifade ile onlar için yararlı bir durumdur. Bugün toplumun çözüm isteğine rağmen Kürt sorununun çözülmemek için tırnaklarını bir yerlere sapladığını görenler sebepleri arasında bu iradeye de önemli bir pay verirler.

Görülüyor ki, Türk kavramı sırtında taşıdığı Türkiye cumhuriyetinin etnik temelli faşizan uygulamalarına rağmen anlam zenginliğini kaybetmiş değil. Türkiye de bu yönüyle dünyanın diğer bölgelerinde yeşermiş milliyetçilik akımlarına benzer bir sosyoloji yaşanmamaktadır.

Türk milliyetçiliği, her şeye rağmen bir Sırp Milliyetçiliği, bir Rus Milliyetçiliği ve Avrupa’daki milliyetçilikler gibi dar anlamlara sahip değil.

Aynı şekilde, Türk toplumunda yaşayan duyarlılık, PKK’nın geliştirmeye çalıştığı Kürt milliyetçiliğine de benzememekte. Kürtlük, Kürtçülük akımı içinde sadece bir etnisiteden ibaret olmaya zorlanırken, Türklük, Türkçülük akımına rağmen tarihi arka planı nedeniyle daha geniş anlamlar taşımakta.

PKK’nın yaptığı etnik temelli Kürtlük söyleminin yanlışlığı bir yana, ısrarla vurguladığı Türkler tanımı da bu anlamda problemli. Kürtçülük hareketi,Türklüğü kendi zengin anlamından kopararak etnik temelli dar bir alan içine mahkum etmek istemektedir. PKK, Türkler şeklinde tanım yaparak kendi haricinde kalanların ırkçılık temelinde davranmasını istemektedir.

Bahsi geçen “Türk” toplulukların bütün ajitasyonlara rağmen ırkçılık şeklinde bir davranış içine girmemesi Türklük olgusunun etnisite dışında çok belirleyici özelliklerinin var olduğunu bir başka açıdan gösterir.

Öyle ki Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında sistem içi tartışmalardan sonra devletin isminin Türk devleti değil de Türkiye devleti olması manidardır. Türkiye devleti tanımlaması, 1924 Anayasasında, 1961 Anayasasında ve 1982 Anayasasında aynı ifade ile yer alır. Her bir Anayasanın 1. Maddesi “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” şeklindedir.

Bu şu anlama gelir, Türkiye sınırları içinde öyle bir sosyoloji vardır ki Türk devleti tanımı bu sosyolojiye dar gelmektedir. Türkçülük yapmaya çalışan Cumhuriyetin totaliter elitleri bile bu sosyolojiye aynı nedenle yenilmiş sayılır. Cumhuriyet öncesi süreçte ülkenin Ziya Gökalplı, Yusuf Akçuralı serüvenini de hatırlamakta fayda var.

Türkiye devleti tanımı aslında yukarıda bahsi geçen zenginliğe uzanan bir damar içermektedir. Amacımız bu damardan anlam zenginliğinin kaynağına bir ana yol inşa etmektir.

Anayasa Profesörü Bülent Tanör, Türk devleti ve Türkiye Devleti ayrımına dikkat çekerek, Osmanlı – Türk Anayasal Gelişmeler adlı kitabında şöyle diyor:“Ulusal Kurtuluş Savaşı, esas olarak Türk milliyetçilerinin damgasını taşımakla birlikte, Türk olan ve olmayan unsurların anti-emperyalist birliğini temsil ediyordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri belgeleri başta olmak üzere, pek çok tarihsel kaynakta bu birlik, zaman zaman “İslam ekseriyeti”, “bilcümle anasırı İslamiye” gibi terimlerle de ifade olunmuş, bunların “öz kardeşliği” vurgulanmıştır. Bu bakımdan “Türkiye Devleti” ibaresi, etnik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun, belli bir siyasal coğrafya (Misak-ı Millî sınırları) içinde yaşayan insanların siyasal birleşmesinin en üst noktası olan devleti bütün kucaklayıcılığıyla ifade ediyordu.”(*)

Ancak Türkiye Cumhuriyeti kurucularının (Kemalizm) ve sonraki politikacılarının (Kemalistler) bu sosyolojiyi ve kaderi önce görmemezlikten gelmeye sonra da tamamen inkar etmeye başlamalarıyla bu topraklarda sorun hiç eksik olmadı.

Türkiye Cumhuriyetinin elitleri, “Türkiye Devleti” mantığında saklı olan anlamlara uygun davranmış olsalardı bile sorunlar bugün yaşandığı kadar yıkıcı olmazdı.

Ama çöküş ve savaş yenilgileri nedeniyle oluşan travma yorgunu elitler, “Türkiye” devleti olgusunu hızla “Türk” devletine dönüştürerek toplumun çok az bir kesimi hariç geri kalanlarını (İslamlık, Kürtlük, Alevilik ve diğer unsurlar) karşılarına alıp düşman ettiler.

Bunca çabaya rağmen Türk devleti batılıların arzuladığı dört başı mamur bir Türk ırkçılığı unsuru “yaratamadı.” Çünkü toplumun özüne ve dokusuna uymayan bir yapıydı “yaratmak” istedikleri. Bugün Sistemin oluşturabildiği tek unsur devletin maddi ve manevi kaynaklarından birinci dereceden yararlanan bir avuç Beyaz Türktür.

İlginç olan bir durum daha var ki, söz konusu Beyaz Türkler, değil Kürtlerden kendilerini Türklerden de ayrı tuttular. Böylece ortaya yeni sosyal oluşumlar çıkmış oldu, Beyaz Türkler, Anadolu Türkleri (ki 80 İhtilalinde içeride işkence görecekler) ve geç dönem Göçmen Türkler.

Müesses Sistem böylece, yönetici elitleri ve Beyaz Türkleriyle birlikte aslında Türklükle de reel ve samimi bir bağının olmadığını göstermiş oldu. Sistem gerçekte bir Türk devleti hiç olmadı, Türklüğü de maske olarak kullandı. Türkiye cumhuriyeti için Türklük oligarşik düzenin topluma nizam verme aracı oldu sadece. Böylece tersten Türklük hiç olmadığı kadar antipatik bir figüre dönüştürüldü. Peki haftanın bulmacası sorularının cevaplanmasında ortaya çıkan anahtar cümle gibi, bu herkesin herkese düşman olduğu toplumu kim ya da ne bu hale getirdi sorusunun da bir cevabı var mı?

Bugün, devlet etnik temelli bir Türk devleti görünümünü anayasal anlamda hala koruyor. Ancak halk iradesi, resmi yapısı değişmemesine rağmen sistemi daha özgürlükçü bir yöne çevirmiş durumda. Bu nedenle sistem, bir süredir kendi içinde de halk iradesine yer açarak özeleştiri yapmakta.

Görülüyor ki bu topraklarda Kürt sorunu henüz yokken bir Türk sorunu vardı. Hala da aslında sadece Türk sorunu var. Varlığını bu şekilde koruduğu müddetçe de Kürt sorunu ve diğer benzeri sorunlar var olmaya devam edecek. Sorunları önce çıkarıp sonra da muhataplarına bakın siz sorun çıkarıyorsunuz demek nasıl bir ironi ise söz konusu problemlerin çözümü için anayasal teminatı gerçekleştirmeden Açılım faaliyetleri ardından hadi bir an önce her şeyden vazgeçin ve geçmişi unutun demekte ayrı bir ironidir.

Sistem, “Türklüğü” gerçek mecrasına soktuğu zaman artık ortada konuşulmaya değer bir Kürt sorunu olmayacak. Asıl amaçları Kürtlerin hakkını aramak olmayanlar doğal seçilimle ayıklanarak yalnızlaşacak ve apaçık bir terör sorunu ile baş başa kalınacak.

Bundan yüzyıl önce yeni bir dünya kurulurken var olmak için aldığı kararlar ile bunca sorunun tek kaynağı haline gelen Devlet, tam yüzyıl sonra yeni bir dünya kurulurken yeni hatalar yapacak mı?

Cumhuriyetin kuruluşunda, özünü oluşturan temel özellikleri hiçe sayan Son Kale, bu hatasından döndüğünü nasıl ispat edecek?

Türklük, İslamlık, Millet, Kültür ve Liderlik gibi temel özelliklerinden hangisini, ne şekilde ve ne ölçüde gerçekleştirebilecek?

Görünen o ki liderlik ve kültür noktasında pek bir problem yaşamayan Sistem, diğer üç özellik ile ilgili olarak sancılanmaya devam ediyor.

Geride kalan üç temel olgu politik mecralara bırakılmayacak kadar değerli. Yeni dönemde bu olguların teorisi aklıselim tartışılıp sağlıklı bir sonuca ulaşılmadan iyi şeylerin oluşmasını beklemek beyhude olur.

Eski rejim, büyük bir medeniyetin kendini hapsettiği kötü ve küçük bir hapishane idi. Özgürlük, sağlıksız koşullar içindeki bu hapishaneden çıkıp kendini var eden dinamiklere doğru koşmakla mümkün olacak.

Ancak yeni süreçte devletin ve aydınların kafasının karışık olduğu göze çarpıyor. Sorun var ve çözüm gerekli bunlar net ama hangi yöntemlerin kullanılacağı ve çözümün son durağının neresi olduğu konusu oldukça muğlak. Bu belirsizliğin odağında ise Kürt, Türk gibi etnik ama daha öte anlamlara sahip olan kavramların kullanım biçimi yatıyor.

Mesela; Kürtler ve Türkler diye yapılan bir ayrım vicdan sahibi her insanın yüreğini sızlatmalı.

Bir defa, Türkler ve Kürtler şeklinde yapılan bir konuşmada Türkler ifadesi de Kürtler ifadesi de bir gerçeğin tam ifadesi değildir. Sosyolojik olarak tarafların (Kürtçüler ve Batı dilini kullananlar) sunduğu gibi toplum için ikili bir olgu yok. Kürtlerin hakları konusunda bir sorunun varlığı artık inkar edilmiyor bu nedenle onları Kürtler olarak ifade etmek bir ihtiyaç ve gerekli.

Peki diğer tarafın adının Türkler olduğunu kim, nereden çıkarıyor? Ortada bir Türk topluluğu var da bile isteye Kürtleri karşısına alıp ezmeye mi çalıştı! Kürtlerin yaşadığı sıkıntıların dışında kalan topluluklar ne suç işlediler acaba? Türk devleti ve Türkçülük ayrı bir olgudur, Türk devleti sınırları içinde yaşayan topluluklar ayrı bir olgu. Kürtler ayrı bir olgudur, Kürtçülük ayrı bir olgu. PKK da başka bir olgudur. Bunların yanında bugün bile hala Kürt hareketi kapsamına alınamayacak kadar dışta kalan ama bilinçli olan ama olmayan bir Kürt topluluğu da inatla gündeme gelmeyen daha başka bir olgudur. Kemalizmin yarattığı problemi halkın da sırtına yükleyerek totaliter rejime ırkçı-faşist toplum oluşturma ve sistemle toplumu aynileştirme bu. Böylece Kürtlerin ayrı bir sistem (Öcalanizm) ile özdeşleşmelerin haklı gerekçesi oluşmuş olacak! Türk rejimi ve Türk toplumu bir tarafta, Kürt rejimi Kürt toplumu bir tarafta. İşte bu söylem Müslümanlık mefkuresini dışlayanların memnun olacağı bir sonuç sadece.

Bu dil toplumu daha fazla ayırmaktan başka bir amaca ulaştırmaz. Bu dili kullananlar süreci hangi uçuruma doğru ittiklerinin yeterince farkındalar mı? Ayrıca Devlet, neden tek başına yarattığı sorunu çözmeye çalışırken Açılım politikalarını toplumun gözlerinin içine sokarcasına ve bağıra bağıra çözmektedir. Kürt sorununun çözümü daha suhuletli yöntemlerle ve özkültürel üsluplarla yapılmalı.”Türk” devletinin bir yerlere hesap verme gibi bir derdi mi var? Devlet bugün bile öz benliği ile gerçek anlamda barışmadan mış gibi davranıyor ve bu inandırıcılıktan uzak. Her şeyden ve herkesten önce Devlet kendini halkın iradesine ve halkın kültürüne uygun olarak düzeltmeli.

Sorunlarla yüzleşirken benliğini sorunun içinde yok etme psikolojisini yaşıyor Sistem şu an. Kullanılan yöntemler daha önce hiç olmadığı kadar toplumdaki ayrışmayı beslemekte, farklılıkları ve seçici algıları bilemekte. Bu üslup, halk iradesi ve Sistem uyuşması sonucu gerçekleşen yapı bozucu değişimleri, toplumu rahatlatan açılımları ve “eskiyi” altüst eden dönüşümleri gölgeliyor.

Yeni Anayasasını henüz yapamamış ve hala yürürlükte olan 1982 Anayasasının1. Maddesinde “Türkiye devleti bir Cumhuriyettir” diye yazan bir ülkenin yönetici elitlerine seslenme vakti: “Ey Türk titre ve kendine dön!”

(*) Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, 20. Baskı, Sh: 254

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s