“Tayyip” ve Diğerleri

Geride bıraktığımız on yılda Türk siyasi hayatına bir şeyler oldu. Hayal bile edilmeyen gelişmeler, sarsıcı değişmeler gerçekleşti. Devletin resmi mekanizmalarıyla yapılanlar ve devlet ağzıyla deklare edilenler anayasal bir güvence altına alınmayı başarırsa olan biten zamana yayılmış sessiz bir devrim niteliği kazanabilir.

Ülkenin yaşadığı bu dönüşümde Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel rolü nedir?

Her insan yaşamında en az üç kere doğar. Önce annesi onu baba ocağına doğurur. Üç evreli ergenlik süreci ile kişi yeniden doğar. Bununla da kalmaz aynı kişiyi bir de konjonktür doğurur.

Ebeveynler bebeğin gelişinde kendilerine ayrıcalık sağlayacak bir mucize bekler. Ancak hayat bildiğini okur ve bebek ailenin soyuna ait fiziksel ve ruhsal gen haritasını yüklenmiş olarak gelir.

Tayyip Erdoğan’ın şahsının önemli özelliklerinden olan cesaretinin köklerinin doğum öncesi evreye kadar uzadığı daha mantıklı geliyor. Çünkü bu gözü karalık; zamana, mekâna, döneme ya da diğer özel koşullara bağlı olamayacak biçimiyle genetik bir özellik gibi duruyor.

Ailesinin, Rize’nin, Karadeniz’in, Anadolu’nun ve İslam coğrafyasının dokularından beslenen bu kişisel vasfın o zamanlar; 2000’li yıllarda gerçekleşecek köklü değişimlerin en güçlü kaynağı olacağını kimse kestiremezdi.

Bu Tenzile hanımın çocuğu olan Tayyip’i ifade eder.

Her anne kendi çocuğunun zayıf ve güçlü yönlerini pekiyi bilir ve oğlu elli yaşına bile gelse oğlum sakın soğuk su içme senin boğazın çabuk tahriş oluyor biliyorsun diye bıkmadan usanmadan nasihat eder. Tarkan’ın annesinin kafasını en fazla meşgul eden şeyin, konser danslarında oluşan yoğun terin oğlunun sırtında soğuması olması gibi.

Bir başkası onun Başbakan oluşuna çok büyük önemler atfetseler bile onun için önemi azdı. Oğlunun sağlığını ve Allah’a bağlılığı hepsinden önemliydi. Dualarının ilk sırasını bu duygu alıyordu. Bunu biz bütün Anadolu kadınlarında olan karakteristik özelliklerden çıkarabiliyoruz.

Taraf Gazetesinin 6 Mart 2012 tarihinde attığı manşet sadece bunun için bile çok kötüydü.

Tabi, 8 Ekim 2011 tarihinde ölen Tenzile Hanım “Stratfor Başbakana Ömür Biçmiş, Başbakanın İki Yıl Ömrü Kalmış” şeklinde olan Taraf’ın manşetini görmedi. Ama yaşadığı dönemde bu haberler çıksaydı en fazla üzülen o olacaktı. İncinecekti. Hem ortalık karışmasın diye mümkün mertebe oğluna duygularının tamamını aktarmayacak hem de kendi ömründen alarak oğluna vermesi için Allah’a yürekten dua edecekti.

Bu topraklarda insanlar birbirlerine, annelerin oğullarına ve kızlarına davrandıkları gibi davranmadıkları sürece bir medeniyet oluşturmak ve huzurlu bir gelecek yaratmak mümkün olmaz. İnsanlar bu duyguları kaybedince birbirlerini vuruyorlar, Erdal Erenleri asıyorlar, baklava yiyen çocukları içeri tıkıyorlar, taş atan çocuklara terörist muamelesi yapıyorlar..

Yine aynı nedenle, Recep Tayyip Erdoğan’ın Dersim katliamına ilişkin yaptığı özür açıklamasındaki tavrı da çok kötüydü. Bencilceydi.

Erdoğan, kendisi zaten muktedir, hem de pek kuvvetli bir güce sahipti. Çökmekte olan bir partiye az tecrübeyle başkanlık ettirilen ve ülkenin en küskün camiası olan Alevilerin temsilcisi görünen bir kişiye karşı o tarihte yapılan reva değildi.

Kanayan en büyük ikinci yara olan Alevilik meselesinde tarihi sıçrama yapacak özür sadece Ak partinin ve diğer partilerin meselesi değil milletin meselesiydi.

Bunu sadece Ak Parti olarak yapıyormuşçasına gerçekleştirilen açıklamaların şahsını da hedef alan ezici beyanatların ardından ekranlara çıkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzüne, duruşuna ve sesine yansıyan tersten vurulmuşluk, bitmişlik ve biçare hali kimse görmezse bile “Allah” görür. Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanının 6 Mart 2012 tarihinde Uşak ilinde, Kılıçdaroğlu aleyhine yaptığı açıklamalar esnasındaki sırıtkan halini saymıyoruz bile! Kibir yeryüzünün en lanet firavuni davranış biçimidir. Savaşın da bir adabı vardır!

Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisinin, ailesinin, çocuğunun ve annesinin başının öne eğilmesini isteyecek bir vicdan, zamanı geldiğinde kendine de aynı şeylerin yapılacağını bilmeli. Acımasız, hoyrat ve gayri insani tavırların boca edildiği politik salonlarda başka kurallar geçerli olabilir ama halkın vicdanının kriterleri başka. Bunu siyasetçiler de pekiyi biliyorlar. Nedense ancak meclisten atıldıkları zaman tekrar hatırlıyorlar. Oysa Müslüman kişinin tevazuu ve adaleti her yerde, her zaman ve herkese karşı var olmalıdır. Bu toplumun büyük hastalığı olan çevresi dışındakinin cehennem olması cahilce bir huydur ve demokrasinin en kötü tarafıdır.

Cesaret merhametle, merhamet de cesaretle ayakta durur.

Teknolojiyi kullanan insanlardan bazıları cep telefonlarına değişik klişe notlar düşerler. Her sabah telefonlarını açtıklarında ekrana yansıyan yazının hatırlatıcı olmasını arzularlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu anlamda kendi ekranına, yeteri derecede var olan gücün olumsuzluklarını dengeleyici bir klişeyi, hatırlatıcı olarak yazması gerekir.

Çevresinin söylemeye cesaret edemeyeceğini düşündüğümüz gerçekleri belki telefonuyla kendi kendine yapar!

Doğumla anne kucağına doğan insan ergenlikle bu kez toplumun kucağına doğar.

“Kendini” bilmediği bir dünyadan kendinin farkına vardığı ve başrolde olacağı yeni bir dünyaya koşar. Başını en uzak ve en yüksek zirveye çıkarma hırsında olan deli kanlılar duygularını en uçta yaşar. Bedenini ve ruhunu hakir görerek aşağılık Kompleksi yaratma eğilimindedir. Diğer taraftan Narsist bir şişinmeye düşecek kadar da kendini önemser. Sarkacın iki çeperini oluşturan bu mekanizmada bir o tarafa bir bu tarafa giden nevrotik bir topa dönüşür.

Bu çatışma ve yaratıcı hal artık topluma katılmaya hazır bir insan üretir.

Toplum, dengesini arayan bu yeni bireyi tüketmek için elinden gelen her şeyi yapar. Birey de ayakta kalmak için elinden gelen “her şeyi” yapacaktır, savaş başlamıştır.

Bu savaş zihin, ruh ve beden yönelimi net olan kişilerde güçlü bir iradenin oluşumuna neden olur.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, birçok ülkücü, solcu ve İslamcı insanın yapısını değiştiren sert siyasal, sosyal ve psikolojik çatışma alanlarından kendisini annesinden ve ergenlikten devraldığı gibi çıkarması ilginçtir. O, şiir yazamayan, kültürü daha az ama duygusu tamamen aynı olan bir Necip Fazıl Kısakürek’tir artık.

Erdoğan’ın, siyasal yaşamının son beş yılında baş döndüren ve gerçekten çok tehlikeli serüvenlerden yorulmadan çıkmış görünmesini bu evrede edindiği güce bağlayabiliriz.

Onun zihninde, planları ve amaçları ne olursa olsun Büyük Ortadoğu Projesi ya da Model ÜlkeAmerika Birleşik Devletleri ile ilişki kurulmadan bir yere varılamayacağı gerçeği var. Ama başka bir gerçeğin daha şifrelerini görüyoruz ki, günü geldiğinde Amerika birleşik Devletleri ile verdiği tavizlerin tamamını telafi edecek bir rövanş planlıyor.

Bu duruşun merkezci, teslimiyetçi, takiyyeci, milliyetçi, sağcı İslamcı bir gelenekten doğamayacağı sosyal bilimcilerin gözünde kaçmayacaktır.

Dokunulmaz paradigmaları altüst eden devrimci aşı ona kim tarafından yapıldı? 80’li yılların semalarında parlayıp 28 Şubat ve öznel nedenlerle bayrağı düşen radikal İslami hareketin söylev bayrağını tutarak Kemalist sistemin içine taşıyan şey nedir? Ama acaba bu, belediyeciliği döneminde Tophane semtinde çok değer verdiği ve çok seneler önce vefat eden, çok sevilen devrimci Müslüman ağabeyinin Oğlum hiç sarsılma en yükseğe korkmadan tırman, Müslümanlığından şaşma şeklindeki nasihatinin etkisi midir?

Erdoğan bir kere insan olarak incelenmeyi hak ediyor. Cesareti, enerjisi ve inancını çekinmeden yaşaması toplumdaki sempatisinin en önemli üç başlığını oluşturuyor.

Yine toplumda, Tayyip Erdoğan’ın uluslar arası güç odaklarıyla ilişkisinin ihanet içermeyeceği yargısı hâkim. Diğer bazı siyasetçilere yakıştırılan olumsuz şeyler nedense ona yakıştırılmaması düşündürücü. Bunun için Taraf gazetesinin, İsrail yanlısı olduğu izlenen Stratfor düşünce kuruluşunun yöneticilerinin email yazışmalarını deşifre ederek yaptığı haberleri büyük bir iştahla habercilik harikası olarak yer yerinden oynayacak gibi verdiği gün, bunun bumerang olarak kendilerine döneceğini düşündük. Taraf’ın aslında etkili olacak bir haberi, veriş biçimiyle ayrımcı bir operasyona dönüştürmesi sevenlerini üzdü.

Toplum Erdoğan’ı yerli ve bizden görüyor. Ne olursa olsun ben onu seviyorum abi diyenlerin sayısı az değil.

Eğer Recep Tayyip Erdoğan ihanet ederek kendi geleceğini garanti altına almak isterse öncelikle annesine sonra kendisine sonra toplumuna sonra dinine ve camiasına karşı ihanet etmiş olacak. İmtihanını kaybedecek.

Hayat insanların içinde ve dışında hızla döner. Siyaset döner, sosyoloji döner, psikoloji döner. Bir dönem kapanır, diğer bir dönem açılır. Tam olarak hiçbir evrensel gücün kontrol edemediği değişimler yaşanır. İslam toplumunun yaşlılarının ısrarla “Allahın işi” dedikleri tam da budur. Yerel ve küresel düzlemdeki keşmekeşten bir bakılır ki yeni bir “konjonktür” doğmuş!

Her konjonktür bir yok olacaklar ve bir de var olacaklar listesiyle birlikte gelir. Eski dönem ve yeni dönem şeklinde keskin bir ayrım baş gösterir.

Aslında söz konusu konjonktürün oluşumu belirsiz değildir. Matematik bilmeyenler çok bilinmeyenli denklemleri nasıl çözemeyeceklerse, toplumsal olayların gelişimini bir bilim disiplini içinde izleyemeyenler de olan biteni komplo teorileriyle açıklamaya devam ederler.

Söz konusu bilimsel disipline sahip olan, Fernand Broudel’i, Arnold Josep Toynbee’yi ve Gilles Kepel’i iyi okumuş bir akademisyen bakın 2008’deki vefatından yıllar önce neler yazmış: 1990’ların ortasında bunların (İslam dünyasındaki rejimleri kastederek) ardılları kimler veya ne olacaktır? Bunları izleyecek rejimin büyük olasılıkla İslamcı olacağı belirtilmektedir.(1)

Yaklaşık yirmi yıl önce yapılan ve günümüzde artık gerçekleşmiş olan bu tespitler ilgilileri için bir kehanet hükmünde değil. Bunu söyleyenler her çeşit İslami iktidarları istemeyecek kadar Batı medeniyetine bağlılar.

Yazımızın kapasitesi nedeniyle kestirmeden gidecek olursak Türkiye’deki“muhafazakar, demokratik iktidar” ne uluslar arası güç odaklarının, Batı medeniyetinin bir yoktan var etmesi ne Kemalist devlet organizasyonu ne de Ak parti hükümetinin tek başına oluşturduğu bir süreç.

Uluslar arası statüde soğuk savaşın sona ermesinin ardından oluşan süreçte ağırlık merkezleri çoğaldı. Batı medeniyeti göreceli olarak geriliyor. Yeni dünya düzeninde; ertelenmiş, bastırılmış toplumsal dinamikler yeni biçim almak için şartları zorladı. Her zamanki gibi bu dönüşüm de dünya geneline aynı anda düştü. Her kıtayı ve hatta her ülkeyi içeriği farklı da olsa aynı biçimsellikte etkiliyor.

Bu konjonktür Erdoğan’ı bir kez daha doğurdu. Recep Tayyip Erdoğan tarihsel dönüşümün kendilerine açtığı yola en iyi “sefer tası” hazırlığıyla koyulanların başında geliyor. “Muhafazakâr Demokrasi” uluslar, devletler ve kıtalar arası (Asya toplumları, Hıristiyan toplumlar, Müslüman topluluklar, hatta İsrail ve İran-ikisine de kaçış yok- ) benzer yönelimin “motor doktrini” bu dönemde.

Bu dinamik Türkiye’de de er ya da geç var olacaktı. “Prenses”, adaylar içinden en hazır olanı, en “yakışıklıyı” ve en iyi temsil edeni koluna taktı.

Eğer Recep Tayyip Erdoğan, olan biten bunca olaydan sonra o prensesi kendisinin “tavladığını” düşünürse, prenses başka birine kaçtığında bunda söz konusu yanlış duygunun çok büyük etkisi olduğunu aklına getirsin.

Eylem adamı olması, bu kadar büyük ölçekli sosyal dönüşümün dinamiklerini okuyarak kendini hazırlamasına ihtimal vermediğimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın biçilmiş kaftan gibi bu dev dalgaların önünde tehlikeleri göze alarak sörf yapması, onun buraya taşıyan “sahiciliğinin” de kaynağı olarak bir kenara not edilmeli.

Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve psikolojik yapısını, geldiği camianın karakteristiğini dikkate aldığımızda bu tip Tayyip Erdoğan’ın doğmamış olması gerekirdi.

Ender bulunan cesareti, camiasından bir derece ileride olan İslamcı kimliği, Kemalist sistemin, askerin, bürokratik engellerin ve Türk finans kapitalinin ve entelektüel fikir dünyasının tartışmasız üstünlüğüne ve ürkütücülüğüne karşı ortaya koyduğu direncindeki “kişisellik” onu diğerlerinden de kendi partisinden de ayırıyor.

Cevabını bilemeyeceğimiz ters soru şu; aynı koşulların yaşandığı bir süreçte Erdoğan’dan başkası kaptan köşkünde yer alsaydı sonuçlar böyle mi olurdu?

Yazının amacı, Türk siyasal ve sosyal hayatındaki değişimleri gerçekçi temellerde incelemek ve anlamak için Tayyip ve Diğerleri şeklinde formüle edeceğimiz bir olgunun varlığına dikkat çekmekti.

Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, eğer topluma yeni bir sürpriz planlamıyorsa ve son aylardaki tutumu kalıcı olursa bu yazının başlığını “I.Dönem Tayyip ve Diğerleri” şeklinde değiştirmemiz gerecek.

Dipnot:

(1) Samuel P.Huntington, Medeniyetler çatışması Ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması – Okyanus Yayınları, Sh.159

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s