Cumhuriyet, Yeni Türkiye Ve Devamlılık

Kemalizm eski düzene alternatif mutlak yeni bir ideoloji olarak tanımlandı. İslami değerlere ve Türk olmayan unsurlara karşı sistemik tasfiye politikaları uygulandı. Alevi vatandaşlar katliamlara uğrayıp dışlandı. Başka dinin bağlıları Ermeni ve Rumlar sürüldü, katliam gördü ve son fertlerine kadar toplum dışına itildiler.

Bu durum Cumhuriyet projesinin, büyük düşman olarak görülmesine neden oldu. İslami unsurlar, Ermeniler, Aleviler, Rumlar, Yezidiler, Kürtler Cumhuriyet’in ayırt etmeksizin ezdiği kitlelerdi.

Böyle olunca serinkanlı bir şekilde Cumhuriyet dönemi tanımı yapamıyoruz. Cumhuriyet’in siyasi ve sosyal mazeretlerini hissedemiyoruz. Artı ve eksileriyle birlikte o döneme sosyolojik bir olgu olarak bakamıyoruz.

Cumhuriyet kurgusuna retrospektif bir projektör tutacak olursak yeni şeyler söylemek gerekir.

Cumhuriyet, Müslüman bünyenin “kendi içinde” yaptığı tarihinin en büyük kurgularından biriydi.

Osmanlı Nizamı’nın, tarihsel kırılmanın eşiğinde yapmış olduğu zorunlu jeopolitik dönüşüm o dönem “küfre” ve “ulusçuluğa” yazıldı.

Küfre yazıldı çünkü yenen Hıristiyanlardı. Ulusçuluğa yazıldı çünkü yeni politik trendler ulus temeli üzerinde şekillenmekteydi. Dıştan bakışla, İslamcılık iddiası en iyi ulusçuluk kategorisi ile tüketilirdi. İçten bir bakışla, dönemin son müfrezesine bu zehri içmekten başka alternatif kalmamaktaydı.

Dikkatli tarih okuyucuları; yenilgi döneminde Batı ile yapılan herhangi gizli bir anlaşmada, imparatorluk iddialarından vazgeçileceğine ve İslamcılıktan imtina edileceğine dair söz verildiğine inanır.

Cumhuriyet; ümmetin II. Abdülhamit’in temsil ettiği ve daha başında yenilen, çağa cevap veremeyen eski “Ortodoks” İslami gelenek ile yaşamak için orantısız gücüne rağmen sonuna kadar savaşarak intihar etmeyi (şahadet) göze alan İslamcı çizginin arasından sıyrılıp çıkmış bir projeydi.

Asyalı derin devletin son alternatif denemesiydi, başarılı oldu.

Siz olsaydınız ne yapardınız?

Çöl ortasında yok olup giden bir nehir gibi olmak istemeyen Osmanlı; büyük bir refleksle yeni rejimini, “topyekûn yok oluşu” iliklerine kadar hisseden yeni bir ekibe teslim eder.

Steplerin inatçı Derin Devleti için bu net bir tercihti. Maalesef büyük karar alındı. Her şey bedeline ve pahasına bakılmaksızın bu doğrultuda düzenlendi. Devlet kendi bünyesinde gerçekleştireceği nice altüst oluşları ve zulmü bir bütün olarak yok olmanın alternatifi olarak gördü, meşrulaştırdı.

Bir kez daha halk devletin kurbanı oldu. Kanla beslenen devlet, bu kez kendi kanını emerek hayatta kaldı.

Devlette devamlılık her şeyden önce gelir. Ya da devlet devamlılık için her şeyi feda etmeyi ve her şeyi kullanmayı göze alır.

O dönemde akıllarda ve ağızlarda hep aynı tonlu aynı replik olacaktı; “ne yani, devlet, tarih sahnesinden kumsala yazılan bir yazı gibi yok olup gitse miydi?”

Basiret kapasitesi sınırlı olanlar, olan biten her şeyi Mustafa Kemal’in şahsına bağlar, ona liderlik atfeder, yeni düzenin bilfiil kurucusu kabul eder.

Oysa Mustafa Kemal oluşturulan yeni düzenin başına getirilen en olumlu dönemsel figürdür. Mustafa Kemal uluslar arası sistemin gölgesi altında kendine yer bulmaya çalışan bitik bir tarihin soluklanan hücrelerinin öne sürdüğü son şanstır.

Ancak o dönemde bile bu topraklarda ve yönetimlerde antiemperyalist damar hep yaşamıştır. Mustafa Kemal ve arkadaşları her şeye rağmen antiemperyalisttir.

Bunu Müslüman dünyanın anlamasını beklemek tabi ki doğru olmaz.

Müslümanlık tarihin kırılma anını bir ihanet projesi olarak algılamaktan uzaklaşmalı.

Hiçbir toprak parçası kendi üzerinde yaşayan insanlar tarafından ihanete uğramaz. Hiçbir insan grubu çok özel nedenler olmadan toplumunu ve devletini güç durumda bırakan kararlara imza atmaz.

Ancak Kemalist iktidar, zorunlu politik düzenlemelerin akışına teslim olur, onu bilinçli bir şekilde sevk ve idare edemez. Böylece Cumhuriyet tarihi boyunca ayırt etmeksizin toplumunun bütün unsurlarını zulüm altında bırakır.

Şu da var ki sonuçta ayakta duran bir Osmanlı bakiyesi var ve yaşamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti bir takiyedir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti bu uzun süreli takiyeden çıkmak için son zamanlarda tarihinin en büyük çabasını gösteriyor.

İşte bu çabası sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti uluslar arası güç dengelerini rahatsız etmektedir. Türkiye bu nedenle jeopolitik olarak yalnızlaştırılmak isteniyor.

Suriye olayında olan budur.

Kemalist strüktürün tasfiyesi tamamlanmalı, “değerlerimize” karşı savaş açanlar affedilmemeli. Ama Cumhuriyetin karar dönemi yaşamalıdır.

Bunun Cumhuriyet parantezinde olan Faşizmi olumlama anlamına gelmeyeceği açık.

Sultan II. Abdülhamit Enver Paşa ile barışmalı, Enver Paşa Mustafa Kemal ile barışmalı.

Müslüman vicdanı ve Türk olmayan ulusların yüreği bu gerçeği kabule alışmalı.

Kendi yatağında akan tarihimiz içindeki asalet başını taş taşa vursa da hiç ölmedi.

Ölseydi yeniden dirilebilir miydi hiç?

Kemalizm’e yaslanarak bu topluma döven uluslar arası sistem ve onlarla bizatihi işbirliği içinde olan hain kişiler ve yapılar deşifre edilmeli, geri kalanların tamamı büyük bir ziyafet düzenlenerek aynı ortamda bir araya getirilmeli.

Bilinmeli ki, artık Cumhuriyet’in kendine ait bir kitlesi var ve bu topluluklar (sağcılık ve solculuk) bir realitedir, Abdülhamit damarı ve tarikat çevreleri bir realitedir, Enver Paşa damarı ve İslamcılar bir realitedir, bünyemizdeki farklı dinlerdeki unsurlar bir realite ve yüreklerindeki kan hala bıcılgandır.

Bunlardan birine yaslanarak diğerlerini tasfiye etmeye çalışanlar Yeni Türkiye’nin oluşumunu istemeyenler ya da eski kafalılardır.

Artık milletini, vatanını, toplumunu, dinini, geleneğini, kültürünü ve geleceğini az bir paha karşılığı “yabancılara” satan hain oluşum ve bireyler hariç bütün toplum dinamikleri diyalog temelinde harekete geçirilmelidir.

Suriyeci, Amerikancı, Rusyacı, Çinci, İrancı, İsrailci, Suudçu, Avrupacı, İngiltereci olmayan, Hıristiyancı, Yahudici olmayan; bu olgularla organik ve finans ilişkisi olmayanlar aynı mahallenin fertleridirler ve kardeştirler.

Ak Parti iktidarı bu anlamda devrim sürecindeki fonksiyonelliğini gerektiği gibi sürdüremiyor.

Kendini devrimin banisi olarak görüyor, sorun da burada başlıyor, Ak Parti Türkiye devriminin bir enstrümanı olduğu bilinci taşımıyor. Demokratik bilince fazlasıyla sarılmış bulunuyor, bu nedenle kendi partisi dışında kalan kitleleri (Alevileri, Cumhuriyet kitlelerini, ülkücüleri, Kürtleri ) yapısal olarak dışlıyor, onların vicdanlarını incitecek işler yapıyor. Kendine oy vermeyenleri adeta İslam dışılığa, gâvurluğa ve ihanet koşullarına itiyor. Demokrasi insanların bulduğu nispetle iyi ama hala gayri insani ve gayri İslami bir yönetim sistemidir, eksik, ötekileştirici, ikiyüzlü ve mağrurdur.

Ak Parti hükümeti ortalaması Yeni Türkiye’yi inşa etme mantığını anlamıyor.

Toplumun tüm taraflarını gerçek ve samimi duygularla bir araya getirecek yeni bir inkişafa ve kadrolaşmaya ihtiyaç var.

Yeni Sistem içindeki devrimci unsurlar etraflarını saran bu olumsuz sisi dağıtabilmeyi ve “millet” gerçeğini ne pahasına olursa olsun pratize etmeyi başarmalılar.

Goncası oluşan Yeni Türkiye çiçeğinin açması, yürürlükteki Ak Parti hükümeti sonrasına kalması en azından vakit kaybı olur.

omeraltass@gmail.com

twitter.com/altasyalvac

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s