Üç meşruiyet kaybı

Doğru cemaat yanlış liderlik

Paralel devlet tanımına muhatap olan muhafazakâr dini bir yapının daha çok dış dinamikler üzerinden analizleri yapıldı.

İç dinamikleri dikkate alınarak yapılacak bir değerlendirmede ise ilk olarak “meşruiyet kaybı” göze çarpıyor.

Meşruiyet kaybı öyküsünü yazmak ve okumak, kirli politik sürece dahil olan olumlu yapılar, ortak değerler ve cemaat bireylerinin korunmasına umarız katkı sağlar.

Öncelikle, sosyal, siyasal ve dini hareketler bir ihtiyaca tekabül ederler. Legal ve illegal hareketler bu ihtiyacın varlığı ya da yokluğu nedeniyle meşruiyet kazanır ya da meşruiyet kaybederler. Ancak ihtiyaç ‘karşılanabilen’, meşruiyet ise ‘zamana’ ve ‘şartlara’ bağlı olan olgulardır.

Bir örgütlülük, doğuş koşullarındaki yapısını, aynı içerik ve biçimlerle sonsuza kadar devam ettirmek istediğinde problem başlar. Teşkilatlar, bu sorunlar koridorunda çoğunlukla meşruiyetlerini kaybederler.

Bir zamanlar anti demokratik, askeri, batıcı, laik, totaliter yapısıyla T.C. rejimi; legal-illegal platformlarda örgütlenerek faaliyet gösteren farklı ideolojilerdeki tüm toplumsal varlıklara otomatik meşruiyet veriyordu.

Fethullah Gülen Hareketi de, 70’ li yıllarda farklı ve tartışmalı bir mücadele yöntemini benimsemiş olsa da bu meşru doktirinel yapılardan biriydi.

Dini bir hareketin; devlet tarafından desteklenen ilhada, ifsada, ihtikara ve fitneye karşı imanı, ıslahı, ihsanı ve silmi savunması, emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker temelinde bir dinamizm ortaya koyması her türlü meşrudur.

Hatta bu koşullardaki dini oluşumun, siyasetin kılcal damarlarında akmaya çalışması, devlet yönetimine talip olması bile meşrudur.

Fethullah Gülen Hareketi’nin, eski derin devlet tarafından organize edildiği ya da süreç içinde daha büyük güçler tarafından teslim alındığına dair iddialar bu yazının konusu dışında.

Fethullah Gülen Hareketi, münkir TC rejimi dönemindeki pasifist yaklaşımın terk etti, her ne olduysa İslam ile barışık hatta “İslamcı” bir devlet yapısına karşı geldi.

Bugüne kadar “mülhid” devlete itaat ederek yaşayan Cemaat, “müminlerin” yönettiği devlete karşı aleni bir cihat hareketi başlattı. Yeni Türkiye’nin daha önce tanık olmadığı kadar sert ve etkili bir cihat.

Darul Harp döneminde devletle çelişki oluşturacak hiçbir tutum içine girmeyenler Darul İslam’da başlarını kaldırdılar.

Darul Harp’e devlet olgusu hatırına meşruiyet atfeden Hareket, Darul İslam’da devlet olgusunu bile hiçe sayarak onu gayr-ı meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Çağdaş tabirlerle ifade edecek olursak anti demokratik, totaliter ve askeri vesayetin idare ettiği bir rejimin her türlü baskısına boyun eğen Gülen Hareketi, AB kriterlerini uygulayan, sivilleşen, normalleşen, askeri vesayetten kurtulan ve barış sürecine evirilen, dönüşen demokratik bir Türkiye’ye karşı “karşı-devrim” düzeneğini harekete geçiriyorlar.

Bu önemli çelişki Gülen Hareketi’nin siyasal meşruiyetini yok etti.

Fethullah Gülen Hareketi, meçhul amacına ulaşmak ve istediği yönetim biçimini gerçekleştirmek için devleti bitirmeyi, demokratik kazanımların tamamını top yekun ateşe atmayı göze aldı.

Aslında sadece bu çelişki bile, Gülen Hareketi’nin yeni Türkiye’ye karşı verdiği mücadelenin “ölü doğduğunun” göstergesi olmaya yetiyor.

Bu yanlış açının kolları açıldıkça bütün doğruları hatta önceki doğruları ve meşruiyetleri de içine alıp “yanlış cemaat, yanlış lider, yanlış dava” tanımı içine hapsediyor.

Fethullah Gülen’in, 26 Ocak 2014 tarihinde, on altı yıl aradan sonra bir televizyon kuruluşuna üstelik BBC’ye verdiği röportaj bütün ihtimalleri ortadan kaldırıyor ve belleklerde tek bir yargı beliriyor: “Bu iş başka bir iş..”

Bu süreçte Cemaat’in, dini anlamda da meşruiyetini tükettiğine tanık olunuyor.

Dini bir hareket yine dini temelli bir hareket olan Milli Görüş’ün öncülerinin yürüttüğü aynı dönüşümü engellemeye çalışıyor.

Kendilerini savunmak için sıkça tekrarladıkları ve tekrarlattıkları “alnı secdeye gelen insanlara bunları yapmak reva mı?” sözüne karşı sorulan “sahi ne yapıyorlar?” sorusunun cevabını vermeyerek, Yeni Türkiye kadrolarının nedense özellikle “alnı secdeye gelenlerini” adeta yok etmeye, olmadı içeri atmaya çalışıyor.

Bunun üzerine kamuoyu; Fethullah Gülen hoca figürünün kitleler üzerinde ağırlığını henüz koruduğu bir dönemde izlediği bir “Beddua” ile sarsıldı.

Müslüman bir din adamı Müslüman bir Başbakan’ı peygamberin müşrikler için yaptığı bedduaya muhatap etti.

Bu çok ağır beddua daha önce gündeme gelen ve “ısrarla inkâr ettikleri” Firavun, Karun vb. tanımlamaların muhatabının da Başbakan olduğunun ispatı oldu.

Politik tutumuyla entelektüel İslamcılığı kendinden koparan Gülen hareketi dini hatalarla da muhafazakâr kitleleri kendinden kopardı.

Her fırsatta bir “Kıtmir” (Ashab-ı Kehf’in köpeği) seviyesinde mütevazi olduğunu beyan eden, Allah diyenin bedenini cehennem ateşinin yakmayacağı vaazları veren, Yahudi ve Hıristiyanlara müsamahasıyla ünlenen bir hoca nedense mümin insanları kendi cehenneminde ebedi azaba mahkum ediyor. ‘Ağabeylerin’ inkar etmediği, BBC röportajıyla hepsini bizzat kendisinin de onaylamış olduğu bütün politik argümanları sadece dini literatürle açıklamaya çalışarak İslam’ı istismar etmenin en trajik örneğini sergiliyor.

Bu süreçte Cemaat’in, insani anlamda da meşruiyetini tükettiğine tanık olunuyor.

Olayların ortaya çıkardığı en etkili sonuçlardan biri şu oldu. Cemaatin önder kadrosu “kendine Müslüman”, mabadine karşı bu özelliğini unutuyor. Kendi içinde takva ve ahlak abidesi olanlar dışarıya karşı açık yalanlar söylüyor, ikiyüzlülük yaparak insanları kandırıyorlar.

İlk başlarda cemaat operasyonları olarak adlandırılan her olayı, yakın çevrelerine en üst düzeyden gururla itiraf edip kamuoyu önünde inkâr edenler sonra özeleştirisini bile verme gereği duymadan tuhaf kişilik görüntüleri eşliğinde kamuoyu önünde de operasyonları onaylamaya başladılar.

Gülen hareketi, imkân elde ettiği ticari, sosyal ve bürokratik kurumlarda kendinden olmayanlara karşı davranış biçimlerinin ürkütücülüğüyle, üzerlerine sinen gizli örgüt psikolojisiyle, Vantriloklar gibi karnından konuşmalarıyla (kendi konuşuyor ama ses başka bir yerden geliyor gibi) ve sempatik görünüp kendi ajandasında yazılı olanları neye mal olursa olsun uygulama çabalarıyla her insana tehlike içinde olduğu duygusu veriyorlar.

Kapalı kutu oluşları ve güç temerküzü bağlılarına hoyratlık veriyor, geride kalanları ise hiçlik psikozuna itiyor.

İslam barış demek, güven demek, birlik, merhamet, hoşgörü, adalet , erdem demek, insana beklentisiz hizmet demek ise ve bu şu an en çok Cemaat liderliği tarafından darbeleniyorsa bu insani meşruiyetin tükendiği anlamına gelir.

Bu koşullarda Hizmet’e üye olmayan hangi insan onlara güvenle arkasını dönebilir? Güveni tüketen bir Cemaat cemaat olarak kalabilir mi?

Ne trajik bir durumdur bu!

Gelinen noktada, politik olarak, Recep Tayyip Erdoğan’ın bir ajan olduğunu ispat ederlerse, dini olarak da Erdoğan’ın “ben Allah-u Teâlâ’yım” iddiasında bulunduğunu –hâşâ- kanıtlarlarsa meşruiyetlerini yeniden kazanırlar ancak.

Cemaat çıtayı öyle yüksek bir noktaya koydu ki, bunlar dışında hiçbir argüman iddialarına karşılık gelmeyecek, kamuoyunu ikna edemeyecektir.

Görünen o ki, Gülen Hareket’i liderliği, dini ve politik meşruiyet kaybını belki telafi edebilir ama insani meşruiyet kaybını geri döndüremeyecektir.

Medya kuruluşlarında, STV Ayna programının sunucusunun gerçekten samimi olan serzenişi gibi yirmi dört saat canlı yayın yapsalar, üç unsurlu meşruiyet kaybı nedeniyle çabalarının, haklılıklarının ve doğrularının tamamı bile artık boşa düşecektir.

.

omeraltass@gmail.com

twitter.com/omraltas

http://www.facebook.com/Ömer Altaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s