Hiçbir devrimci evinde oturmasın!

Hayat, pozitif ayrımcılık bile yapmaz, her insanı ve her topluluğu bir şekilde güçlükle sınar.

Kişi güçlüklerden sonra kimlik kazanır ya da karakterini açığa çıkarır.

Bir topluluk da zor sınavlardan sonra bir olguya dönüşür, irade oluşumuna sahip olur.

Sonuçta bireyler, topluluklar, yapılar ve devletler güçlükleri atlattıkça anlamlı vasıflara ulaşırlar.

Hayatın normal akışında giden hiçbir varlık bu nedenle “tekin” değildir.

Bireylerin, toplumların ve devletlerin zor anları vardır. Onları, bu güç anlar var eder ya da yok eder.

Türkiye’nin, özgürlük temelinde, yapısal dönüşüm süreci bireyleri ve toplumu çok güç bir sınavın eşiğine getirdi.

Devlet, eski yapısının altında kalarak yok olmamak için önlem almaya karar verdi. Toplum; demokratikleşme, normalleşme, sivilleşme, hak ve özgürlükler temelinde büyük bir dönüşüme öncülük etmeye başladı.

Böylece ülke büyük ve uzun bir “sefere” hazırlandı. Yola çıktı ve Yüzüklerin Efendisi filmi sahnelerine benzer bir görkemlilikle yürüyor.

Her büyük ve uzun sefer, birbirine çok benzeyen sosyo-psikolojik evrelerden geçer.

Geride önemli olan tek şey; kişinin hangi tarafta durduğudur.

Referans seferlerin içinde tarihsel anlamda en manidar olanı belki de İslam tarihindeki Tebük seferidir.

İlk İslam toplumu, Bizans imparatorluğunun Kuzeyden kırk bin kişilik düzenli orduyla büyük bir saldırıya hazırlandığı haberinin gelmesinden dolayı Peygamber’in hemen her savaşında olduğu gibi savunma esaslı olarak sefere çıkmış, son olarak Tebük beldesinde konaklamıştır.

Tebük seferi, Kuranı Kerim’de en uzun işlenen gazvelerden biridir, anlam dolu sosyo-psikolojik bir laboratuvardır.

Zorluklar nedeniyle Tebük seferi vahiy literatürüyle “güçlük anı” kavramıyla (Saat’ül Usre- Tevbe süresi -117) özel olarak tavsif edilmiştir. Bu nedenle Tebük gazvesinin diğer adı Gazvetül Usre’dir.

Bugün Türkiye de sosyal ve siyasal dönüşümün en güç evrelerinden birini yakinen yaşıyor.

Türkiye toplumu için “güçlük saati”. Zor zamanlar.

O günlerde Medine toplumu, vatanını ve dinini korumak için bu savaşa mecburdu.

Ancak havalar oldukça sıcak, ağaçlar meyveye durmuş, ticaret en yoğun zamanlarını yaşıyordu. Sefere çıkmamak için her bahane kapıda bekliyordu.

Öyle ki Kur’an bu durumu şöyle izah eder:

“Ey inananlar, size ne oluyor ki Allah yolunda sefere çıkın denildiğinde yerlerinize çakılıp kaldınız!”

O dönemde münafıklar bu ortamı fırsat bilerek devreye girdiler:

“Bu Muhammet Roma devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ve A takımının derdest edilip esir düştüğünü görür gibiyiz” (Bkz, Ahmet Cevdet Paşa’nın siyeri)

Çatışma zamanlarında, toplumların içinde yaşayan dost yüzlü düşmanların, ikiyüzlü kimliklerin hem evrensel hem hiç değişmeyen en güçlü argümanlarıdır bu; daha büyük güçlerin varlığı gibi bir gerçeklik üzerinden hareket ederek kalplere korku ve ümitsizlik yaymak amacını ustaca yürütürler.

Sefer harekât anı geldiğinde münafık karakterlilerin mazeretleri ise o güne kadar gündeme gelen en anlamlı, itiraz edilemez ve şaşırtıcı içeriğe sahip olacaktır.

Tebük seferinden mescide gelip mazeret beyan eden nifak sahipleri gibi:

“Ya Resulallah, ben bu sefere en iyisi gelmeyeyim, çünkü Romalı kadınları görünce kendimi tutamaz günaha girerim!”

Ya da “Bu sıcakta sefere çıkmayın” (Tevbe-118) diyenler gibi.

Havalar sıcak, kıtlık ve darlık zamanı, meyveleri kim toplayacak ve ekonomik sorunlar had safhada, ticaretimiz kesata uğrar, düzenimizi bozmanın ne anlamı var, kendimize yazık ediyoruz!

Ancak bu ölüm kalım savaşının asıl tarafında ise durum kavrayamayacakları ciddidir.

“De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, kabileleriniz ve kazanmış olduğunuz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşnut olduğunuz makamlarınız sizin için Allah yolunda cihattan daha sevimli ise Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyiniz!”

Tereddüde mahal yoktur. Amaç ve hedef bellidir.

Ortada tanımlı, net bir savaş vardır, herkes çizgisini belli etmek zorundadır, hayat normallikten çıkmış, olağanüstü koşullar yaşanmaktadır.

Gaziantep işgale uğradığında Antep’te yaşayıp bazı gerçeklikleri kullanarak milli savunma cephesinin ve halkın kalbine korku, yeis salan ve düşmanla işbirliği yapan münafıklara dün de bugün de yer yok.

Tarihin hiçbir evresinde hiçbir inanışta ve savaşta tereddüt edenlerle ikiyüzlüler affedilmemişlerdir.

Toplumlarına en büyük zararı da bu çift karakterliler vermişlerdir.

Türkiye’de, olan bitene şöyle bir göz atıldığında, toplumsal iradeye karşı verilen yerel ve küresel bir savaş söz konusu.

Bu savaş şimdi kendi oluşturduğu yeni terminoloji ile birlikte sürüyor.

Bazı gerçekliklerden hareket ederek ikiyüzlü politik hamleleri en müstesna ve korunaklı dini kavramlarla halka ulaştırıp ikna etmeye çalışan, onların kalbine şüphe, yeis ve korku salmaya çalışanlar kendi mezarlarını kazıyorlar.

Kendi mezarlarını kazmak onların kendi tercihi buna rağmen milli cephede yaşanacak küçük bir tereddüt, ihmal, “şimdi artık tamam” psikolojisi dengeleri altüst edebilir.

İhanet, ihanet noktalarının birbiri ardına sıralanarak sonsuza kadar giden geometrik, lineer bir çizgidir; durmaz ve bitmez

Bir de seferlerde nefsine yenilerek geride kalanlar vardır.

Tebük seferinde, Kâ’b b. Mâlik, Mirâre b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye sahabe olmalarına rağmen sefere çıkacak gücü kendilerinde bulamayarak bu en zor savaş ilanında evlerinde oturdular.

Ordu sefere çıktığı andan itibaren pişmanlık içine girdiler ama sefer dönüşünde 50 gün süren toplumsal izole durumundan sonra ayetlerin inzalıyla tövbeleri kabul edildi.

“Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti” (Tevbe-118)

Dün; Çinlilerden İnkalara, Asurlulardan Romalılara kadar toplumlar, Mao’dan Gandhi’ye kadar liderler dünyanın dört bir tarafında bu koşullarda sınandılar. Sosyal, psikolojik ve siyasal dünyaları benzer tarzlarda şekillendi.

Sadece kullanılan kavramlar, zamanlar ve tarihler değişti.

Türkiye zorunlu büyük bir dönüşümü yaşarken ortaya büyük bir savaş alanı, devasa ordular, cepheler ve modern savaş araçları, yeni siber yöntemler, sanal networklar çıktı.

Savaşa iki farklı cephede aktif katılanların durumu net, saflarını bile isteye değiştirenlerin de öyle.

Ancak geride duranların bazıları için durum biraz farklı.

Bu savaş, Tebük dönemi kavramsallaştırmasında olduğu gibi “pratik bir yarar, orta tehlikeli bir sefer olsaydı” (Bkz. Tevbe-42) çoğu arada kalanlar mutlaka gelir katılırlardı.

Seferin zaferle sonuçlanmasını bekleyen büyük çoğunluğun harekete geçmesini beklemek akıllıca olmaz.

Bu nedenle ülkenin içinde bulunduğu durumu kutsal metinlerde geçen Tebük vb. metaforlarla kıyaslama ya da eşleştirme yanlışına düşmeden sosyolojik, psikolojik ve siyasal kurallar ışığında büyük fotoğrafa bakmalı.

Büyük fotoğrafa irdeleyip bir takım sonuçlar çıkardıktan sonra hiçbir devrimci evinde oturmamalıdır. ‘Karınca kararı da olsa’ dönüşüm sürecinin, selametine ve daha “hayırlı” ilerlemesine katkı sağlamalıdır.

Bu büyük ve uzun seferde bu kez yenilmemek için.

Bu sorumluluğun en kritik aylarını yaşıyoruz.

Sefer zamanı!

omeraltass@gmail.com

twitter.com/omraltas

http://www.facebook.com/Ömer Altaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s