AK Parti, Abdullah Gül, AK Partililer ve Dava

Bir anlama çalışması

Türkiye’de ilginç politik ve sosyolojik gelişmeler yaşanıyor. Demokratik siyasal dönüşümün ana taşıyıcısı olan Ak Parti giderek başka bir anlama doğru eviriliyor.

Bugün Ak Parti, klasik “parti” tanımının sınırlarını zorladı, aştı ve başka bir tanıma dönüştü.

Bu bizatihi, Ak Parti’nin kendi dinamiğiyle olmadı. Ak Parti’yi bu konuma ‘karşı taraf’ zorladı. Gelinen nokta itibariyle Ak Parti bir Parti değil. Ak Parti artık bir “dava”.

“Dava olmadan devrim olmaz” gerçeğine iki taraf da su taşıdı.

Ak Parti’yi, sıradan demokratik bir öğe olmaktan çıkarıp bir dava olgusunun içine bırakan sürecin en önemli taşıyıcı, 2013 yılıdır ve bu yılda yaşanan iki büyük gelişmedir; Gezi olayları, 17 Aralık süreci.

Spekülasyona yer vermemek için bilfiil tanık olduğumuz geniş bir jeo-siyaset platformunda ‘ümmet’ olgusunun ülkemizdeki olayları tam bir dava bilinci ile izlediğine hiç girilmeyecek.

2013 Gezi olayları, o güne kadar demokratik sınırlar içinde akan süreci, İslamlık-anti İslamlık çaprazına kilitledi.

2013 17 Aralık yargı darbesi ise, o güne kadar Gezi olayları da dâhil “ülke içi mesele” kapsamında kalan süreci millilik- anti millilik çaprazına çekti.

Bir taraftan “İslam düşmanlığı” cephesinden, diğer taraftan “ihanet/casusluk” gemisinden boca edilen amansız ateş sağanağı demokratikleşme sürecini taşıyan yapıları tek bir çatı (dava) altına topladı.

Devlet, millet, Ak Parti vb. olan biten her şeye mesafeli duran sıradan topluluklar bile bu süreçten sonra baltalarını çıkardılar.

“Sürüsünü otlatmaktan başka düşüncesi olmayan, evine sabah çıkıp akşam dönen bir çobanı, hangi seviyedeki siyasal bir olay kendi içine çeker?” sorusu test edilmiş oldu. 2013 yılı olayları toplumda 9 yaşındaki çocuğa bile değdi:

“Baba 17 Aralık iyi bir şey mi kötü bir şey mi?”

Demokratik gelişmeler, otoriter Kemalizm’in alanını daralttıkça “beyazların” tamamı varlık- yokluk savaşlarına yönelip ideolojik faşizmle demokratik teamüllerin sınırını zorladılar.

Barış süreci Kemalist yapıların ve toplulukların her değişimi “cana kast” bilinci ile ele almalarına sebep oldu. Radikalleştiler. Öyle ki soyut bıçaklarla soyut kafalar kestiler, IŞİD gibi fotoğraflar verdiler.

Eski düzen mensuplarının, oyunun kurallarını hiçe sayarak ve mızıkçılık yaparak ontolojik bir savaşa girmesi “bu kadar da değil” diyen nice toplulukları domine etti.

Türkiye’de demokratik çatışma yok artık, bu tamamen geride kaldı; ontolojik çatışma var.

1920’lerde de benzeri yaşanmış, elitler dayatılan dönüşümü haksızca salt ideolojik temellere çekerek gerçekleştirmeye çalıştılar. Bugün aynısını tersten tekrar ediyorlar.

Bölünme, tabela ya da parti ayrışması değil.

Bu nedenle güncelde izlendiği gibi farklı partiler ve yapılar istese de istemese de iki farklı ana merkeze doğru sosyo-psikolojik içeriğiyle “hızla” akıyorlar.

Ak Parti bir dava unsuru ama Ak Partili üst yöneticiler dava bilinci taşıyor mu acaba?

Asıl soru bu.

Projektörü bu alana çevirdiğimizde yakıcı gerçek ile yüzleşiyoruz.

Tek bir fotoğraf bile, dava bilinci taşımayan “kurucu Ak Partili kadroların” varlığını açığa çıkarıyor.

Işıldak bütün alanı taradığında ise, sürece inanan, bir dava gibi cesurca savunabilen üst kadroların ne kadar az olduğunun şahidi oluyoruz.

Kamuoyu, bütün “gürültüyü”, projektör ışığının dar dairesine sığacak kadar az olan öncü bir grubun çıkardığını şaşkınlıkla izliyor.

O bir avuç insan grubu hariç görünen o ki Ak Parti yüksek kadrolarının kafaları karışık.

Yeni Türkiye’nin oluşumunu üstlenen kadrolar bir tencere yemek pişiriyor, içlerinden en yetkili bir Ak Partili gelip yemeğin içine kepçe kepçe tuz atıyor.

Ak Parti şimdi kendi, ‘öz’ sınavına doğru yol alıyor.

‘Yeni Türkiye kurucusu’ olan Ak partililer ile zihni ve eylemlilikleriyle eski düzeni aşamayan ya da onun gizli esiri olan ‘Ak Parti kurucuları’ ikili gerçeği artık gizlenemiyor. “Aslında ben olayların böyle gelişeceğini hiç düşünmemiştim” diyerek eski oligarşik düzene ve küresel pozisyona mazeret beyan eden kurucular…

Gelinen noktada Ak Parti kurucularından olup da, değil dava, değil demokratik devrim bilincini, demokratik büyük dönüşüm şuurunu bile taşıyamayan kadrolar eski düzenin “iç kalesi” görüntüsü veriyorlar. Üzülerek, yeni düzenin oluşumunun önündeki en büyük gizli direnç unsurları onlar.

Bu anlamda, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son tutum ve açıklamaları kendi teamülleri içinde bile “kalsın” denilecek bir konu değil.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül yeni Türkiye’nin ve mensubu olduğu Ak Parti’nin kazanımlarını yere atan açıklamalar yaptığının farkında mı acaba?

Bir çuval incirin üzerinden ‘kamyon tekeri’ geçirdiğinin..

Büyük bir bilinci yaraladığının..

Avuçta biriken varlıkları heba ettiğinin..

Ak Parti 2002 yılından bugüne bir dış politika perspektifi ile geldi, bunu hiçe sayan tutumu, üstelik bütün dünya kamuoyunda itibar zafiyeti yaşayan darbeci Mısır başkanı Sisi ile mi yapılacaktı?!

Ak Parti’nin küresel güçlere rağmen geliştirdiği dış politika perspektifini ve küresel güçler ne diyorsa o noktasına çeken açıklama acaba karşı konulmaz ne tür bir dayatmanın eseridir?

Bunca kazanım tek kalemde nasıl harcanır?

En önemlisi buna kimin hakkı var?

Bu açıklamayı yapmak için en azından Ak Parti yönetiminden bir karar çıkması gerekmez mi?

Toplum ile oyun mu oynanıyor? Biri böyle diyor diğeri şöyle yapıyor!

18 Haziran 2014 tarihinde Ortadoğu’daki gelişmelerle ilgili yapmış olduğu açıklama da dikkat çekici idi. Bütün haber sitelerine nerdeyse aynı başlıkla yansıyan “Birinci önceliğimiz Türkiye’yi olayların dışında tutmak” açıklaması 100 yıllık özgüvensiz Kemalist refleksle aynı.

Ak Parti ve devlet mekanizmaları ülkeyi kötürümleştiren kısır döngüyü ve “gerici” perspektifi aşmak için nice bedeller öderken telaşla ve peş peşe eski düzen teamüllerine uygun açıklamalar yapmak Cumhurbaşkanlığı sürecini daha bir anlamlı kılıyor.

Eski Ortadoğu düzeni devam etsin, eski Türkiye düzeni de pansuman tedavilerden sonra aynı rotadan sapmasın arzusu son yıllarda yaşanan canhıraş bir kavganın ana nedeni iken bu ifadeler anlaşılır gibi değil.

Bugün Ak Parti kendi ayak bağıyla düşürülme tehlikesi ile karşı karşıya.

Ak Parti’nin kökü; ruhu küresel ve yerel eski düzene teslim olmuş korkak kurucu Ak Partililer ile hümanizma ve ünsiyet örtüsü altında “Paralel örgüt” ile mücadelenin en büyük engeli olan kurucu Ak Partililerin makası arasına alınarak kesilebilir mi?

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi bu iki yapının refüze edilmesi için en az 30 Mart 2014 yerel seçimleri kadar önemli.

Hatta bu nedenle daha fazlası.

Galiba, sandığa gitmek için “hiç kimsenin” “hiçbir bahanesi” olmamalı.

“Dava” kapsamını büyüttü, davanın Ak Parti’nin içine hapsolduğunu düşünenleri geride bıraktı. Politik özdeşleşmeyi geride bıraktığı gibi…

Hangi renkte olursa olsun hiçbir “gerici perspektif” büyük, tarihi evrenin en önemli kavşağında “ilericilerin” konsantrasyonunu bozmamalı.

Toplum zaten yerinde.

omeraltass@gmail.com

twitter.com/omraltas

http://www.facebook.com/Ömer Altaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s