Putin’i kim sırtından vurdu?

Ortadoğu’da ne olup bittiğini belki Barak Obama’dan dinlemek en doğrusu.

Amerikan başkanı, göz önünde yaşananların yanında, istihbari küresel networkle topladığı can alıcı bilgilere sahip olmasıyla da kulak verilmeyi hak ediyor.

Obama’nın ağzından çıkan her söz bir şifre.

O’nun 2014 yılında, Florida eyaletinin Tampa şehrinde orduya yaptığı konuşmayı temel almalı.

Önce ABD Başkanı’nın Tampa’da, Amerikan ordusunun Ortadoğu’daki operasyonlarından sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının ana karargâhında söylediklerini tane tane okumalı.

“Irak’a, terör örgütü IŞİD’e karşı karada çarpışmak üzere muharip asker konuşlandırmayacağız.

İster Irak ister Suriye’de olsun, bütün teröristler El Kaide’nin zaten bildiği bir şeyi öğrenecekler.

Biz ne diyorsak yaparız. Kolumuz uzundur. Eğer Amerika’yı tehdit ederseniz, kaçacak hiçbir yeriniz olmayacak. Eninde sonunda sizi bulacağız.

Bölgedeki savaş sadece Amerika’nın savaşı değil ve olmayacak da.

Son 10 yılda öğrendiğimiz şeylerden biri, Amerika’nın kesin bir farklılık yaratabileceği.

Ancak şu noktada net olmak istiyorum; Irak’a konuşlandırılan Amerikan güçlerinin muharip misyonu yok ve olmayacak.

Kendi ülkeleri için bu teröristlere karşı savaşan sahadaki Irak güçlerine destek verecekler.

Sizin Başkomutanınız olarak, sizi ve silahlı güçlerimizin geri kalanını Irak’ta yeni bir kara savaşına sokmayacağım.

Son on yılda çok büyük çapta karadan konuşlandırmalarını yaptık, hata ettik.

Sahadaki ortaklarımıza destek olup eşsiz kabiliyetlerimizi kullanmak daha etkili olacak.

Böylece onlar da kendi ülkelerinin geleceklerini güvenceye alabilirler.

Bu, uzun vadede başarılı olacak tek çözüm.

Bundan böyle hava gücümüzü kullanacağız.

Ortaklarımıza eğitim ve ekipman sağlayacağız. Onlara tavsiyelerde bulunup yardımcı olacağız. Bu savaşın ilgilendirdiği ülkelerden oluşan geniş bir koalisyona öncülük edeceğiz.

Çünkü bu basitçe ‘Amerika IŞİD’e karşı’ durumu değil.

Bu, bölge halkının IŞİD’e karşı savaşı, dünyanın, çocuklarımız adına daha iyi bir gelecek için IŞİD’in zalimliğini reddetmesi.

Ancak bunu tek başımıza yapmayacağız.

Şunu öğrendik ki işleri tek başımıza yaptığımızda, bu ülkelerin halkları bunu kendileri için yapmadığında, biz oradan ayrılır ayrılmaz aynı problemleri tekrar yaşamaya başlıyoruz.

Dolayısıyla işleri farklı şekilde yapmamız gerekiyor.”

Bu konuşmadan sonra Başkomutan Obama, en üst rütbeli komutanın ofisine geçsin. Bir grup kariyerli askerle özel olarak bir araya gelsin.

Ona en sevdiği içeceği ikram etsinler:  Kara orman kirazı aromalı buzlu çay.

Bir tabak içine en sevdiği atıştırmalıkları koyup servis etsinler: Fıstıklı çikolatalı gofretler.

Bu samimi ve güvenli ortamda Obama kendini engellemeden serbestçe konuşsun.  Bu öykü, zaman mefhumunu önemsemeyen bir senaryo olsun. Örneğin o gün bugün olsun. Başkan, bazı komutanlarının kafasının karışık olduğunu görerek son gelişmeleri en yalın haliyle izah etsin:

“Küresel sistem krizde, biz de krizdeyiz.

Gelecek bin yılımızı şekillendirmeye çalışıyoruz.

Siyasi, ekonomik, jeo-stratejik ve teorik bir dizi varsayımla, puslu havada yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.

Bunları yapıyoruz ama hayat durmuyor. Dünyada sadece biz yaşamıyoruz. Tüm çabalarımıza rağmen kontrol edemediğimiz bir yığın gelişmeyle karşılaşıyor, sürpriz nice olumsuzluklara ülke olarak göğüs germeye çalışıyoruz.

İmparatorluğumuz, tarihi dar bir koridordan en az hasarla geçmeye çalışıyor.

Gelecek perspektifinde en büyük tehlike, bizi Asya-Pasifik bölgesinde bekliyor. Dünyanın ağırlık merkezi Euro-Atlantik aksından Asya-Pasifik aksına kaymış durumda, en temel sorun bu. Ticaret burada. Para burada. Ekonomi yoksa hiçbir şey yok, bunu unutmayın.

Bu nedenle jeopolitik olarak Asya Mihveri stratejimizle Pasifik okyanusunda ortaya çıkmış ve olası güç merkezlerini çevreliyoruz. Avustralya’dan Güney Kore’ye, Japonya’dan Tayvan’a kadar bir dizi ülkeyle, özellikle Çin ve Hindistan’a karşı bir ağ örüyoruz. Karasularının sıfır noktalarına en büyük donanmalarımızı konuşlandırıyoruz.

John Mackinder’den bizim Brzezinski’ye kadar stratejistlerin, küresel hâkimiyet teorilerinin hepsi çöp bugün.  Dünyada her an başka bir denklem kuruluyor. Yeni durumu henüz tam olarak tanımlayabilmiş değiliz. Bu belirsizlik, devasa bir maliyet olarak sürekli kapımıza dayanıyor.

En büyük korkumuz öngörülemeyen nedenlerle, birdenbire büyük ekonomik yarıştan geriye düşmek.

Biz dünyanın gerçek imparatoru olarak işte bu hayati derecedeki beka sorunuyla boğuşurken, yakın geçmişte önümüze Arap baharı sürprizi çıktı.

Arap baharı, devletimizin küresel stratejik dengelerini altüst etti.

Biliyorsunuz 2004 yılında isabetli bir kararla devlet olarak Ortadoğu bataklığından çıkma kararı almıştık.

200 bine yakın askerimizi oraya konuşlandırma gibi eski devletin bütün çılgınlıklarından kurtulduk.

Geride her ülkede birlikte çalışacağımız yapılar bıraktık. Bu yapıların alternatiflerini de oluşturduk. Bölgede sizin de çok iyi bildiği gibi bolca bulunan etnik, mezhebi ve politik örgütlerle ayrı ayrı ilişki geliştirdik.

Halefimiz İngiliz imparatorluğunun tecrübelerinden yararlanarak, yeniçağda benzer modern stratejiler geliştirdik.

Bölgenin eksen devletleriyle model ortaklıklar kurarak geleceğimizi garanti altına aldık ve Şark’taki fiili gücümüzün çoğunu geri çağırdık. Şimdi siz buradasınız, karşımda beni dinliyorsunuz.

Arap baharı işte bu konforu bozdu, bize son dönemlerimizin en büyük şokunu yaşattı.

Arap baharı hükümetimizi iki taraftan kıskaca aldı. Birincisi küresel stratejilerimizi akamete uğrattı, yavaşlattı, yön değişikliğine zorladı. İkincisi Arap baharı, eski devletin partisi olan Cumhuriyetçiler karşısında savunmasız kalmamıza neden oldu.

Aynı iki nedenle Arap baharını mutlaka durdurmalı idik. İşte bu nedenle uluslararası kamuoyu nezdinde prestijimizi yerle bir etmesini göze olarak seçilmiş Mursi hükümetine karşı yapılan askeri darbeyi, partnerlerimizle birlikte organize ettik. En kolay blokajı Libya’da uyguladık. Tunus devrimcileri bizden önce davranıp ön aldılar ama orada da şimdilik sorun yok.

Suriye hiçbirine benzemiyordu, oldukça kritikti.

Doğal gelişen Suriye olaylarının hemen başında devrime sıcak baktığımız algısını yaydık. Geleneksel Amerika politikası bunu zorunlu kılıyordu. Orada totaliter rejime karşı bir halk ayaklanması vardı. Ülke, karşıtlarımız olan Rusya ve İran’ın kontrolündeydi.

Bölgede bizimle çalışan partnerlerimize Suriye devriminin yanında olduğumuzu ilan ettik.

İşte mahkûm olduğumuz bu açı, giderek bir yumak var eden gerçek çıkmaza dönüştü.

Bir taraftan Avrasya jeopolitiği diğer taraftan cihadist grupların öngörülemez, kontrol edilemez unsurlarıyla başa çıkma mücadelesi.

Tercihimizi yaptık.

Mısır’da olduğu gibi Amerikan çıkarları doğrultusunda doğal olarak Suriye devrimini engelleyecektik, ülkeyi İslamistlerin eline terk etmeyecektik, ehveni şerri kabul edecektik.

Olmazsa içini boşaltacaktık.

Ama tüm bunları yaparken kamuoyu önünde Esed’e karşı Suriye devriminden yana pozisyonumuzu korumamız gerekiyordu.

Muhalifler hızla ilerliyorlardı. Makas ayağımızı kesmek üzereydi.

Çaresizlik dâhiyane bir strateji var etti.

IŞİD’i yarattık.

Başına, istihbaratımızın Irak savaşı döneminden beri ilişkide bulunduğu, en yetenekli Iraklı Arap Sünni bir militanı getirdik. O güne kadar deşifre olmamış en iyi savaşçılarımızı örgütün merkez yürütme komitesine yerleştirdik.

Şiddet sarmalını daha büyük bir şiddet ve korku sarmalıyla yok edecektik.

Devrimden ikrah ettirmek en güzel yoldu.

Dini cepheden asla yenemezdik, dini dinle yenmeliydik.

İran ve Rusya’yla anlaştık.

Devrimi engellemekte onlarla hem fikir olduk. Aramızda küçük bir anlaşmazlık vardı. Yeni çözüm, Esed’li mi Esed’siz mi olacaktı? Onlar hem etik değerler hem de prestijlerinin sarsılmaması adına Esed’li teze bizim tutumumuzdan daha istekliler.

Eğer Esed yıkılırsa da bir Nusayri devleti projesiyle İran’ın Şii koridorunu ve Rusya’nın Tartus’daki deniz üssünü ve Lazkiye’deki hava üssünü garanti ettik.

IŞİD beklediğimizden daha başarılı bir proje oldu.

IŞİD, anti Şii, reel bir sosyo-psikolojik rüzgarla konsolide oldu ve önlenemez bir yükseliş gösterdi.

Dünyadaki tüm illegal güçlerimizi IŞİD çatısı altında birleştirdik.

Afganistan dağlarında daha önce görülmemiş bir şekilde ve birden bire, son derece modern silahlar ve sıfır arabalarla bir IŞİD örgütü nasıl peydahlanır düşünmez misiniz?

IŞİD’in bizim projemiz olduğunu aklınıza getirmiyor olmanıza şaşırdım, bir taraftan da sevindim.

Siz IŞİD’in; Esed, Rus ve İran hedeflerine operasyon düzenlememesinden kuşkulanmalıydınız.

Görmediniz mi, IŞİD çıkışından beri sadece Suriye rejimine lojistik yaptı. IŞİD hâkimiyetinde olan Irak bölgesindeki memurların maaşlarını, hâlâ Irak hükümetinden aldığını duymadınız mı?

IŞİD’in bu durumu deşifre olunca, Palmira bölgesinde olduğu gibi zaman zaman Esed rejimi ile savaştırdık, Lübnan Hizbullahı’na füze attırdık, delilleri kararttık.

Suriye devrimine aktif destek veren Suudi Arabistan ve Katar önemli değildi. Önemli olan, yok olmuş bir imparatorluk müptelası Türkiye’yi oyundan düşürmekti. Bunun için Cumhuriyetçilerimizin de networkunu kullanarak yükselişte olan Kürt hareketini daha da ivmeledik. Bunun için görmediniz mi sebepsiz yere IŞİD’i Kobani’yle savaşa gönderip Rojova devrimi efsanesi var ettik. Sonra geri çekildik. Kürt gruplarına destek vermeye devam ettik. Türkiye’yi güneyden çevreledik.

Uluslararası medyayla Türkiye’nin muhafazakâr hükümetinin IŞİD’e destek verdiğini yaydık.

Beri taraftan Fransa devleti bu oyuna geç uyandı.

Bölgeyi çok iyi bilen ve başat rol almaya pek hevesli tecrübeli Fransız istihbaratı Paris olaylarını organize ederek şık bir hareketle Esed’li ya da Esed’siz eski Suriye’nin inşası ve devrimin engellenmesi projesine ve blokuna dâhil oldu.

Bizim Rusya’yla gerçekte bir derdimiz yok, uzun süre olmayacakta, sadece oyun çeviriyoruz. İran’la da bölgesel çıkarlarımızın korunması kapsamında tarihimizin en manidar ilişkisini yaşıyoruz.

Aslında bu fotoğrafı kendiniz Putin’in komik öfkesinden çıkarmalıydınız.

Klasik bir doğulu gibi aniden parlayarak ve mafyöz kabadayılığı gizleyemeyerek, “Bizi sırtımızdan vurdular” derken nereye mesaj vermek istediğini anlamalıydınız.

Putin’in derdi Türkiye değil. Putin Türkiye’ye konuşmuyor ya da en azından iki kuş birden vurmaya çalışıyor.

Putin Türkiye’nin arkasında ABD’nin olduğunu ve uçağını bizim talimatımızla düşürüldüğünden şüpheleniyor. Türkiye’nin kendi başına bir irade ortaya koyamayacağına inanıyor.

Gördüğünüz gibi, bu denklemleri tümünü kurmak bir performans gerektiriyor, bu nedenle bazen efor testini geçemediğimiz oluyor.

Bu krizi bir telefonla Putin’i arayarak çözerim aslında.

Ama Rusya’nın ve Türkiye’nin burnu büyük taze hükümetinin biraz daha hırpalanması iyi olur.

Birbirlerini yorsunlar.

Türkiye kendi başına değil bize muhtaç olduğunu anlasın.

Böylece, mülteci krizi nedeniyle “bizi bir tanrı bir de Erdoğan kurtarır” diyen ürkek Avrupa Birliği’nin şişirdiği Türkiye’ye de bir gol atmış oluruz.

Bu teorinin mimarı, çok sevdiğim Zbigniew Kazimierz Brzezinski’nin de kulakları çınlasın!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s